ARKAMDAN GEL!

 

Nasipse bu hafta sonu İstanbul’da kadın ve erkek konusunda bir seminer vereceğim. Daha çok kişilik tiplerini de içine alan farklı bir çalışma yapmayı planlıyoruz başka bir doktor arkadaşla beraber. Neden bir araya gelirler, nasıl bir araya gelirler, nasıl ilişki kurarlar, ilişkiyi nasıl sürdürürler, nasıl sonlandırırlar gibi konuları psikoterapotik kuramlarla ilişkilendirecek bir çalışma.

Haziranda da nasipse merkezi New York’ta bulunan Masterson enstitüsü ve benim de üyesi ve katılımcısı olduğum Psikoterapi enstitüsünün birlikte organize edeceği Uluslararası Materson günleri Bayramoğlunda gerçekleştirilecek.

İlişkileri zor kılan ne diye düşünür oldum uzun süredir. İlişkiler iki kişi arasında gerçekleştirilen bir olgu. Bu iki insan öncelikle iletişim kurmaya niyetli mi? Buradan başlıyor işlem bence. Hani Hz Pir diyordu ya “dile en iyi müşteri kulaktır” diye. Dükkanı açanın ilk araştıracağı, müşteri var mı yok mu? Bu fark edilmeli. Yoksa birinin kurmaya başladığı iletişim ya da ilişkinin niteliği zaten anlamsızlaşıyor. İsterse en iyi araçları kullansın. Kulak yoksa, müşteri yoksa hiçbir anlamı yok.

Varsayalım müşteri var. Soru şu. Alıcı mı? Değilse yukarıda söylediğim gibi, sunacağınız tüm argümanlar anlamsızlaşıyor. Esnaf tanıdıklarınız varsa bilirsiniz, müşteriyi seçerler kendi tecrübelerine göre. Duymuşsunuzdur bu alıcı değil dediklerini ve hiçbir eylemde bulunmazlar onlar için. Bu anlamayanlar ya da anlamaya niyeti olmayanlar için iletişimde de çok iyi bilinen bir olgudur. Mesnevi de geçer: “Ahmağa verilecek en iyi cevap susmaktır” şeklinde. Ya da ilk on sekiz beyitte hatırlarsınız şöyle der Hazret: “Ham pişkinin halinden anlamaz sözü kısa kesmek gerek vesselam”.

Varsayalım alıcı. Diğeri de iletişim kurmaya niyetli. O zaman soru şu: iyi niyetli mi? Gerçekten amacı anlamak mı? Saygı duyacak mı söyleyeceklerine? Sen ve o iki ayrı kişi misiniz? Yoksa diğeri tüm dünyayı kendi uzantısı gibi mi görüyor? İyi niyet ve saygı yoksa yine yapılacak şey tez elden selametle demek ve susmak.

Varsayalım hem alıcı hem de iyi niyetli. Alacak parası ve vakti var mı? Ya da almaya yeter mi kapasitesi vereceğiniz ya da satmayı düşündüğünüz değerleri? Hızlıca bunu değerlendirmeniz gerekiyor. Ve sizin ona anlatma kapasiteniz onun anlayacağı düzeyde esniyor mu? Siz de esnek misiniz? Alıcı ve vericinin kullandığı yöntemler benzerlikler içeriyor mu? “ne kadar anlatırsan anlat diğerinin anlayacağı kadardır anlattıklarınız” bunu da biliyoruz.

Varsayalım alıcı, iyi niyetli, kapasitesi var. Dinleme kabiliyeti ve sabrı var mı? Sizin de öyle. Dinlemeyi biliyor mu? Biliyor musunuz? Dinlemeden anlamak mümkün değil zira. Bunun için en pratik yöntem diğerinin sözü bitinceye kadar sabredebilmek ve bittikten sonra duyduklarınızı şunları şunları söyledin doğru anlamış mıyım diye ona teyid ettirmek. Doğru anladığından iyice emin olmak.

Yukarıda saydığım temel argümanların her biri çok önemli ve daha fazlası da var olmakla birlikte. Peki bunları yapabilmek nasıl mümkün olur? Öncelikle bütün bir insan olmakla. Bunun tersi yarım olmaktır. Çoğumuzun yarım olduğu düşünülürse aslında sadece iletişim yöntemlerini öğrenmenin neden yetersiz olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Yarım ya da tüm olmak kavramları neyle ilgili? Bu maruz kaldığımız bazı travmalardan doğan  patolojilerimizin zamanıyla ilgili. Yaşamımızın ilk üç yılında maruz kalırsak bu bizi yarım bırakıyor. Ondan sonrakiler de sıkıntı vermekle birlikte yine de bütün biri olabiliyoruz. O yüzden ilk üç yıl çok önemli ruhsal gelişimimiz açısından ve ebeveynlerin hassas olması gereken yıllar bunlar.

