AŞKIN BİR ADI DA…

Yeniden Konya.
Bir haftalık ayrılık da diğer ayrılıklar gibiydi.
İş yerinde Erol Bey’le her zamanki gibi, her zamanki yerde karşılaştık. Görünmüyordun dedi. Yoktum buralarda dedim. Ayrılık süresi ne kadardı ki?
Bittiği zaman. Hiç olmamış oluyordu.
Ayrılık olması için önce bir bağ olması gerekiyordu. Bağ yoksa ayrılmak ta yoktu.
Kendimizden ayrılmak, ayrı kalmak nasıl olur diye düşündüm şimdi?
Kendimizle bağımızı düşündüm.
Her nefeste yeni bir ayrılık yaşarken, hiç olmamış gibi nasıl davranırız?
Öyle ya insan her nefeste yeni birisi olmuyor mu?
Öyleyse verdiğimiz her nefeste giden eski bene ne demeli?
Onu gönderirken olduğu gibi mi göndeririz? Nereye göndeririz? Tekrar çağırır mıyız? Çağırsak gelir mi? Gelirse önceki gibi mi gelir?
Gönderirken severek mi göndeririz yoksa öfkeyle mi? Öfkeyle giden gittiği yerden öfkelenmeye devam eder mi?
Gönderdiklerimizi bağışlamak gerekir, her ne varsa içinde. Tutmadan. Gittiğinde rahat etsin ve bize de rahat versin diye. Yeniye de yer açsın diye.
Biz istesek de istemesek de gidecek nasılsa.
Gideni de sevmek geleni de sevmek gerekir.
Kendi gelen ve gidenimizi de.
Nasıl sevmek?
Doğan kuşunu kocakarının sevdiği gibi değil.
Bir doğan kuşu kocakarının eline düşer. Kocakarı onu sever. Sevgisinden onun tırnaklarını, gagasını, kanatlarını söker. Oysa doğanın sermayesidir tırnakları. Sonra ona tutmaç yedirir. Beslensin semirsin diye. Oysa doğan tutmaç yemez. Bu kez kızar. Sana olan sevgimi yadsıyorsun diye. Madem yemiyorsun o zaman tutmaç suyu iç der. Onu da yemeyince kızgın çorbayı başından aşağı döker. Başını kel eder. (Hayvanın) canı yanar; teessürle gönüller aydınlatan padişahın lûtfunu anarak ağlamaya başlar. Padişahın çehresinden yüzlerce kemâle nâil olan o nâzenin, o işveli gözlerinden yaşlar döker. Doğan öyle ağlar öyle ağlar ki, gözyaşları ona ğayb perdesini açar. O göz bu duygu alemine ait şeylerden geçti mi ğayb alemini görür de bu kabiliyet yüzünden öpülür durur!
Kocakarının doğanı sevdiği gibi değil.
Doğan nasıl sevilmeliyse öyle.
Doğan olmalı önce.
Padişahın koluna konmalı.
Padişahın emrettiğini avlamalı.
Padişaha layık olmalı.
Doğan olmalı ki, her nasılsa, öyle ya da böyle ğayb alemi açılsın önümüze.
İster padişahın kolunda ister, kocakarının elinde.
Giden de kalan da sevilmeli.
Arada geçen zaman da.
Erdem Beyazıt’ı rahmetle analım ve onun dizeleriyle nihayete ersin aşk:
Haydi gel bir daha bir daha
Arayalım
Herkesin ve herşeyin uykuya vardığı
Bir vakitte
Gürül gürül
Bardaktan boşanır gibi
Yeryüzünü ve gökyüzünü
Dünyanın bu yüzünü ve öbür yüzünü
Geceyi ve gündüzü
Dolduran
Yüreğimizi kuşatan
O kitaptan
Okunanı.

Yaşamak, avını gözleyen
Sessiz gergin
Soluk soluğa
Bir atmaca
Sağ elimin
Parmakları ucunda.

Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.

Bir yıldız kayıyor kayıyor kayıyor
Bir dal uzuyor uzuyor
Bir gül kanıyor bir seher vaktinde
Yanıyor bir ateş için için
İçimde içimin de içinde
Bir ezgi dönüyor dönüyor dönüyor
Bir ney eriyor dudaklarımda

Aşkın bir adı da yorulmamaktır.

Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

SARI DÜŞÜŞLER

İzmitten yazıyorum bu yazıyı,

Uğur’un evinden. Oturduğum koltuğun önündeki büyük camdan körfezi ve denizi görebiliyorum. Camla deniz arasında ise büyük yeşil bir örtü. Sonbahar henüz belirgin değil bu yeşile bakınca. Yolda daha çok belli oluyor, sararmış yaprakların birbiri ardınca yere doğru yolculuğundan anlıyorsunuz bir göçün olduğunu. Göztepe ve Gebze arası banliyo treni ile yaptığım yolculuk sırasında, cumartesi daha çok gördüm onlardan. Sessiz sessiz ağlıyorlar gibiydi. O gün nerdeyse bir saat süren o yolculuk sırasında sanki bütün bir geçmiş hayatımı yeniden yaşadığımı hissettim.

Ayrılık tehlikeli.

Bunu anlattım hem pazartesi Düzce Üniversitesinde hem de akşam İzmit Bilim Kültür Sanat Derneğinde.

O sabah trene binmek için Göztepe istasyonunda jeton alırken biraz da ihmalimden oyalandım. Çok kısa bir süre. Merdivenlerden inerken trenin kalkmaya başladığını gördüm. Hızlandım ama yetişemedim.

Gitti.

Onun gidişi bütün hayatımdaki gidişleri bir bir geri getirdi. O gidişlerdeki duygular da, acılar da geri geldi. Öylece oturdum kaldım bankta. Bir yenisi gelirdi nasılsa. Ama gidendeki hayatı kaçırdım. Sonra kabullenmeye çalıştım gidişi. Hüzüne mani olamadan. Etrafa bakınmaya başladım. O zaman gördüm düşen sarı yaprakları. O düşüşteki ahenge bugüne dek hiç bu denli dikkat kesilmemiştim. Nasıl asil ve soylu iniyorlardı yere. Ana gövdeden ayrılmaının acısı olmaz mı? Hissettiklerini hissettim. Ama mutlak irade de işliyordu.

Onlarla birlikte ben de ağladım. Bunu yapabildiğime sevindim. Gönlüme gelen bu rikkate şükrettim. Daha önceki gidişlerde yapamadıklarımı yapmaya başladım. İçimden gelen bir ses ihmalinden , önemsemediğinden oldu diyen bir sürü delil getirmeye başladı. Onlara da bir şey demedim. Böyle bir durumda en işe yarayanı gözyaşı. Cep telefonumda Allah’ın 99 Esmasının Münip Engin Noyan’ın sesiyle kaydı vardı. O düşüşlere, o gidişlere Esmaları ilave ettim. Kendim de O na döndüm. İki tane yaşlı adam sessizce anlaşırken birbiriyle yanımdaki bankta.

Yenisi geldi. Bindim ve yolculuk yeniden başladı. Gidenle nasıl olacağını düşünmek yararsızdı artık. Cam kenarına oturup yoldaki diğer düşüşlere bakmaya başladım. Ne çok sarı renk. Durdurulamayan gidiş. Gittiğin hıza bağlıydı gördüklerin.  Yeni bir hayat başladı. Ama hala acı duruyordu. Onlara da gözyaşı sundum. 10 yaşlarındaki bir çocuk akordiyon çalmaya başlayınca geri döndüm. Herkes gibi ben de birkaç demir kuruş verdim.

