KİŞİLİKLERE DİKKAT!

 

Kişiliklerle ilgili daha çok şey yazmam gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bir hastamla konuşurken başka birisinin bir davranışından şikayet etti. O davranışın kendisini nasıl kırdığından. Kendini kötü hissettirdiğinden bahsetti. Şöyle söyledim: “Neden diğerinin nasıl bir kişilik olduğunu bilmeden bunu kendine yapılmış bir davranış olarak niteliyorsun?”  Herkes aynı değil. Farklı kişilikler ve farklı davranacaklar. Böylece tanıyabiliyoruz zaten biz diğer insanları. Ve bunun üzerine konuşmaya devam ettik. Eğer farklıysak neden diğerinin öyle davranması bizi şaşırtıyor?

Diğeri biz olmadığına göre farklılık normal. O zaman karar veririz. Bize uyar ya da uymaz. Tahammül kapasitemize bağlı.

Bu yüzden bizim ülkemizde özellikle erkeklerde çokça rastlanan pasif agresif kişiliği yeniden yazıyım istedim ve bununla ilgili bir alıntıyı aşağıda sizinle paylaşıyorum:

 

Psikolojide aynı zamanda negatif kişilik bozukluğu olarak da tanımlanır ve kişinin sürekli ‘hayır’ cevabını pasif bir tavır ile belirtmesinde görülür. Genelde çocukken bireyin kızgınlığını, kendi düşüncelerini ve negatif duygularını direk olarak ifade edemeyişinden kaynaklanır. Aynı zamanda bazı bulgular bu rahatsızlığa sahip insanların çocukluklarında ailelerinin kararsız, belirsiz ve hatta ihmalkar davranışlarına maruz kaldıklarını gösteriyor. Ailenin davranışı sebatsız, düzensiz ve sinirleri yıpratıcı olduğu için çocuk kızgınlık ve küskünlük duygularının esiri olur. Nitekim bu duyguları ne ifade edebilir ne de gitmesine izin verebilir.

Eğer siz pasif-agresif kişilik bozukluğuna sahipseniz, çevrenizdekilerin en ufak talepleri karşısında bile kendinizi ağır yük altında gibi hissetme ihtimaliniz yüksektir. Genel olarak çevrenizdeki otorite sahibi kişilere (ne kadar iyi niyetli olursa olsun) hem kızar hemde imrenirsiniz. Çoğu zaman kendinizi taciz edilmiş, bezmiş ve aşırı derecede yorulmuş hissedersiniz. Hem işinizde hem özel ilişkilerinizde hep yanlış anlaşıldığınızı, değerinizin verilmediğini ve limitlerinizin aşırı derecede zorlandığını düşünürsünüz. Çoğu zaman kızgın ve gücenmiş halde olduğunuz için dışarıya otomatik olarak negatif bir insan olarak yansırsınız.

Pasif-agresif kişiliği olan bireyler kötümser, kuşkucu ve insanların iyi olmadığına inanırlar. Genelde olaylarda imkansızı ve hayal kırıklığına uğramayı beklerler. Kendilerini aldatılmış, değer verilmemiş, kurban edilmiş ve çaresiz hissederler. İşler arzu ettikleri gibi gitmediği zaman daha fazla somurtkan, kızgın, muhalif ve sinirli hale gelirler.

Bu tip kişiler diğer insanlarla yüzleşmekten çekinirler ve fikir ayrılıklarını, kırgınlıklarını yada kızgınlıklarını dolaylı yoldan ifade ederler.. Sürüncemede bırakma, inatçılık ve verimsizlik gidi davranışlar bu probleme sahip insanların tipik davranışlarıdır.

İş yerinde pasif-agresif kişiler kendi yeteneklerini aşağı gördüklerinden dolayı kariyerlerinde yükselmek konusunda zorluk yaşayabilirler. Çoğunlukla kendilerine yardımı olabilecek kişileri davranışları ile uzaklaştırırlar.

Bu kişiler genelde huysuz kişilerdir. Kolaylıkla kızar, alınır yada kışkırtılırlar. Davranışları kolaylıkla saldırganlıktan pişmanlığa dönüşür. Sürekli çevrelerinde hata bulur, işbirliği etmez ve küskün dururlar fakat aynı zamanda aşırı derecede bağımlıdırlar.