İki bütün insan bir araya geldiğinde doğru ilişki ya da iletişim ancak başlıyor aslında. Sonra da eğitilmemiz gerekiyor. Eğitim de öncelikle modelleyerek başlıyor, başta aile. Şemalarımız oralarda oluşuyor çünkü. Diğeriyle ilişki kurma modellerimiz. Küserek, bağırarak, dayatarak, dinleyerek, sabırla saygıyla hepsi şema ve modellerden oluşuyor.

Sonra ergenlik dönemi ikinci en önemli eğitilebileceğimiz ve kendimizi düzeltebileceğimiz zaman dilimi. Bu da kaçarsa ille bir kılavuz bulup tamir olmak zorundayız. Yoksa kimse beni anlamıyor türküsünü bozuk plak gibi söyler dururuz.

Hazret’e kulak verelim: “En iyi bildiğin yol bile olsa kılavuzsuz gitme”. “Bak bu rebabın sesi ne diyor? Arkamdan gel de yolu öğren”.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

Reklamlar

MEKTUP

 

 

 Bir Padişahın aklı ölmüş ve şehveti diri ve canlı bir kölesi vardı. Padişahın ince hizmetlerini bırakır, kötü düşüncelere dalar, işin ilginç tarafı yaptıklarını da iyi zannederdi. Hikaye bu, biz padişahla köle diyelim siz patron- işçi, amir- memur, karı-koca, ana baba- çocuk, hoca- talebe, komutan- asker vb. anlayın. Padişahın ince hizmetlerini yani kafa yorup önemseyip yapması gerekenleri yapmadığı, işini ciddiye almadığı, gereken incelikleri göstermediği gibi bir de kendisine verilenlere şükretmeyip kötü düşüncelere dalıyordu köle. Ücreti azdı. İstediği mevki verilmiyordu. İyi davranılmıyor. Daha özgür değil. Çok yoruluyor. Beklentileri yerine gelmiyor. Fark edilmiyor. Çok çalışıyor. Başkaları kayırılıyordu. Düşünceleri bu tarzda ve buna benzerdi.

Böyle olmaktan vazgeçmeyince Padişah kızdı ve nafakasını azaltın, eğer buna rağmen yine de söylenir durursa, mızmızlık ederse adını kullarım arasından silin dedi. Bu davranış modeli evrenseldir ve hiç birimize yabancı gelmez. Bizim halk dilindeki karşılığı, arpası fazla geldi cümlesidir. Hikayeye devam edelim.

Kölenin aklı az fakat hırsı çoktu. Padişahın böyle davrandığını görünce kızdı serkeşleşti. Olur olmaz yerde arkasından konuşuyor, kendini mazlum gösteriyor, kendisine haksızlık edildiğinden dem vurup duruyordu. Neden böyle davrandı. Çünkü aklı az, hırsı çoktu. Eğer aklı olsaydı ona kızıp duracağına, kendi etrafında döner durur yaptıklarının sorumluluğunu alır, düşünür taşınır, suçunu görür ve kedini affettirirdi.

Bakın Hz. Pir ne diyor:

Eşekliği yüzünden bir ayağı bağlanmış eşek, serkeşliğe kalkıştı mı iki ayağı da boynuna bağlanır.

Eşek, bana bir bağ kâfidir derse aldırış etme! Çünkü bu iki bağ, o bayağı hayvanın hareketi yüzünden bağlanmıştır!( Mesnevi.4/1495-96)

Hz. Pir neden bu tür insanları eşeğe benzetiyor?

Eşeğin en belirgin vasfı inatçı olması. Sonra aptallığı. En çok kullandığımız deyimlerden birisidir: “vay benim eşek kafam” ya da “eşek kafalı”. Halk arasında eşeğin samanı altına tercih ettiği söylenir. Sonra değişken huyludur. Ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Yani güvenilmez. Hz. Pir huy ve vasıf olarak eşeğe benzettiği bu insanlar için:

                Bunlar kızgınlığın ta kendisi olmuşlar, tepeden tırnağa kadar şehvet kesilmişlerdir. (Mesnevi.4/1509)der.

