RÜZGAR TAŞISIN BEDENLERİMİZİ!

Bahar geldiğinde ben yaşlanmıştım

Kaybolan bir müzikle yıkanıyordum yorulunca

Ne varsa unutmuştum

Göklere yerlere ve sözlere ait ne varsa

Baharın geldiğini anladığımda

Tek bir çiçeği olsun koparamayacağımı da anlamıştım

Ustasızdım ve korkularımı yenemeyecek kadar yaşlıydım

Yolun başından başlamak için

Yolun başına kadar yürümek gerekti

Yaşlıydım

Gördüm

Aşktan öte cevap yokmuş hayata

Bütün zamanlar için

Yüzümü toprağa

Yüzümü denizlere yüzümü çiçeklere koyup

Allah`ım dedim, Allah`ım

Başka bir şey demedim başka bir şey yapmadım

Bilmem geçti mi bahar

Kimin ülkesinde uyanacağım?( Mevlana İdris Zengin)

Bir ağacın gölgesinde oturan yaşlı adam eğer sırtını da ağaca dayadıysa ve eğer başında da başını örtecek bir kasket ya da şapka veya takkesi varsa ve henüz karnı da aç değilse, rüzgar da tatlı tatlı esip yüzünü okşuyorsa ve güneş de çok kavurucu değilse ve sağlıklıysa, yaşlılıktan çok da şikayetçi olmayacaktır. Bir de onu dinleyecek birisi varsa ve kıymetliyse hala etrafındakiler için ve keşkeleri elinin tersiyle itmişse bir tarafa, gülümseyecektir.

Ne güzeldir bir yaşlının gülümsemesi.

Hele bir de göbeğini oynatırcasına utangaç kıkırdamaları. Muzipçe. Her şeyi görmüş geçirmiş bilgeliğiyle.

Artık beklentilerini ve ihtiyaçlarını azaltmış, veda etmekten korkmayan ağzı dualı, kıymet vermeyi bilen, merhametli ve kalbi yumuşamış, gözleri kolayca yaşaran bir yaşlı ağız ne güzel sükut eder konuşmadığında. Konuşunca da ne güzel dualarla seslenir yeni yetmelere.

Ne muhteşem bir lükstür diğerleri için bu tür yaşlılar.

Yaşlanmaktan korkanlarımız için nasıl bir emniyettir şefkatle bakan böyle iki göz.

Eskiden etrafımızı bunca yüksek bina kaplamadığı ve evlerin bir sokağın iki kenarına dizildiği günlerde daha mı sık karşılaşırdık bu insanlarla? Camilerine daha mı kolay giderdi yaşlılarımız o sokaklarda, güvenle ve gülümseyerek? Sanırım öyleydi.

Daha çok camiye ve diğer evlere, daha az hastaneye giderlerdi. Ölene kadar bahçelerinde toprağa basarlar, domates fidelerini ellerler, çiçekler ve torunlar büyütürlerdi.

Ölmekten bugünkü kadar endişe etmezlerdi. Onlardan önce gidenlerden konuşmak ürkütücü olmazdı onlar için. Nasılsa her birisinin dünü bugünkü hallerinden daha iyi değildi. Erken yaşlardaki hikayeleri hazindi. Çoğu ya yetim ya da öksüzdü. Savaş görmüşler, açlık çekmişler, bulduklarıyla yetinmişler, ölüm kavramıyla çok erken yaşta tanışıp kabullenmişlerdi. Gerçek korkutucu değildi. Kefenleri bir dolapta önceden hazırlanmış beklerdi. Nereye gömüleceklerini defalarca söyler, hatta sıkı sıkı tembih ederlerdi.

Hastalık sağlığın zekatı derler çok şikayet etmezlerdi. Bugünkü gibi sağlık programları seyretmediklerinden de bildikleri hastalık ismi biri ikiyi geçmezdi ve onların sağaltımları da belliydi. Şişe kapama, sülük, yakı vs.

Hikayeler, masallar ve bilmeceleri olurdu çıkınlarında. Çokça anlattıklarından hikayelerinin sonu ve bilmecelerinin cevabı zaten bilinirdi. Daha başlarken anlatmaya çocuklar sabırsızca söylerlerdi. Dedeeee biliyorum ben bunu. Onlar yine de anlatırlardı kimse bilmiyormuş gibi. Belki de yaşlılık, unuturlardı kim bilir?

Onlar da etraflarında yaşlıları görerek hazırlanmışlardı bugünlerine.

İşte bizim zorluğumuz burada. Etrafımızda yaşlı kalmadı. Kalanlar da ölümden korkan, camilerine gidemeyen, bol merdivenli evlerden çıkamayıp karanlık köşelerinde içini karartan, keşkelerle vakit geçiren, ziyaretçisi olmayan küskün insanlar. Ölüme hazırlıksız yakalanan ya da ansızın yakalanmaktan korkan, güneşi göremediği ve toprağa basamadığı için öfkeli, kıymet görmeyen ve bu yüzden de şikayet eden, şikayet ettiği için de dua etmeye vakti kalmamış insanlar.