Pasif-agresif kişilik bozukluğu olan kişiler derinlerinde güçsüz olduklarını, başka insanların merhametine kaldıklarını, haksızlığa uğradıklarını, yanlış anlaşıldıklarını ve ızdırap içinde olduklarını hissederler.

Belirtiler

  1. Sıradan işlerde bile beklenen çabaya karşı negatif yaklaşım ve pasif direnç göstermek.
  2. Değerinin verilmediğini ve hep yanlış anlaşıldığını düşünmek
  3. Küskün, asık suratlı ve tartışmacı davranışlar
  4. Otorite sahibi kişileri ve kurumları sürekli eleştirme ve küçümseme
  5. Başkalarını kıskanma ve kendi şanssızlığını vurgulama
  6. Bir yandan saldırgan ve küstah davranırken diğer taraftan pişmanlık gösterme.

Tedavisi

Kişilik hastalıklarının erken yaşlarda gelişiyor olması ve insanların kendilerini bu hastalık ile tanımlıyor olması tedavinin çözümünü zorlaştırmaktadır. Tedavinin başarılı olabilmesi için kişinin kökleşmiş davranış şekline, yaklaşımlarına, bakış açılarına, ilişki yapılarına ve kapasitelerine değinilmesi gerekir. Genelde kişilik problemleri psikoterapi ile çözümlenebilmesine rağmen, uzun zaman içinde yerleşmiş olan bu duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını değiştirmek yoğun ve sürekli tekrarlanan bir tedavi ve öğrenme süreci gerektirir.

Bazı zamanlar, özellikle kriz anlarında kişi intihar teşebüssünde bulunabilir. Bu durumda kişinin kısa bir süreliğine hastaneye yatırılması gerekebilir. Eğer kişinin hastalığı ilerlerse ve evde ihtiyacı olan bakım ve ortam sağlanamıyorsa, daha uzun süreli olarak hastanede kalması istenebilir.

Araştırmalar bazı kişilik sorunlarının kişide devam ettiğini ama bazılarının yok olduğunu göstermektedir. Görünüşe göre hayat tecrübeleri ile birlikte kişi karakterinin temel özelliklerini değiştirmeyi öğreniyor. Psikolojik veya Psikiyatrik Tedavi uygulandığı zaman ise hastalığın gelişmesi hızlanıyor. Özellikle kişi tedaviye gönüllü olarak geliyorsa, iyileşmek için çaba sarf ediyorsa ve problemlerinin sorumluluğunu üstleniyorsa hastalığın iyileşmesi daha hızlı oluyor. Ama diğer tarafta kişi sorunlarının başkalarından yada çevresinden kaynaklandığına inanıyorsa, sorumluluğunu üstlenmeyi reddediyorsa ve problemlerini çözemeyecek kadar güçsüz ve zayıf olduğunu iddia ediyorsa iyileşme süreci biraz daha uzun zaman alıyor.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

 

Reklamlar

UNCU HOCA

 Uncu Hoca’yı uğurladık. Önceki hafta yazmıştım hakkında. Hastane ziyaretimizden iki hafta sonra da eller üstünde huzura taşıdık.

Bu süre zarfında kaç kişi taşındı yerin altına. Hala da taşınmaya devam ediliyor. Ardından da başka bir yerden yerlerine yenileri geliyor. Bir anayoldan söz ediyor Hz Mevlana. Katar katar gelenlerden, gidenlerin yerine.

Bazılarının uğurlanması da doğumları gibi hafif oluyor. Kasvetsiz. Doğal. Olması gerektiği gibi. Bir rüzgar esintisi gibi. Yüzünüze dokunan, acıtmayan bir yağmur gibi. Pencereden bakınca gülümseten, beklenen ve ürkütmeyen kar taneleri gibi. Tam da o anda ve orda olması gereken.

Hafifçe gitti Uncu Hoca. Geldiği gibi. Yaşadığı gibi.

 Ölüm doğumdan daha gerçek gelir bana. Daha öğretici. Daha olgunlaştırıcı. Daha birleştirici.