Bütün bir geçmiş hayatın yasını tuttum o gün. Yeniden yaşadım 40 yılı bir saatte. İndiğimde Fatih istasyonunda orda da gördüm sarı renkli düşüşleri. Kendi sarılığıma bakınca birbirimize aykırı durmadık.

Ayrılık hepimizin ana hikayesi. İnsanın hikayesi. 

Şimdi yeniden İstanbul’a doğru yola çıkacağım.

Akşam Uğur’la ve Ahmet abimizle yemek yeriz diye planlamıştık. Belki boğaza gideriz.

Karanlıkta sarı nasıl olur onu merak ediyorum.?

Gecenin karanlığındaki düşüşü.

Boğazı düğümleyen bir şey olmalı.

İnsanı donduran.

O donmayı güneşe doğru duruşla çözmeyi becermek niyazımız olsun.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

MOR

Her zamanki gibi tam zamanında geldi seansa.
Bir şey söylemeden koltuğa oturdu.
Baktı sadece.
Ben de baktım.
Mor bir ceket giymişti.
Dikkat çekici bir mor.
Sordum.
Neden mor?
Uzağa gitti zihninde sanki.
Gözleri uzakta kaldı ve anlatmaya başladı:

Mor,
Çocukluğumda ister altılı ister on ikili olsun boya setim, bulamadığım tek renkti.
Bu yüzden mavi ve kırmızıyı üst üste boyardım ama elde ettiğim renk dalgalı olurdu.
Her şeyin tam gerektiği gibi olmadığında beyni karışan biri olarak ben,bu durumdan hep muzdarip olurdum.
Yaşları birbirine yakın iki kız kardeş düşünün;kıyafet alırken kırmızıyı ilk söz hakkı olan büyük kız seçtiğinden,aynılığı kabul etmeyen ben, yani küçük olan, hep maviyi seçtim.
Kırmızının sıcaklığı ,mavininse soğukluğu temsil ettiğini bilmeden.
Zaman içinde kişiliğime de yansıyan mavi ve bir türlü içselleştiremediğim o sıcaklık duygusu yani kırmızı arayışımı hep morda buldum.
Mavi zor renktir,soğuk bir renk olmasına rağmen derinliği vardır ve insana güven veren bir yanı. Adaleti de temsil eder.
Tüm bu sıfatları aklım erdiğince farkında olmadan sırtlandım zaman geçtikçe.
Kırmızyı dahil etmek konusunda ne zaman sıkıntı çeksem hemen mora sarılırdım..
Öyle ya mor asaletin de rengiydi..
Asil akmaz bal kokmaz demişlerdi ya,( böyle ekabir deyimleri hep sevmişimdir)bu sıfatı da sevdim, ve onu da sırtlandım.Tabi yıllar sonra sırtlanmakla kamburlaştığımı fark edene dek.
Lakin kamburdan kurtulmak öyle kolay olmuyor, bedeninizin bir parçası gibi siz taşımak istemeseniz de o sizden ayrılmak istemiyor..
Renklerle ilişkiniz bir kere başladığında devamı gelir, renklerle düşünmeye başlarsınız,hayal kurarken sarıya döner düşleriniz,çünkü onlar gelip geçici heves olarak görülüyordur.
Kız çocuklarının fazla konuşmasını onaylamaz toplum, ama bilmezler ki onlar az konuşanlar hep dinledikleri için çok şey öğrenirler.
Renkler o zaman devreye girer ve iyiyi, kötüyü sınıflandırır beyniniz.
Biraz daha yaşanılır kılar renkler hayatı, duygular renklerle ifade edilir. Hani hepimiz deriz ya içim kararıyor vs.
Oysa siyah netliktir benim için,o yüzden hep içim daralıyor demeyi tercih etmişimdir.
Renklere farklı bakışım bir uzmanın bana hayatta sadece siyah ve beyaz yok, griler pembeler de var demesiyle değişmişti.
İyi de benim için asıl renkler kırmızı ,mavi ve mor. Haksızlık etmeyim sarıya, hayallerimi geçiciliğiyle ulaşılmaz kılıyordu hep
Madem uzman diyordu, o zaman, pembenin uçucu hevesi ve grinin kasveti de girdi hayatıma.
Duygularımın renk cümbüşü ,hayallerimin kaosu gitgide arttıkça daha çok düşünüyor,düşündükçe daha çok yoruluyor ve bulunduğum halleri hep yetersiz buluyordum.
Başladığım yere bilmem kaç kez geri döndüm ve yeniden yola çıkmam gerekti.
Mavinin soğukluğu ve kırmızının yakıcılığı ki kırmızı şehveti çağrışım yaptığı için şeytanın rengi gibiymiş gibi davranılır.
En iyisi mora sarılmaktı vesselam…