Kızgınlık ve öfke ardından aklı geriye itip şehvetinin peşinden koşmak, duygu kontrolü olmaması bu tür insanların vasıfları.

Hikayeye devam edelim. O köle Padişaha bir mektup yazmaya karar verir. İçinde varlık ve kin dolu bir mektup yazar. Mevlanamız der ki:

                Kalıbın, cesedin mektuptur, ona dikkat et, padişaha lâyık mı, değil mi? Bir anla da sonra gönder!

 

                Bir bucağa git, mektubu aç, oku… bak bakalım, içindeki sözler,padişahlara lâyık olan sözler mi?

                Lâyık değilse o mektubu yırt, çaresine bak, başka bir mektup yaz!

                Fakat ten mektubunu açmayı kolay sanma. Yoksa herkes gönül sırrını apaçık görürdü!

                Bu mektubu açmak ne güçtür, ne sarptır! Erlerin işidir bu, çocuk işi değil!

                Hepimiz, fihriste kani olmuş kalmışız… çünkü heva ve hevese, hırsa bulaşmışız! (4/1564/1569)

Kendini ifade etmekten söz ediyoruz. Ayrıca kendini  ve başkasını tanımaktan da. Kişisel gelişim disiplinlerinin üç ana konusu: kendini tanıma, kendini disiplinize etme ve kendini ifade etmekti.  Bunun her babayiğidin harcı olmadığını da söylüyor Hz. Pir. Ve ekliyor. Çünkü hepimiz kitabın fihristiyle oyalanıyoruz. Arzular, ihtiyaçlar ve hırsımız daha ileri gitmemize engel oluyor. Ve devam ediyor Hz.Pir:

                Mektubun fihristi, dille ikrar etmeye benzer… halbuki sen gönül mektubunun metnini sına!

                 Bak bakalım, ikrarınla muvafık mı? Buna bak da işin, münafıkların işine dönmesin!

                Ağır bir çuval yüklenip götürmeye koyulsan onun dışına bakmakla yükü hafiflemez ki!

 

                 Asıl içine bak…çuvalda acı, tatlı ne var, bir gör de taşımaya değerse taşı!

                Yoksa çuvalındaki taşları boşalt… kendini bu saçma işten, bu ar olan yükten kurtar gitsin!

   Çuvala aklı erer padişahlara, sultanlara götürülebilecek şeyleri doldur! (Mesnevi.4/1572-1576)

Son yıllarda popüler bir disiplin haline gelen NLP( Nörolinguistic programing) nin dört ana ilkesinden birisi de işin sonunu sezebilmektir. Hz. Pir bunu her vesileyle ifade eder.

                Eşeğin gözü, işin sonunu görmediğinden, eşek çift gözlü olsa da tek gözlü hükmündedir. (Mesnevi. 4/1715)

Köle mektubu yazmakla birlikte Padişahın adamlarına sataştı. Bu padişahın işi değil. Bunlar sizin başınızın altından kalkıyor. Bu da yaptıklarının sorumluluğunu almayan insanın evrensel davranışı. Kendinden başka herkesi ve her şeyi suçlamak. Ne dedilerse inanmadı. Padişaha görünüşte övgüler içeren bir mektup yazdı. Ancak satır aralarında kızgınlığı hissediliyordu. Diliyle kalbi aynı olmayan ve literatürde münafıklığa eş bir durum. Çoğu kez neden isteklerimizin geri çevrildiğini anlamayız. İletişimi sadece söz zannederiz. Mevlana der ki:

Şu halde mahremlik dili, bambaşka bir dildir. Gönül birliği dil birliğinden daha iyidir.
                Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız yüz binlerce tercüman zuhur eder. (Mesnevi.1/1207-8)

                 Mektubunu o yüce ve adil padişaha götürdüler, okudu, fakat bir cevap vermedi.

   Dedi ki: onun derdi yalnız gıda, başka bir şey değil… ahmağa verilecek en iyi cevap sükûttur. Kapalı ağız yekun biriktirmez. Bazen susmak en iyi cevaptır. Bu türden insanlara karşı nasıl davranılması gerektiğine dair ipuçları da öneriyor Mevlana. Susmak.