Bir gidiş vardır onda. Gidişler gelişlerden daha gerçek. İnsan en çok gittiğinde tanınır hale geliyor. Gittiğinde kavrayabiliyorsunuz ancak tam olarak gideni.

Yüreğinizi burkan giden mi? Gidişi mi? Götürdükleri mi? Ya da o gittiğinde sizde kalanlar mı? Acıtan bir yanı var gitmelerin. Öylece kala kaldığınız bir an. Gitmeyi hazmedemeyen bir yer. Gizli bir öfke. Bazen de açık edilen. Keder. Buruk bir gülümseme olsa da bazı yüzlerde, gidenin ardından kalakalmışlık duygusu.

Giden gittikten sonra ne yapacağını bilememe. Tutulacak bir el, dayanacak bir omuz, sizi işitecek bir kulak. Gözyaşı. Sarılacak bir beden. Bir ses. Teselli eden bir yüz. Sığınacak bir liman.

Yeter mi?

Kabullenmeye giden süreç size bağlı. Hazmetme kapasitenize. Önceki deneyimlere.

Peki giden nasıl gider? Kendisi mi gider? Götürülür mü? O gitmeyi kabullenir mi? Ya da niye gider?

Gelişler de gidişler de yağmur gibi, kar gibi, rüzgar gibi, su gibi, hava gibi doğaldır.

Hayat nedir?

Gelmek ve gitmek.

Abdülkadir Bey: Zannımca Allah dostuydu dedi. Yüzüne bakınca Allah’ı hatırlatırdı bana dedi mezarlıkta. Allah dostlarının yüzüne bakınca size Allah’ı hatırlatırmış. Sevenlerin sevdikleriyle benzeştiklerini bilirsiniz. Belli bir süre sonra sevdiğinizin haliyle hallenirsiniz. Aramızda sevgi var mı? Beni seviyor mu? Ya da ben onu seviyor muyum? Sık duyduğumuz suallerden. Kendinize ve ona bakın. Sözleriniz, davranışlarınız, düşünüşünüz benzeşiyor mu giderek?

Allah sevgisi?

Sizin O’nu O’nun sizi sevip sevmediğini anlamak zor olmasa gerek. Benzeşiyor mu yaşantınız giderek O’nun ölçülerine. Sevdiklerinin yaşantılarına.

Zihninizde ve düşüncelerinizde en çok kim var?

Sevdiğinizi düşünmeden edemezsiniz. Bak Uncu Hoca sen gittin ama biz hala seni düşünüyoruz. Çünkü seni seviyoruz.

Bana ettiğin duaları hatırlayıp gülümsedim şimdi. Rahatlattı beni.

Ben de senin gibi yapmak istiyorum.

Mezarlıktan çıkarken evladının dediği gibi “ Cennette görüşeceğiz inşallah”

