DİĞERGAMLIK.

 28 Eylül Pazartesi. Saat 23 50 Birkaç saat önce tam yazıyı kaleme almak için oturmuştum ki bilgisayarın başına,( aslında ironik bir cümle oldu, kaleme almak ve bilgisayarın başına oturmak! Bazen mecaz hakikatin önüne geçiyor.) Arkadaşlar aradı. Hastaneye hasta ziyaretine gidiyoruz diye. Arkadaşlık peki demekle kaim derler. Katıldım onlara. Şimdi geldim hastaneden. Zihnim değişmiş olarak. Zihninizi değiştiren olaylar ve insanlar önemlidir. Zihinlerde değişiklik yapabilme kabiliyeti çalışarak kazanılır; fakat bunu Allah yapar. Allah bazılarının sözlerine tesir verir. Koski Genel Müdürü Ahmet Sorgun Bey’in babasını ziyaret ettik. 85 yaşında. Oldukça önemli bir rahatsızlığı var. Ağrıları çok fazla. Elini öptük. Ardından bize dualar etmeye başladı. İnanılmaz güzel dualar. Basit cümlelerle derinliği olan sözlerle. Çıkan nefesin sadece hava değil yaşanmışlık olduğunu hissettiren sözlerle. Hani diyordu ya Hz Mevlana: “Şu neyin sesi ateştir hava değil, kimde bu ateş yoksa yok olsun.” Yok olsun yani hiç olsun, ölmeden önce ölsün, benlik ikiliğinden kurtulsun. Bir insan düşünün, onca ağrı ve ızdırabın içinde sizi kendinden öne geçiriyor. Önce size dua ediyor. Benim gibi aciz birini ziyarete geldiniz diyor. Siz daha büyüksünüz diyor. Allah sıkıntılarınızı gidersin diyor. Kolaylıklar diliyor. Memlekete, millete dua ediyor. Afetlerden herkese korunma istiyor. İşte bahsetmeye çalıştığım şey tam da bu. Diğergamlık. İşte bu bir seviye. Hep olgunluktan, gelişmeden, olgunlaşmadan bahsedip duruyoruz ya. Onun yatıyor olsa bile, hasta olsa bile, onun orada olduğunu bilmek. Bizde güven oluşturuyor. Temel güven duygumuzu besliyor. Bu tür insanlar, diğergamlar, toplumu ayakta tutan direklerdir. Kendisine acil şifalar diliyorum. Sizlerden de onun için dua istirham ediyorum. Cumartesi günü Mevlana Kültür Merkezinde ayrılığı, yas reaksiyonunu, ölümü ve doğumu konuştuk. Benim de çok hoşlandığım, keyif aldığım bir toplantı oldu. Dostlarla bir araya geldik. Bu vesileyle İl Kültür Müdürü başta olmak üzere emeği geçen herkese ve toplantıya katılan dostlara teşekkür ve dua ediyorum. Diğergamlık, yani diğerini kendimizden öne geçirmek, bu nasıl başarılır ki? Öncelikle bu bir kültür işi. Süperego işi. Vicdan işi. Öğrenilen bir şey öncelikle. Sonra da uygulanması gereken. Ve beslenmesi gereken. Değerlerimiz özellikle ve öncelikle aileden alınır. Süperego ortalama 5 yaşına kadar aileden alınan değerlerle oluşur. Daha sonra okul, çevre ve ait olduğunuz kültürle beslenir. Yeni jenerasyonun modası önce ben. Eski ve kadim kültürümüzde ise diğerleri önceydi. Diğerlerini öne almak beni de öne almayı zaten gerektiriyordu aslında. Her kes diğerini öne alınca siz de zaten önde olmuş oluyordunuz. Böylece birbirini besleyen bir saadet zinciri gibiydi. Doğunun bu diğergamlık anlayışını bıraktık. Batının bireyciliğini beğenir olduk. Ortasını bari bulsaydık. Onu da yapamadık. Aidiyetle bireysellik arasında doğru bir salınım yapabilmeyi becerebilmemiz gerekiyor. Bunun içinde bilgi gerekiyor, yanında da kendimizle ilgili farkındalık çalışması. Sonra dayanıklılık ve olgunluk. Bu yaşanmışlıklarla da ilgili. Problemleri dayanıklılığa ve olgunluğa dönüştürebilmenin yolunu öğrenmeliyiz bilenlerden. Ölümsüzlüğü arayan insana ölmeden önce ölmeyi öğretmeliyiz toplum olarak. Hz Mevlana’dan bir şiirle sonlandıralım yazıyı:

Biz gittik. Kalanlar sağ olsun.