Durdu sonra birdenbire.
Ve tekrar baktı, sanki yeni gelmiş gibi.
Mahmur gözlerle bu kez.
Gülümsedi.
Ben de gülümsedim.

Gözüm önümdeki kitaba kaydı.
Zihnim de.
Okuyum mu dedim.
Başıyla onayladı.
Okudum hem ona hem kendime.
İyi renkler, temizlik küpünden hasıl olur. Çirkinlerin rengiyse, kirli kara sudan meydana gelir.
O lâtif rengin adı “Sıbgatullah-Tanrı boyası” dır. Bu kirli rengin kokusu ise… Tanrı lânetidir.
Denizden olan, yine denize gider; nerden gelmişse, yine oraya varır.
Dağ başından, hızlı hızlı akan seller de; bizim tenimizden de aşka karışık olarak akıp giden can da, aslına gidip kavuşur!(Mesnevi)
Karıştı zihni.
Bu bir başka renkten bahsediyordu.
Devam ettim.

Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Mûsâ öbür Mûsâ ile savaşa düştü.
Renksizlik âlemine ulaşırsan Mûsâ ile Firavun’un karıştığı âleme erişirsin.
Bu nükte yüzünden hatırına “renk, nasıl olur da kıylü kalden kurtulur?
Şaşılacak şey… Bu renk, renksizlik âleminden zuhura geldiği halde, renksizlikle nasıl savaşa girişir?
İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir. Renksizlikse ay.(Mesnevi)

Renklerin ardında ne var peki diye sordu. Rengi görüyorum ben.
O zaman şöyle yapalım dedim. Bundan sonra soğan zarı gibi düşüncelerimizi de kat kat yapalım. Bulunduğumuz yerin öncesi de sonrası da var. Var olanın, görünenin önü ve ardı.
Yapalım dedi.
Ben devam ettim.
Kırmızı, yeşil ve sarı… bu üç renkten önce ziyayı görmezsen bunları nasıl görürsün?
Fakat senin aklın renkler içinde kaybolduğundan dolayı o renkler senin nurunu görmene engel oldu.
Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan olduğunu görüp anladın.
Haricî nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün değildir. İçteki hayal rengi de böyledir.
Dış renkleri güneş ve Süha yıldızının nuruyla görünür. İç renkleri ise yüce nurların aksiyle görünür.
Gözünün nurunun nuru da gönüldür. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana gelir.
Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan Tanrı nurudur.(Mesnevi)

Renklerden demi kurtulmak mı dedi?
Renklerden de kurtulmak dedim.
Nereye dedi fısıldayarak.