Dr Faik Özdengül fozdengul@gmail.com

İLKELLER SEVEMEZ

 İnsan ne ile yaşar? Tolstoy’un ünlü eseri. Kitabın sonunda akılda kalan sözcük sevgi. Herkesin istediği sevilmek. Doğumdan ölüme kadar. Bütün çaba bunun için. İnsanlar bunun için neler yapıyor? Öğrendiklerini. Ne zaman öğrendikleri? Doğduğu andan beri. Kimden? Başta anne babadan. Ne yapınca sevilmişlerse, yeni ve doğrusunu öğrenmedikçe aynı plağı döndürüyorlar. Neler yapıyorlar? Başarı peşinde koşmak, saygın olmak, sessiz olmak, uslu olmak, yaramazlık yapmak, kavga etmek, gürültü çıkarmak, çalışkan olmak, ünlü olmak, dakik olmak, başkaları için yaşamak, düşündüklerini gizlemek, fedakarlık yapmak ve daha bir sürü strateji. Hepsi sevilmek ve değerli olmak için. Küçükken işe yarayan şemalar işe yaramaz olunca kavgalar gürültüler başlıyor. Anlamıyor insanlar küçüklük stratejileri işe yaramayınca. Şaşkın ve öfkeli oluyorlar. Sevilmemenin suçu diğerlerinin üzerine yıkılıyor. Oysa sevilmek için yapılacak şey çok basit. Sevilecek birisi olmak. Ve doğru sevmeyi öğrenmek. Doğru sevmek nasıl öğrenilir? Dinleyerek başlar diğerini. Anlamak için. Anlamadan tanımadan sevemezsiniz. Anlamadığınız ve tanımadığınız yabancıdır hep. Bu da sabırla yapılabilir ancak. Disiplinle. Dikkatle. Diğerine dikkat kesilince kendinizi de sevmeye başlarsınız. Sevginin olmazsa olmazı güvendir. Sonra merhamet. Güven duyan ve merhamet sahibi birisi olgunlaşmış bir egoya sahiptir. İlkeller acımasızdır. Sevemezler. Sevilmezler. Sevgi diğerini kendinizden ayırabilme kapasitesiyle at başı gider. Eğer onu ayrı birisi olarak göremezseniz, uzantınız yaparsanız, ya da kendinize yapıştırırsanız dinlemezsiniz. Sizin gibi düşünmediği ve davranmadığı zaman şaşırır öfkelenirsiniz. Saygı duyamazsınız. Saygı diğerini diğeri olarak kabullenmeyle başlar. Bununla ilgili en çok zarar gören de çocuklardır. Her biri annelerinin ve babalarının uzantısı gibi yaşamaya zorlanırlar. Sevgi aynı zamanda akıl işidir. Aklı olmayan sevemez. Sabır ve disiplin akılla bulunur ve öğrenilir. Bilgi şarttır. Bilgiyle başlanıp sonra davranış olur, sonra da içselleşip ruha katılır. Sevgi fedakarlık değildir. Aşk değildir. Sadece duygu değildir. Emek işidir. Kendini doğru bir şekilde ifade edip diğerinin de ifade etmesine ve ayrı olmasına izin vermekle ilgilidir. Sonra da dayanma kapasitesine. Diğerinin kendi olması bazen hoşnutsuzluğa neden olur çünkü. Sevdiğiniz sizi sevmek zorunda değildir zira. Sevdiğinizin sizsiz de mutlu olmasından mutlu olabilmektir. Sevgi yalnız olmayı da göze alabilmektir. Asıl sevgi koşullar bitince başlar. Diğerini duymanızı ve anlamanızı engelleyen kendi engellerinizi aşmakla devam eder. Kendinizin ve diğerinin Tanrı olmadığını fark edince olgunlaşır. Sadece Tanrı’dır çünkü koşulsuz veren. Ve bütün sevgiler O’nu sevmek içindir asıl. Bu yüzden güçtür. Zordur. İlkellikten kurtulup olgunluk ister. Önce yarattıklarını severek ulaşılır O’na. Hep merak ediyor insanlar aşkla sevgi arasındaki farkı. Hangisi önce hangisi sonra.

Kanaatim odur ki: Asıl aşk sevmeyi öğrendikten sonra başlar.

Aşk deyince sözü Hz Mevlana’ya vermek şart:

Yürü, can gözünü aç,

Şu âşıklara bir bak hele:

Nasıl sarmaş dolaş, gönül gibi bir şey olmuşlar,

Nasıl gelmişler can gibi Elsiz, ayaksız hale.

Bahçeden daha güler yüzlü onlar,

Gülden daha güler yüzlü.

Bilgiden daha doğru,

Akıldan daha hünerli,

Serviden daha hür.

Ölmezlik suyundan daha arı, duru.

Hep zerreler gibi hovardalar.

Güneş onlara kaftan.

Balçığa ayak basmışlar,

Baş koymuşlar gönül dizine.

Kanların üzerinden geçmişler,

Kan denizlerin dalgaları arasından.

Etekleri gene tertemiz;

Bir şey bulaşmadan eteklerine.

Diken içindeler, ama gül gibiler.

Hapisteler, Ama şarap gibiler.

Balçık içindeler, Ama gönül gibiler.

Gece içindeler, Ama sabah gibiler.