                Köle mektubuna cevap gelmeyince kızgınlıktan ve öfkeden kudurmuş gibidir adeta. Hala başkalarını suçlamaya devam eder. Kesinlikle mektubu götüren bir hıyanetlikte bulunmuştur. Padişaha iletmemiştir. Gözleri hala kendine dönmez. Bu meyanda beş kez mektup yazdı. Yine de cevap gelmedi. Padişahın yardımcısı dedi ki: Efendim bir cevap verseniz. Bir şeyler vermek size yakışır. Padişah der ki:

                Cevap verirseniz, bir kula, bir köleye lûtuf ile bakarsanız padişahlığınızdan ne eksilir ki?” dedi.

                 Padişah dedi ki: bu kolay… fakat köle sersem… ahmak adam çirkindir, Tanrı merdududur.

                 Suçunu, kabahatini affederim ama illeti bana da sirayet eder sonra!

                Bir uyuz, yüz kişiyi uyuz eder… hele bu hareketi beğenilmez habis uyuz , büsbütün beterdi!

                 Kâfir bile akılsızlık uyuzuna tutulmasın… yoksa şumluğu, bulutta bile yağmur bırakmaz!( 4/1940-44)

                Adalet kavramı. Sorumluluklarınız varsa asla vazgeçmeyeceğiniz kavram. Ver kurtul yok.

                Peki diğeri nasıl kurtulacak bu durumdan?

                Bir doktor bulacak. Asıl olan gönül doktoru.

                Âlemdeki Tanrı doktorları, artık sen söylemeden nasıl olur da halini anlamazlar senin?

                 Nabzından da gözünden de, benzinin renginden de, sende derhal yüzlerce hastalık bulur, anlarlar.

                Beden doktorları, doktorluğu yeni öğrenmişlerdir zaten… onlar, hastalığı teşhis için idrara vesaireye muhtaçtır.

 

                Fakat kâmil, Tanrı doktorları, uzaktan adını duydular mı varlığının ta derinlerine kadar girerler!

   Hattâ sen doğmadan yıllarca evvelki hallerini bile görürler! (Mesnevi.4/1797-1801)

                Sonra,

                Bir zaman duygunu görüş suyuyla yıka… sofilerin çamaşır yıkamaları budur, böyledir… bunu böyle bil.

                 Sen temizlendin mi perde yırtılır… pak kişilerin canları sana görünmeye başlar. (Mesnevi.4/2385-86)

 

                 Tanrı, bil ki sana bir akıl cilâsı vermiştir… onunla gönül yaprağı arınır, aydınlanır.

                 A binamaz, cilâlanmayı bırakmışsın da heva ve hevesinin iki elini de açmışsın!

                Heva ve heves kapandı mı    cilâcının eli açılır.

                Gayb aynası olan demirde bütün suretler görünür.

                İçini kararttın, paslattın, işte “Yeryüzünde fesada çalışırlar” âyetinin mânası budur!(Mesnevi. 4/2475-79)

 

                Peygamber dedi ki: Bir kapıyı çalar durursan nihayet o kapıdan

            bir baş çıkar, görünür.

           Bir adamın oturduğu yerin civarında oturursan sonunda elbette o

            adamın yüzünü görürsün.

           Bir kuyudan her gün toprak çeker, çıkarırsan onunla tertemiz suya

            erişirsin elbet.

Sen inanmazsan da bunu herkes bilir. Ne ekersen bir gün gelir,

            onu biçersin. (3/4782/4785.Mesnevi)

 Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

 

NEREDE OLURSAN OL

 

Selam dostlar,

Geçen hafta şehir dışındaydım, yazamadım. Şimdi de birkaç gündür Antalya’dayım yine. Beyhekim Sağlık Derneği’nin mensupları ve üyeleri için organize ettiği tatil programı nedeniyle bir aradayız arkadaşlarla. Bende Salı ve Çarşamba günü iki konuşma yapacağım. İlk gün Prf Dr Fatih Gültekin gıda katkı maddeleri ile ilgili çok orijinal bir çalışmasını sundu bize. İlgiyle dinledik. Feraset yediklerimizle ilgiliydi. Bunu daha önceleri konuşmuştuk. Özellikle Mesnevi’deki katırla deve hikayesinden biliyoruz. Katır sürekli düşüp bir yerlerini yaraladığından dem vuruyordu ve deveye soruyordu. Sen düşmüyorsun benim gibi. Bastığın yerleri nasıl görüyorsun, nasıl becerebiliyorsun bunu? Deve yüksekten ve geniş baktığını söyledikten sonra ayrıca ben helal ve temiz yerim. Helalden beslenirim demişti.