Kur’an-ı Kerim yaşlılık konusuna temas ederken Hz. Zekeriya (a.s.)’ın nutk-ı şerifiyle “Kemiğim zayıfladı, saçıma ak düştü” (Meryem/2) şeklinde bir tanım verilirken, Yasin Suresi’nde “Biz kime ömür verirsek, (sonunda) yaratılışta onu noksanlaştırırız” (Yasin/68) tespiti yapılmıştır.

Bahaeddin Veled de Maarifinde şöyle anlatır: Bir gün karnıma müthiş bir ağrı girdi. Dizlerim tutmadı. Halsiz kaldım ve dedim ki sanırım yaşlılık böyle başlıyor. Sonra kendi kendime şöyle söyledim: eğer şikayetlerle vakit geçirirsem başka hiçbir şeye zamanım kalmayacak. Sızlanmayı reddediyorum, yalnızlık ve utanç içinde ölsem bile hala gerçekleştirmek istediğim arzularım var ve bunları gerçekleştirmek için çaba göstereceğim.

Yaşlılık olgunlukla taçlandırılmalı. Yaşlılığa giden yaşam yolculuğumuz olgunlukla nihayetlendirilmeli. Eğer böyle olmazsa diyor Hz Mevlana:

 Bir insan zamanı gelip ihtiyarladığı zaman

Hâlâ er olamadıysa adına kocakarı deyiver.

Ne sermayesi var, ne değeri var

Ne de sermaye kabul edecek bir kabiliyeti

O ne hoş, ne de güzel bir şey alır

Ne manası vardır ne de anlama liyakati

Ne dili var ne kulağı ne aklı var ne gözü

Ne kendinde, ne de kendinden geçmiş

Ne de düşünceye sahip

Ne niyazı var, ne de nazlanacak güzelliği

Soğan gibi kat kat katlanmış

Her katı kokmuş kokuşmuş

Hz Mevlânâ (k.s.) hayatını sülûk yolunda geçirip ruhunu diriltip olgunlaştıran ihtiyarları da şu minval üzere vasfederek öğer:

 

Ancak birinin doktoru Allah (c.)’ın nuru olursa

Ona ihtiyarlıktan hararetten bir noksanlık gelmez

Onun güçsüzlüğü sarhoşun gevşekliği gibidir.

O güçsüzlük te güçlüdür ve Rüstem bile ona haset eder.

Ölürse onun kemikleri zevke dalar

Bütün varlığı zerre zerre şevk ışığına dalar.

Fakat bu nura sahip olmayan kişi

Meyvesiz bağdır, güz onu altüst eder.

İbrahim Tenekeci de diyor ki: Yaşlılık ölümün tadını çıkarmak olmalı.

Niyazım odur ki: Yaşlılıklarımız olgunlukla taçlansın. Yüzü nurlu, eli nurlu, cilalanmış gönüller ve dualı ağızlarla karşılayalım sonbaharı. Bir kafesten kurtulan kuşun neşesinde gidelim ölüme. Razı olunmuş ve razı olmuş nefislerle. Rüzgar taşısın bedenlerimizi, hafif ve ılık. En son yağmur ıslatsın toprağımızı biz ulaşmadan önce. Abı hayat eşiği olsun girdiğimiz kapı. Kışın toprağın altına giren ağacımız yeniden tomurcuklar açsın kıyamet baharında. Gölgeliği arş olsun. Güneşi de Peygamber sav.

Dr Faik Özdengül

Reklamlar

CENNET KUŞLARI!

Hafta sonu İstanbul’da Altunizade Kültür Merkezinde yeni arkadaşlarla yeni bir yolculuğa başladık. Yine kılavuzumuz Hz Mevlana ve O’nun Mesnevisi, yola düştük bakalım. Yolumuzu kesiştiren Allah’a hamdolsun. Yolumuzu kesiştiren sebepleri yaratana binlerce kez hamdolsun. Kendisini konuşturan, kendisini anlattıran ve nefeslerimizi kendisini anmaya meylettirene minnet ve şükran duygularıyla hamd ederim.

İnsan her nefeste yeni birisi olur ve her nefes, içini doldurduğumuz kelimelerle bilmediğimiz bir aleme yolculuk eder sonra da oradan hediyelerle geri döner diyor Hz Pir. Nefes ve kelimelerimizi O’nun ismiyle süslesek her biri cennet kuşu olmaz mı? Ağzını her açtığında cennet kuşları üfleyen insanları hayal edebilir misiniz? Kuşlar gibi şakıyan güzel kelime ve cümle sahiplerini? Dünyamızın birden bire hani özellikle sabah saatlerinde olduğu gibi, henüz gürültüyle kaplanmadığı saatlerdeki gibi kuş cıvıltılarıyla dolduğunu? Nefesleri ve kelimeleri sahih, güzel, hoş insanlarla dolduğunu etrafınızın?