Doğan mutlaka ölür.

O kadar koşup yorulmayın.

Şu yerin altında çırak ne olmuşsa usta da o olmuştur.

Ey güzel! Nazlanma. Bu mezarda nice Şirinler Ferhatlar yok olup gitmiştir. Kötüysek kötülüğümüzle geçip gittik. İyi idiysek hayırla anın bizi.

Zamanın tek eri olsan bile bir bir gidenler gibi sen de gidersin bir gün.

Yalnız kalmak istemiyorsan, hayırdan iyilikten evladın olsun.

O süzülmüş seçilmiş aşk cevheri yok mu? Ölümsüz olarak kalan odur ancak.

Yediğiniz, içtiğiniz, giydiğiniz, soluduğunuz, dokunduğunuz, tattığınız her şey AŞK OLSUN. Dr Faik Özdengül fozdengul@gmail.com

Reklamlar

GÜNEŞE BAKMAK!

 

Güneşe Bakmak, Ölümle Yüzleşmek Irvin D. Yalom’un en son okuduğum kitabıydı. Bu yüzden yazmak istediklerime uygun bir başlık olur diye düşündüm.

Geçtiğimiz hafta Konya depremle sarsıldı. İlk sarsıntıda Konya’daydım. Balkonda arkadaşlarla otururken sarsıldık birden. Sonra o akşam eğitim toplantısı için İstanbul’a doğru yola çıktım ve diğer sarsıntıları sadece telefonla öğrendim. İnsanlar iki günü dışarıda geçirmişler. Hala panik halindeler. Yaşadıkları zeminin altlarından kaydığı duygusu çok temel bir korku. Çoğu deprem bölgesi olan yerlerde sık sık yaşanan ve kanıksanan bu durum Konya’da müthiş bir yankı uyandırdı. Zira deprem açısından en güvenli bölgelerdendi Konya. Tıpkı ikiz kulelere yapılan saldırılarda Amerikalıların yaşadıkları gibi bu deprem de yaşadığım şehirde temel bir travma etkisi yarattı. En güvenli alanda vurulmak.

İnsanoğlunun ilk öğrendiği ve en temel duygu, Temel Güven Duygusudur. 0-1 yaş arası dönemde edinilir. Daha doğrusu edinilmelidir. Temel Güven Duygusu basit bir tanımla, yaşadığınız her travmada içinizden bir sesin “ evet zor bir durum ama hayat devam ediyor” şeklinde seslendiğini duyup kendinizi yatıştırabilme kabiliyetinizdir. Bu duygusu yetersiz olanlarsa her zor durumda eyvah her şey bitti korkusuna kapılıp yıkılırlar. Baştan temel güven duygusu eksik olanlar zaten yaşamlarında çok fazla zorlanırlar. Şanslı olanlar ise ileriki yıllarda yukarıda saydığım benzer nedenlerle bu duygularının sarsılması nedeniyle birden o şanssızlar arasına katılır ve yaşadıkları dünya aniden emniyetsiz bir yer haline dönüşür. Eric Ericson’a göre bu dönem (0-1 YAŞ)Freud’un oral döneminin karşılığıdır. Çocuğun bu dönemde ilişki kurduğu en önemli kişi anne veya anne yerine geçen kişidir.Anne-çocuk ilişkisinde süreklilik,tutarlılık ve aynılık sağlanabilirse;çocuk,annesinin kendisini hep seveceğinden,isteyeceğinden ve terk etmeyeceğinden emin olma duygusu geliştirebilirse,çocukta temel güven duygusunun çekirdeği oluşur.Bebekteki sosyal güvenin ilk belirtisi,bebeğin beslenmesinin rahat ve tabii hale gelmesi,uykusunun derinleşmesi,bağırsaklarının rahatlamasıdır.