Konuyu dinledikten sonra katkı maddeleri ve beslenme konusunu fazla ciddiye almadığımızı gördük. Tüketiciler olarak daha bilinçli davranmamız üreticileri de yönlendirecek sonuçta. Toplantıda Konya Tüketiciler Derneği Başkanı Mustafa Dinç de vardı. Konuşma sırasında söz alıp düşüncelerini aktardı. Sanırım Fatih Bey’in çalışması kitap ta olacak. Belki bundan sonra elimizde kitap dolaşacağız alışveriş merkezlerini.

Bulunduğumuz yerde Huder mensupları da var. Konya’lı hukukçular. Onlar da ilk gün Ahmet Taşgetiren’i davet etmişler onu dinledik birlikte. Ahmet Bey hem gazeteci ve yazar hem de ilahiyatçı kimliğim var ikisiyle de konuşacağım dedi ve öyle yaptı. Geç saatlere kadar hem İslam ve insan birlikteliği hem de güncel siyasetle ilgili değerlendirmeler yaptı.

Bembirsen Konya şubesi de burada. Onlar da mensupları için etkinlikler düzenlemişler. Dün akşam iş ve aile mutluluğuyla ilgili seminerleri vardı ancak ben katılamadım.

Gündüzleri ne yapıyoruz? Çalışma hayatından biraz uzakta olunca zihinsel olarak ta öyle oluyor. Kumlucada Sah in Paradise dayız. Geçen yıla göre otel çok daha iyi durumda. Özellikle de yemekler konusunda fark atmış. Denizi daha düzenlemiş ve ikramlar konusunda son derece nazikler.

Eskiye yani bizim çocukluk dönemimize bakınca yaşama biçimimizdeki farklılık çok belirgin. Bugünün insanı tatili de planlıyor artık. Olmazsa olmazları içinde hayatının. Daha başka şeylerde de olduğu gibi. Bunun artıları ve eksileri de ayrıca konuşulmaya değer.

Hayat kırkından sonra farklılaşıyor. Geçmişi ve geleceği bütünleştirip üretme zamanı olması gerekiyor bu dönemin. Kur’anda da söylenen bu. Hatta Allah bize 40 a ulaşınca nasıl dua etmemiz gerektiğini de öğretiyor.

Bugüne değin okuduklarımdan,duyduklarımdan ve gördüklerimden öğrendiğim en temel gerçek ne yapıp edip Allah’la bir araya gelmenin içselleştirilmesi ve bunun farkındalığının oluşturulması. İnsanı huzura götürecek yegane şey Allah’la olmak. Bunu sağlamanın yolları her nasılsa bulup gerçekleştirmekten başka yol yok kanaatime göre. Hissetiğimiz bütün sıkıntıları aşmanın yegane yolu. Nerede olursak olalım O’nunla olduğumuzu bir şekilde hatırlamanın yolunu bulmalıyız. Zaten zikr de hatırlamak demek kelime anlamıyla.

O zaman bir Hadis-i Şerif’le bitirelim sözü:

“Nerede olursan ol Allah’tan kork. Bir hata işlediğin zaman hemen onu silecek bir iyilik yap ve insanlara güzel ahlakla muamele et.”

İşin özü bu dostlar. Bir önerim var bu sözleri kaydedip her gün göreceğimiz bir yerde bulunduralım. Hayatı yaşama biçimimizi son derece güzel özetleyen bu sözü hem hatırlayalım hem de hatırlatalım.

Kalın sağlıcakla

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

Yusuf Benli

Yusuf Benli 1962 doğumlu. Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Ve Sanat Tarihi mezunu. Sivas, Akşehir, Konya ve Çanakkale müzelerinde çalıştı. Ülkemiz ve yurt dışında bir çok kazı ve restorasyon çalışmalarına imza attı. 2007 aralığından beri de Konya Mevlana Müze Müdürlüğü görevini deruhte ediyor.

Yusuf Benli beni ziyaret etti ve müze personeli ile ilgili eğitim çalışması yapmak istediğini, Türkiye’nin en çok ziyaret edilen müzelerinden olan dergahta ziyaretçilere iyi prezantasyon yapılmasının gerekliliğini ve  bu konuda birlikte neler yapabileceğimizi konuştuk. Sanırım önümüzdeki hafta içinde bir çalışmamız olacak.