Bu yeti nasıl kazanılır? Nasıl kuşlar gibi şakınır?

Öncelikle istenir arzulanır. Sonra bir ustasından talim edilir. Sonra da niyaza durulur. İstek ve arzu da O’nun meylettirmesiyle olacağı için hep niyaz hali ile hallenilir. İnsanın en temel hali olmalıdır niyaz hali. Dışardaki tüm putların anası olan nefis ejderhası hazır kıta beklediği için içerde, ona hiçbir pay bırakmamaya özen göstermelidir cennet kuşu üfleyicileri.

Bunları İstanbul’dan sonra ertesi gün İzmir’deki arkadaşlarla da konuştuk uzun uzun. Uhdud Ashabı’nın kıssasını okuduk Mesnevi’den.

Puta tapmayı reddettikleri için ateşe atılan insanların hikayesi. Kucağında çocukla ateş kenarına gelen annenin elindeki çocuğun ateşe atılışını ve çocuğun ateş içinde dile gelip herkesi ateşe çağırmasını. Ateş gibi görünen nimeti. Öyle diyordu Hz Pir: “dünyada din lezzetinden başka her şey azaptır.” Ateşe atılan çocuk aklı temsil ediyordu. Akıl mücahede ateşine düşüp te o lezzeti görünce başka konuşmaya başka düşünmeye başlıyordu. Sesi de pişiyor, lezzetleniyor, tatlılaşıyor ve herkese bu lezzeti anlatmak istiyordu. Akıl görünenin göründüğü gibi olamayabileceğini ancak çaresiz kalınca, mücahede ateşine düşünce içselleştirebiliyordu.

Ateş gibi görünenin su gibi latif olabileceğini, olduğunu o Ramazan ikindilerinde yaşamadınız mı hiç? İftar vakitlerindeki sessiz bekleyişlerinizde? Gece yarılarındaki niyazlarınızda? Ramazan akşamları teravih kokulu sükûnet zamanlarında? Sadaka ve zekatların gizlice elden ele dolaştığı, güneşin bile o anları gizlediği zamanlarda? Sıcakta Kabe etrafında pervane olduğunuzda? Milyonlarla birlikte tekbir ve tehlillerle, lebbeyk nidalarıyla yürüyüşe geçtiğinizde kutsal mekanlarda? Bir yandan alnınızdan terler boşanırken diğer yandan inciler döktüğünüzü hissetmediniz mi?

Hissettiniz tabi. Yaşadık ve hissettik hep beraber.

Allah bir kimsenin perdesini yırtmak ve ayıbını ortaya çıkarmak isterse onu sevdiği ve seçtiği kullarını ayıplamaya ve tan etmeye meylettirir ve bunu onu rezil etme sebebi kılarmış. Eğer bir kulunun ayıbını örtmek isterse de o kul pak olanlar bir yana, ayıplı olanları bile ağzına alıp tan etmezmiş. Nefesleriyle cennet kuşları üfleyenler için bu dünyada bile yakınlık ve korunma var.

Bu dedikodudan, gıybetten, ayıplamadan kurtulamayacak mıyız? Hakaretlerden, kem sözlerden sıyrılmak mümkün olmayacak mı? Cennet kuşları dolaşmayacak mı gökyüzümüzde? Şakımayacaklar mı aramızda?

Hepimizi bunun farkındalığına çağırıyorum. Bunun için aklı mücahede ateşine atmayı. Bunun için biraz zorlanmayı. Önce susmayı sonra da bilerek ve isteyerek ve O’nun da yardımıyla temiz ve güzel kelimelerle konuşmayı öneriyor ve hatırlatıyorum. Hem kendime, hem hepimize. Böyle olabilmeyi de hepimiz adına O’ndan niyaz ediyorum.

Allah bir kimseye yardım etmeyi irade buyurunca onu tazarru ve niyaz tarafına meylettirirmiş. O tarafa gidelim. Niyazımız olsun ki nefeslerimiz güzel söylesin, güzel koksun, nefeslerimizden çıkan cennet kuşları gittikleri alemden yasemin kokulu hediyelerle dönsün, nihayet ölümümüz de, bu alemden diğerine doğumumuz da razı olunmuş olarak ve yasemin kokusu taşıyan meltemler gibi gelsin üstümüze. Son nefesimizde de O olsun. Gideceğimiz yerde de. O’nun mağfiret olunmuş konuklarından olalım. Önceden gönderdiğimiz kuşların şarkılarıyla karşılanalım. Güzel kokular döksünler başımızdan aşağı. Lütuf şarabıyla mest olmuş aşıklar gibi kavuşalım sevgiliye…

Hadi cennet kuşları üflemeye.

Hep beraber.

Dr Faik Özdengül