Bu dönemin tehlikesi, temel güven duygusunun sağlıksız gelişmesidir

Ericson’a göre,en sağlıklı şekilde yetişmiş çocuklarda bile geçmişte bir zamanlar ana kucağında yaşanmış güzel bir cenneti yitirmiş olma duygusu ile bu cennete karşı bir özlem kalıntısı vardır.Bu cenneti yeniden bulma gereksinimi,Tanrıya inançta simgelenmiştir.Din, Ericson’a göre,insanda temel güveni sağlar.

İlk öğrenilen duygu son yaşanacak olana karşıdır. Nedir o son? Ölüm. İnsanın en son kalesidir yaşamı ve ilk amacı her zaman canlı kalmaktır. Bu yüzden ölümle hep başı derttedir. Yaşayabilmek için ölüme karşı savunmalar geliştirir. Savunmaların en başta geleni de onu yok saymak ve inkar etmektir. Onu hatırlatan her şey de tehlikelidir. Medeniyetler ölümü inkar üzerine kurulur. İnsan ebedi olmak ister. Ancak o hep hatırlatır kendini. Dünya görüşü ne olursa olsun; yani ister öldükten sonra bir yaşam olduğuna inansın, isterse ölümün bir son olduğuna ve hayatın sadece bu dünyadan ibaret olduğuna inansın, ölüm ‘düşünen’ her insanın arada bir zihnine misafir olur. A. Sachs  der ki: Ölüm yaşamdan daha evrenseldir; herkes ölür ama herkes yaşamaz.

O zaman ölümü gözden geçirip yeniden anlamlandırmak ta fayda var. Hz Mevlana’ya kulak verelim: Herkesin iki gözü de toprağa ve ölüme saplanmış. Abı hayat var mı yok mu ? Yüz türlü şüphesi var herkesin. “Eğer içini tam olarak doldurmuşsa, bir ceviz kırılmaktan neden korksun ki?”

Peki korktuğumuz şey ölüm mü? Ya da ölüm neden korkutucu? Soralım Hazret’e: A ölümden korkan ! Aslında ölümün rengi yoktur, onda gördüğün çirkinlik kendi çirkinliğin. Lakin bu çirkinlik de kendi eserin. Üstündeki kirli paçavrayı kendin eğirip kendin diktin, yüzündeki gözündeki karaları yine kendin çaldın. Şimdi hayat perdesi aradan kalktı ve ölüm aynasında kendi gerçek kimliğinle yüz yüze geldin. Seni bu kara yüzünle,bu düşkün halinle cennete kabul etmezler. İşte seni korkutan ölümün bu gerçekleri haykıran dili. O halde layığı o ki sen ölümden değil kendinden kork! Yine Fih-i Ma-fih adlı eserinde şöyle der: Biri “Ne hoştu dünya, ortada eteğimizi çeken ölüm olmasaydı” demekteydi. Başka biri de dedi ki “Ölüm olmasaydı ıstıraplarla dolu olan bu dünya, hiçbir şeye yaramazdı.” Hiçbir ölü, öldüğüne hayıflanmaz; azığın azlığına hayıflanır. Yoksa (ölen), bir kuyudan ovaya, devlete, yaşayışa ve genişliğe çıkar. Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki orada onunla oturan Allah’tır. Ateşe tapanların mabedi olan şu balçıktan kurtulmuştur. Hz Mevlana’ya göre kişi ölürken ve ölümü tecrübe ederken bundan dolayı üzüntü duymayacaktır. Çünkü ölüm onun için şaşırtıcı veya bilinmeyen bir durum olmayacaktır. Aksine onu bir ‘gerçek’ gibi görüp bu gerçeği ‘seyredecektir’. Onun içinde pişmanlık hasıl edecek olan, bu dünya hayatında neden iyi şeyler yapıp, yeni bir hayata doğru yaptığı bu yolculuğa daha donanımlı çıkmadığı olacaktır.