Sen onların şarabını bir iç de gör:

Nasıl birdenbire ferah olur, aydınlanır yüreğin,

Birdenbire nasıl unutulur her şey,

Nasıl birdenbire gözlerinin içi güler.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

https://faikozdengul.wordpress.com/

UZAKLARDA

 Sanki müzik yazıdan daha etkili. Zihnime böyle bir cümle geldi. Yazıyı yazmak için balkona oturmuş çayımı yudumlarken. İçimde yazmaya karşı bir direnç mi oluştu birden? Uzaklarda gökyüzünü şimşek aydınlatıyor. Birden bir varlık belirtisi gösteriyor. Sonra yok oluyor. İçimde bir yas. Bir şeylerin yasını tuttuğumu hissediyorum. Kendimi zayıf hissediyorum birden. Yazın nasıl geçtiğini bile anlamadan sonbahar kendini gösterdi. Pinhani’yi dinlerken oluştu bu duygulanım: “Yalnız kaldıysan, kalkıp pencerenden bir bak. Güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü? Dön bak dünyaya. Herkes gitmişse, sakince arkana dön bir bak. Dostun kalmış mı, aşkın solmuş mu? Dön bak dünyaya. Bir sonbahar kadar yalnız, bir kış kadar savunmasız Ya da ilkbaharsan, yolun başındaysan, Asla vazgeçme, kalkıp da pencerenden bir bak, Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü? Dön bak dünyaya.” Gün boyu problemlerini dinlerken insanların hep yüzleşirim kendimle. Etik olarak nötr duyguyla dinlemek zorundayızdır. Hep öyle söylerler bizi eğitenler. Mümkün mü? Zor. Anlatanlar anlaşılmak isterler. Bir duyguyu anlamanın yolu da empati yapabilmektir. İnsan yaşamadığı bir duyguyu anlayabilir mi? En iyi dinleyici, en iyi terapist tüm bu duyguları bizzat deneyimleyendir. Öyle olmasa Hz Mevlana der mi: “Ayrılıktan parça parça olmuş bir kalp isterim ki iştiyak derdi mi anlatayım.” İçimden bir ses yanlış yapıyorsun diyor. Zayıflığını gösteriyorsun insanlara. Kim değil ki? Ona öyle söylüyorum. Zayıf olduğumuzu aciz olduğumuzu öğrenmek değil mi yaşam? Hep birer Tanrı gibi doğarız. Gerçekle temas ettikçe bir hiç olduğumuzu öğrenip veda ederiz dünyaya. İnsanlara hiç olmayı, ölmeden önce ölmeyi öğretmeye çalışırken bir yandan güçlü durmaya ve güçlü görünmeye çalışmak aldatmaca değil mi? Öğrendiklerimiz en temel ilkenin dürüstlük olduğunu söylerken. İnsan kendini yasını tutmayı da becerebilmeli. Yas tutmanın en iyi yolu seni dinleyecek sevecen bir kulak bulmaktır der Dr. Vamık Volkan. Ben de öyle yapıyorum aslında. Sevecen kulaklara anlatıyorum. Siz de öyle yapın. Hz Pir “Ney yarinden ayrılmış olanın arkadaşıdır. Ney gibi hem zehir hem panzehir kim görmüştür.” Der. O olgun bir gönül bulmayı önerir. Bu daha da iyi. Hayatın kendisi bir yas reaksiyonudur. Asıl anavatanımızdan ayrılığımızın yası. Diğerleri ana yasın yansımaları. İşte bizi olgunlaştırıp hiç yapan da budur. Gittiğimiz zaman cilalanmış, ayna gibi parlayan gönüller götürelim diye Yusufumuza. Kendi güzelliğini seyretsin diye o aynada. Hz Pir’den bir şiirle bitirmeli sözü, hem şiir ama asıl niyaz: Allah’ım bu vuslatı hicran etme Aşkın sarhoşlarını nalan etme Sevgi bahçesini yemyeşil bırak Bu mestlere bahçelere kasdetme Dalı yaprağı vurma hazan gibi Halkın başı dönmüş zelil etme Kuşunun yuvasının ağacını Yıkmada kuşlarını Perran etme Kumunu ve mumunu karıştırma Düşmanları kör et de şadan etme Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır Onları asan etme İkbal kıblesi yalnız bu halkadır Umut kabesin öyle viran etme Bu çadır iplerini öyle katma Çadır senindir eya sultan etme Yok dünyada hicrandan daha acı Ne istiyorsan et de onu etme. Dr Faik Özdengül fozdengul@gmail.com