Laf lafı açtı ve kendisiyle bir çok konuyu konuştuk.

1955 yılından beri Mevlana Müzesinde teşhir ve tanzim ile ilgili hiçbir yenileme çalışmasının yapılmadığını tespit ettiğini söyledi. Laf müzeden açılınca Konya’daki ilk müzecilik çalışmalarını da konuştuk. Konya’da ilk müze 1901 yılında bugünkü Karma İlköğretim okulunun köşesinde Müzeyi Hümayun şubesi olarak açılmış. O yıllarda Anadolu’da açılan üç müzeden birisiymiş. Konya ve civarındaki tarihi eserler ve özelikle Selçuklu dönemine ait olanlar sergilenmiş. 1926 yılında da Mevlana Müzesi Asar-ı Atika Müzesi adıyla teşkil olunmuş. Zaman içerisinde Konya’da müze sayısı yediye yükseltilmiş.

Yusuf Benli öncelikle iki yıldır kapalı olan Karatay Medresesi Çini Eserler Müzesi’ni yeniden teşhir ve tanzimini düzenleyip halkın ziyaretine açmış. 2008 yılında Mevlana Müzesi’nin röleve ve restorasyon projesi çalışılıp hazırlanmış. Bu çalışmanın amacının Müzeyi 1925 yılındaki orijinal fiziki görünümüne kavuşturmak olduğunu söyleyen Yusuf Bey’in  bu konudaki heyecanı gözden kaçmıyordu. Ayrıca Konya il sınırları içindeki bütün kültürel mirasın envanter çalışmaları yapılıp dosyalanmış. Bunun yanı sıra Anadolu’nun tapu taşları olan Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait mezarlıklar ve mezar taşlarının tespit ve tescilleri ile ilgili çalışma yapılmaktaymış ve özellikle Ilgın bölgesindekiler öncelikli olarak hemen hemen tamamlanmış.

Mevlana Müzesindeki Yeşil Kubbe( Kubbe_i Hadra)’nin çinileri ile ilgili bilimsel danışma kurulu oluşturulmuş ve bununla birlikte müze ile ilgili de zemin etüt çalışmaları yaptırılmış.

Biraz da geleceğe yönelik projelerden söz edelim deyince: Müze bahçesine konulacak iki LCD ekranda Hz Mevlana ve dergahla ilgili tanıtım yapılacakmış. Ayrıca müze gezilirken gelenlere verilecek kulaklıklarla da elektronik ortamda birkaç dilde bilgi verilecekmiş.

Müze içindeki ihtisas kütüphanesinde Mevlevilikle ilgili çok sayıda tarihi vesika mevcutmuş. Araştırmacılara isterlerse sunuluyormuş.

Mevlana Müzesinde çalışmak ve dergahtan sorumlu olmak nasıl bir duygu diye sordum.

Bambaşka bir şey diye başladı. Zor bir görev. Bazen binanın yaşlandığını eskidiğini görmek içimi sızlatıyor. Nasıl bana kadar gelen bu yapıyı benden sonrakilere daha iyi iletirimin sorumluluğunu taşıyorum dedi.

Nelerle karşılaşıyorsunuz diye sorunca: En çok Hz Mevlana’nın kabri ile ilgili soru soruluyor dedi. Nerede metfun? Naaşı nerede? Hiç kimse gördü mü? Nisan tası. Elbiseler. Mesnevi’yi kendisinin yazıp yazmadığı. Bizzat kendi el yazısı var mı? En çok sorulan sorularmış.

Ben de merak ettim diyelim?

Gümüş merdiven veya gümüş kafesin hemen altında sivri kemerli bir kapının kemer kısmı görünüyormuş. Ancak mübarek cisminin bulunduğu hücrenin kapısı tuğlayla örülüymüş. Bu tuğlaların ne zaman ya da kimin tarafından örüldüğü ile ilgili hiçbir bilgi yok elimizde diyor. Sultan Veled’de aynı hücrede gömülüymüş ve muhtemelen onun defni sırasında birilerinin merkade ulaşmış ve görmüş olması ihtimali vardır dedi.

Başka şeyler de konuştuk. Burada yazamayacağım türden.

Güzel bir sohbet oldu teşekkür ediyorum kendisine ve başarılar diliyorum.

Önümüzdeki günlerde Müze personeli ile de tanışacağız inşallah. 

 Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com