Gönüllerini cilâlamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, aynel yakın bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar, orda yok olmuşlardır.(Mesnevi)

Uzun uzadıya durdu.
Sonra birden sordu.
Peki şimdi hangi renkteyim?
Ne diyeceğimi bilmeden durdum önce.
Hadi dedim niyaz edelim.
Nasıl diye sordu önce sonra peki dedi ve gözlerini kapattı.
Ben de kitaba döndüm yine.
Birlikte niyaz etmeye başladık:
O kuvvet hakkı için ey renklere sahip olan, bizim renkten renge
girişimize bir acı!
Kendimizi de gördük, rüsvay oluşumuzu da.Padişahım, bizi fazla
imtihana çekme.
De ey kerem sahibi ve yardımı istenen Tanrı, öbür ayıplarımızı,
öbür kötülüklerimizi gizli bırak.
Sen cemalde, kemalde sonsuzun; biz eğrilikte sapıklıkta
sonsuz!
Şu bir avuç aşağılık kişililerin kötülükteki sonsuzluğunu sonsuz
lütfunla, cemal ve kemalinle ört.
Aman elbisemizden zaten bir tek iplik kaldı. Bir şehirdik, tek
bir duvarımız yerinde.
Ey sahibimiz, şu kalanı koru, şu kalanı koru da Şeytan, tamamıyla
sevinmesin.
Bizim hatırımız için değil, suçluları yine arayıp kayırdığın o
kadim lütfun hakkı için Yarabbi.
Madem ki kudretini gösterdin, merhametini de göster,ey et ve
yağ parçalarına merhametler ihsan eden Tanrı.
Eğer bu dua gazabını arttırıyorsa ulu Tanrı, sen bize bir dua
öğret.(Mesnevi)

Durulduk.
Bunu ikimiz de hissettik.
Yavaşça kalktı yerinden.
Ben fark etmeden çıkardığı mor ceketini koluna alıp çıktı.
Giydi mi yeniden?
Moru ben de sevdim.
Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

UYGARLIĞIN SONU ÜZERİNE

İzlediği haberlerden şikayetçi olan ve nereye gidiyoruz diyen ve bunlarla ilgili yazmamı isteyen çok sayıda okurum var. Bana telefonla ya da maille ulaşıyorlar. Tam bunlarla ilgili konuşurken Sayın Ahmet Çorak abimin psikohipnoterapi mail gurubumuza bir maili geldi. Oldukça hoş kaleme alınmış bir yazı. Kendisinden de izin alarak yazıyı buraya alıntılamak istiyorum. Belki okudukta sonra siz de yorumlarınızla katkıda bulunursunuz:

“ABD’de Kaliforniya’da, 15 yaşındaki bir kıza sokakta 10 kişi birden 2 saat boyunca tecavüz ediyor. Olaya şahit olan 20 kişi ya umursamadan geçip gidiyor, ya onları seyredip tezahüratta bulunuyor (yihuu tarzındaki iğrenç Amerikan tezahüratı) ve tecavüzü cep telefonuna kaydediyorlar, ya da onlar da kervana katılıyorlar. Kimse polisi aramıyor. Haber yakındaki bir eve kadar gelince (hani biri eve girerken “abi sokağın başında iki araba birbirine girmiş, acayip bir şey” gibi bir cümle kurar ya. bu olayda nasıl bir cümle kurulmuş olabilir ki! ), evdekilerden biri polisi aramayı nihayet akıl edebiliyor.

Freud’un önemli bir eseri “uygarlık ve hoşnutsuzlukları” adini taşır. Uygarlığın hoşnutsuzluklarına nevrotikler katlanabilir ve bunun bedelini de nevroz olarak öderler. Nevrotikler sembolleştirme yeteneği olan insanlardır. ABD, uygarlığın hoşnutsuzluklarına artık tahammül edemeyen ve bunu da sembolleştiremeyenlerin giderek arttığı preodipal bir topluma doğru evrilmenin pek çok işaretini taşıyor.

Fenikel 1930’da nevrotiklerin dışında, karakter patolojisi ile gelen hastaların sayısının arttığını ve artık psikanalistlerin bunu dikkate alması gerektiğini yazdı. Freud bunları tedavi kapsamı dışında bırakmıştı. Kernberg bunların içinde daha ağır vakaları “sınır durum” olarak tanımladı. Neye sınır? Tabi ki deliliğe. Yani Batı coğrafyası en azından psikiyatrik populasyon olarak bir yüzyıl içinde nevrozdan borderline’a geriledi. Bu yüzyılın sonunda da psikoza mi gerileyecek? En azından, sokaklarda, psikotik organize olmuş karakter patolojilerinin sayısı mı yükselecek?