“Ömrün altın kesesine benzer. Geceyle gündüz de para sayan adam. Bilmeden anlamadan sayar durur,nihayet kese boşalır. Ay tutulur.” Hz Mevlana. Yalom da der ki: “İyi yaşamayı öğrenmek iyi ölmeyi öğrenmektir. İyi ölmeyi öğrenmek te iyi yaşamayı öğrenmek.” Gerçekte asıl ölümden korkanlar yaşamayanlardır. Mış gibi yaşayanlardır. Bir sürü yarım bırakanlar. Madem temel güven duygusu annenin sağlamlığına ve güvenilirliğine bağlı, hayatımızın bu döneminde Ericson’un da dediği gibi belki anne yerine Tanrı’yı koyma zamanı gelmiştir ne dersiniz?

Bir başka konu da bizim kültürümüzde zaten yüzyıllardır ölmeden önce ölme eğitiminin verilmiş olması. Aşığın hayatı ölümdedir der Mevlana. Hiç ölmeyecek ve hep güvenilir olan bir nesneye dayanıp yaşamın her iki kıyısını da güvenceye almak. Amacımız bu olsun. Öyle olunca ölüm sadece asıl evimize giderken geçilecek son kapı olur hepsi bu.

Aradığımız şey emniyet ve konu uzun, biz yine Hz Mevlana’ya kulak kesilip konuyu burada bitirelim.

Bu dünyanın genişliği, bize gözbağıdır. Halbuki o, pek dar. Gülmesi, ağlamaktan ibaret; övünmesi ardan ayıptan başka bir şey değil! Ey yiğit! Ölmeden önce ölmek emniyettir; bize Mustafa (a.s.) böyle buyurdu. Dedi ki: “Size ölüm, sınamalarla gelmeden önce hepiniz ölün!” Ölüm günü, bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olan da mahiv (yokluk) bilgisidir. İyi bil ki burada mahv bilgisi lâzım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri olursa, nasıl kurtulur? Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırlarının denizi, seni başının üstüne koyar.

Esenlik dileklerimle…                                                                                                             

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

https://faikozdengul.wordpress.com/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖZGÜVEN

 

Özgüven?

İnsanlar kendilerini ifade edebilmek istiyorlar.

Düşündüğünü, duyumsadığını, aklından geçirdiğini paylaşmak, anlatmak istiyorlar.

Bunu öğrenebilmiş şanslı insanlar da var.

Daha bunu yapabileceğini bile bilmeyenler de.

Bu iki uç arasında salınıyor insanlar.

Kendini paylaşabilmeyi engelleyen ne o zaman.

Denemeye bile kalktığınızda,  içinizden bir yerlerden hücum edip gelen bir sürü duygu.

Kilitliyor sizi, boğaz düğümleniyor, kalp çarpmaya başlıyor, yüz kızarıyor, eler titriyor, vücut kasılıyor ve daha bir sürü.

Hz Mevlana der ki: İnsan uzaktan bakınca bir bayrağa benzer, yanına geldiğinizde görürsünüz ki o bayrağın altında binlerce duygu ordusu var.

Nereden geliyor bu duygular?

Düşüncelerden.

Düşünceleri ne belirliyor?

İnançlarınız.

Bu inançlar ne zaman yerleşiyor? Nereden elde ediliyor?

Doğduğunuz andan itibaren başta anne sonra baba, aile, okul, çevre, kulağınızı açtığınız herkesten.

Başkalarının yanında konuşma, yabancılardan bir şey isteme, ağzını açma, büyüklere itiraz etme… gerisini kendi hayatınızdan siz bulun.

Kendinizi paylaşmayı düşündüğünüzde en çok hissettiğiniz duyguyu belirleyin.

Örnek verelim.

En çok utanma duygusu, alay edileceğiniz, rezil olacağınız korkusunun ardından gelen. Bu duygunun ardından gelen davranışlar dizisi. Titreme. Bunaltı. Nefes alamama. Yüz kızarması vs.