Aslında alametler erken belirmeye basladı. Judy(New York, Masterson Enstitüsü Direktörü) New York’ta “schizopath” denen bir hasta tipini ilk kez gözlemlemeye başladıklarını söylemişti. “Şizofren”lerden pek “psikopat”lık sadır olmaz, gerçeklik testleri çok bozuk olduğu için kolay yakayı ele verirler; e biraz saflardır yani. “Psikopat”lar ise kanınızı donduracak vahşetleri göz kırpmadan işleyebilirler. Buna karşılık yakayı ele vermezler, filmlerde bu konu çok islenir, polisleri filmin sonuna kadar peşlerinde koştururlar. “Şizopat”lar ise hem şizofrenler gibi kolay ele düşen ama şizofrenlerden farklı olarak dehşetengiz cinayetler isleyebilen “yeni bir insan türü”. Sanki insandan hayvana doğru tersine bir evrimin ilk ara formlarından biri gibi. Uygarlığın batısının uğursuz bir alametine benziyor 🙂 Hani bir kedi bir kuşu kapar da onu yer, ve bu onun için doğal olduğu için kalıntıları saklamaya ihtiyaç duymaz ya, bu şizopatlar da böyle, yani saf bir tarafları da var; aynı hayvanı andırıyor.

Freud, uygarlığın sonu için ensest yasağının kalkmasını şart koşar. En son duyduğumuz da şu; birlikte aşk yasayan bir baba-kız, insanlardan “kendi aşklarına saygılı olmalarını” istediler. Tabi konu “aşk”, “tercih”, “saygı” gibi zamanın en kutsal sözcükleriyle formüle edildiğinde, bugün garipsenen bu durumun, fazla uzun olmayan bir zaman dilimi içinde (belki 30-40 sene) kanıksanacağını ve belki de yasal evlenme haklarını alacaklarını tahmin etmek zor olmaz. Ha, “onların aşkından sana ne?” derseniz, Freud’un, bunu uygarlığın sonu olarak görmesi sizi ilgilendirebilir.

Son olarak, “uygarlığın sonu” temasının bazılarını fazla ilgilendirmediğini görürseniz şaşırmayın. Daha ziyade, çevrenizde uygarlıktan “fazlasıyla yorgun” insanlara dikkat edin. Hala bizimle beraberlerse, yorgunluklarının sebebinin vazgeçilebilecek bir alternatif olduğuna dair zihinlerinde bir imge henüz oluşmamış olduğundan olabilir mi acaba?

Elbette bütün bunları nihilist bir hezeyanın ürünleri olarak görme lüksümüz de var. Ama nihilist hezeyanlar genellikle sahibinin hayatini da kapsayacak şekilde kısa bir süre içinde gerçekleşeceğine inanılan hezeyanlardır. Burada ise bir-iki yüzyıl içinde insanlığın durumunun kötüleşme “eğilimi” taşıdığına dair bir projeksiyon söz konusu. Pek çok antiütopya bundan daha kötümser senaryolar içerir. İklim için söylenenler malum… İnsanların psişe cephesinde ise durum böyle gözüküyor…Hele bir de Sorokin’in “ölmekte olan uygarlıkların kadınsılaştıkları” tezini aklımıza getirirsek ….

Not: “Uygarlık” yerine “kültür” kelimesi de kullanılabilir; sonuçta Kızılderilileri yok edenlerin daha uygar ama daha kültürsüz, yok olan Kızılderilileri ise daha az uygar (daha vahşi) ama daha kültürlü olduklarını varsaymak için sebeplerimiz vardır.

Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com