Sonra bu duyguyu fark etmeye başlayın. En çok ne zaman, nerede, ne yapmaya kalktığınızda.

Sonra geriye doğru link kurmaya çalışın. Geriye doğru gidebildiğiniz kadar gidin. Kaynağını bulmaya çalışın.

Sonra onu yeniden çerçevelendirin. O utandırılan küçük çocuğu sarıp sarmalayın ve yarasını tamir edin.

Bir başka yöntem, bu duyguyu yakaladığınızda bu duyguya, mesela utanma duygusu, karşı dayanıklılığınızı artırmaya çalışın.  Utanmaya karşı dayanıklılığı artırmaya çalışın. Utanın ama her seferinde biraz daha dayanın.

Aslında büyümek ve olgunlaşmak denen şey tam da bu dayanıklılığı artırmak.

Yaşam aslında acı çekmeyi öğrenmekten ibaret bir anlamda.

Acı çekmeye, kayıplara karşı dayanıklı olmak.

Nelere dayanabildiğinizi hatırlayın.

Başkaları yapabiliyorsa siz de yapabilirsiniz.

Az daha, az daha dayanmak. Artık mümkün değil dediğinizde biraz daha.

Yaşamak dayanıklı olmak, esnek olmak. Ardından güçlü olmak gelecek.

 Bunu daha önce yapmış ve sizden önde birileriyle yapmaksa en tavsiye edileni

Hadi dayanıklılık antrenmanına.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

HALVET DER ENCÜMEN!

 

 

Hayat nedir?

Soru size sorulmuş olsun.

Ya da siz sormuş olun bir başkasına.

Nasıl tepki verirsiniz? Nasıl tepki verirler?

Eğer şizoid bir kişiliğiniz varsa, durduk yerde, pat diye, bir anda sorulmuş bir soru gibi gelir, ürkütür, daralır bunalırsınız. Mesafe ayarı yapmanız gerekir. Duygu göstermekten ve yakınlaşmaktan endişe edersiniz. İçinizin bilinme ve dışarıdan görülme korkusu yaşar, sessizce geçiştirmeye çalışırsınız. Ya da çalışırlar. Bir türlü ulaşamazsınız şizoid olanlara. Ya da ulaştırmazsınız kendinize.

Eğer şizotipal bir kişiliğiniz varsa, sihirli bir cümle gibi gelir. Tüm yaşamınız boyunca deneyimlediğiniz yığınla anıyla bağlantı kurarsınız. Bugünlerde hep bu soru soruluyordur. Bunda matematiksel ve doğaüstü anlamlar vardır. Dün bir kitapta da aynı konu geçmiştir. Bir arkadaşınız bahsetmiş, bir filmde de benzer bir diyalog olmuştur. Hiçbir şey tesadüf değildir. Yığınla düşünce ve anlam arayışı.

Eğer paranoid bir kişiliğe sahipseniz. İlk reaksiyonunuz şüphe ile yaklaşmak olacaktır. Şimdi durduk yerde niye sordu. Amacı ne. Bir müfettiş edasıyla hızlı bir sorgulama başlar. İyi niyetli mi? cevap vermek neye yol açar? Zarar görme endişesiyle karşı sorgulamaya girişirsiniz.

Eğer narsistik bir kişiliğe sahipseniz. Kolaylıkla en güzel cevabı vereceksinizdir. Böyle bir soru ancak size sorulabilir ve en mükemmel cevap ta sizden çıkar. Verdiğiniz cevaptan daha muhteşemi yoktur. Tersi kabul edilemez. Beğenilmezse incinir ve diğerini yargılayıp aşağılamaya başlarsınız.

Eğer antisosyal bir kişiliğe sahipseniz, Küfreder, elinizdekini diğerine fırlatır, masaya yumruk vurur ya da konuyla alakasız bir davranış sergilersiniz. Sizden başkası yoktur zaten dünyada ve değer diye de bir şey yoktur. Her şey saçmalıktır.

Eğer borderline bir kişiliğe sahipseniz, canlı bomba gibi nerde ne zaman patlayacağınız belli olmaz. Öfke kontrolü ya da daha geniş bir söylemle duygu kontrolünüz zayıftır ve böyle bir soruyu sormak size hiç akıllıca olmaz. Zaten soran da çekine çekine sorar. Ortalığı bir anda cehenneme çevirebilirsiniz. Sonra da rahatlıkla hiçbir şey olmamış gibi davranırsınız. Diğerlerinin kafası çoktan dönmüş ve çileden çıkmışlardır. Mümkün olan en kısa sürede oradan sıvışmaya çalışırlar. Delidir ne yapsa yeridir gibi. Aman şuna çatmayın gibi. Kendi aralarında konuşurlar. Yaşanan problemlerden dolayı sizden başka herkes suçludur. Yaptıklarınızın farkında olmadığınız için insanların size yönelttikleri eleştiriler de zaten anlamsız gelir.

Eğer histriyonik bir kişiliğe sahipseniz, tek amacınız dikkat çekmek ve fark edilmektir. Soru ya da cevaptan ziyade dikkati daha uzun süre nasıl üzerinizde tutabileceğinizle ilgilenirsiniz.

Eğer obsesif bir kişiliğe sahipseniz, soru sizi inanılmaz bunaltır. Hatasız olmak zorundasınızdır. Mükemmeliyetçi olduğunuz için soruyu tekrar tekrar sordurup iyice anlamaya ve zaman kazanmaya çalışırsınız. Bir türlü de cevap faslına geçemezsiniz.

Eğer pasif agresif bir kişiliğe sahipseniz, zaten soru ya da cevap umurunuzda olmayacaktır. Diğeri ne derse desin, ne yaparsa yapsın, kabul etmiş gibi kafa sallayıp yine bildiğinizi okuyacaksınız. Hiç kimseye itiraz etmeyip, hiçbir denileni de yapmayacaksınız. Sallarım başımı ben bilirim işimi gibi.

Normal kişilik yok mu? Var diyorlar. Lakin pek nadir görülüyormuş.

Sistematize edilmiş kişilikleri bir soruyu bahane edip anlatmaya çalıştım. Bunlardan biri ya da kısım kısım bir kaçıyız her birimiz. Diğerleri de öyle. O yüzden neden insanları anlayamadığımızı ve neden bir türlü anlaşılamadığımızı merak edenler için farklı olduğumuzu ve bu kişiliklerin erken yaşlarda nesnelerle kurduğumuz ilişkilerle oluştuğunu söylemek için yazdım yukarıdaki cümleleri.

Soru bahane olduğu gibi karşılaştığımız ve yaşadığımız tüm olaylar da bahane aslında. Olayları kontrol etme şansımız çok az. Fakat olaylara karşı gösterdiğimiz tepki ve reaksiyonları kontrol edebiliriz. Kendimizi ve kişilik özelliklerimizi tanıdıktan sonra.

Sonra da erbabından nasıl daha normalleşebilirizin eğitimini almak için kolları sıvama aşaması gelir.

Ramazan bu açıdan oldukça avantajlı bir dönem. Mide aç kalınca konsantrasyon üst düzeye çıkar. Çeldiriciler etkisiz kalır. Daha içe döner insan.

Kendimizi gözlemlemek ve incelemek için muhteşem bir dönem Ramazan.

Aslında normalleşmek ve olgunlaşmak eğriliklerimizi ve kusurlarımızı görüp kendi içimizdeki savaşla uğraşmaya başlamakla başlıyor. Bunu kendi başımıza yapamayız. Aynalara ihtiyacımız var. O yüzden ilişkiler şart ve kaçınılmaz. Diğer insanların arasında yapacağız bunu.

Eski kadim kültürümüzün ilkelerinden birisidir:

HALVET DER ENCÜMEN.

Bunun ne olduğunu da artık siz araştırın. Bilenlere sorun. Arama motorlarından bakın. Bir yolunu bulun. Hatta öğrendikten sonra bana da yazın.

Esenlik dileklerimle

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com