Cuma…

Allah’ın selamı üzerimize olsun,

Verdiği cana sıhhat ve afiyete hamd ederiz, Elçisine salat ve selam ederiz,

Cuma hürmetine afiyet isteriz,

Peygamber sav in Veda Hutbesinden bir bölüm cuma hediyem olsun.. 

Ey insanlar! “Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır. “Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse sizi Allahın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz. “Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz. “Dikkat ediniz!şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

  • Allah’a hicbir seyi ortak kosmayacaksiniz.
  • Allah’in haram ve dokunulmaz kildigi cani, haksiz yere öldürmeyeceksiniz.
  • Zina etmeyeceksiniz.
  • Hirsizlik yapmayacaksiniiz..

Allah yar olsun, içi dışı bir olanlardan olmak dileğiyle….

İP LAZIM

Herkes birlik ve beraberlikten söz ediyor.

Doğrusu hepimiz de biliyoruz ki başka çare yok.

Düşman acımasız. Ne ilkesi var, ne ahlakı. Kendini allayıp pullayıp aramızda dolaşıyor. Rüzgar gibi, tesiri görünüyor kendisi gizli.

Hadi kendimizi kandırmayalım. Birlik denilen şey olgun insanların işi.

Evi çocuklar dağıtır büyükler toplar.

Ham madde çuvallarla gelir iş yerine, dağınıktır, parçalıdır. İşlenip bir ve bütün mamüllere dönüşür. Altın toz halindeyken nasıl?  Toplanıp bir araya gelip  paraya dönüşünce nasıl? Hangisi değerli?

Bir ve bütün her zaman dağınıktan daha değerli.

Peki, bir ve bütün olmanın yolu önce bunun işe yarar olduğuna inanmakla başlar. Görüyoruz ki işe yarıyor.

İkinci bir soru, kimlerle bir araya geleceğiz?

Ağaçlar önce kendi aralarında ormanı oluşturur sonra deniz ve gökyüzü ile birlikte görkemli bir  resimde bir araya gelir.

Aileler kendi içinde birik kurar sonra mahalle, site, şehir ve devlet olurlar.

Bunları zaten biliyoruz. O zaman yeniden başa dönelim. Olgun insan için  önce kendi iç birliğini kuran insan desek yanlış olur mu? İçi dağınık, düşüncesi dağınık, ilkesi ve hedefi olmayan, merhameti az, esneyemeyen, şaşı bakan birisi sert rüzgarlarda size omuz verir mi?

Öncelikli işimiz sabrı ve şükrü öğrenmek ve öğretmek.

Yolda olgunlaşır gider insan diyelim ve burada takılmayalım. Doğan elbet büyür. Ya altın tozları, onları kim eritip kalıba dökecek?

Usta lazım. Bir araya getirecek akıllı, bilgili, ferasetli bir usta.

Bir de sağlam bir ip tutunacak.

Yeniden toparlayarak gidelim. Birlik şart. Bunda hiç kimsenin kuşkusu kalmadı.

İş bunun nasıl olacağında? İp ne, usta kim? Kim kime güvenecek?

Hakkın rahmet tokadı zaten bunu yapar da biz tokatsız, sillesiz bir araya gelebilir miyiz bunun derdindeyiz.

Önce kendi iç birliğimize odaklanalım derim. Sonra da şimdilik benzerlerimizle öbekler oluşturalım. Sonra o öbeklerden koca bir ordu yaparız inşallah.

Bu arada ayrıştıran değil birleştiren cümleler kuralım.

Bir de korku ve umutsuzluk yayanlara dikkat.

İp belli.

Peygamber sav in Veda Hutbesini bu yazıdan sonra bir kez daha okuyalım mı?

 

ÇOK AYIP ÇOK

Yaşım küçüktü.

Kıbrıs Barış Harekatı Yıllarıydı.

Akşamları evimizin hayat dediğimiz taş zemininde komşularla yapılan sohbetleri hayal meyal hatırlarım. Işık yakılmazdı. Düşman bizi görmesin diye yakmıyoruz derdi büyükler. Karanlıkta otururduk. Evde ne varsa taze veya kurutulmuş yaz meyveleri, mısır, çerez yenir, savaştan söz edilirdi. Gece Mevlana Türbesinin kapısı kendiliğinden açılır cümle erenler savaşa gidermiş. Öyle anlatırdı herkes.  Bizler savaş ne, bomba nasıl bir şey bilmezdik. Yaşlılar bilirdi ama. Mahallemizde oturan savaş görmüş yaşlılar vardı. Ne zor şartlarda askerlik yaptıklarından bahsederlerdi. Biz masal gibi dinlerdik.

Bizim sokağın arka tarafı Karaman yoluydu. Her gün kamyonlarla asker geçerdi. Savaşa giderlermiş meğerse. Biz evden ne bulursak elimize alır kaldırımın kenarına dizilir askerler geçerken onlara atardık. Bütün bir yol boyu insan kaynardı. Herkes geçen askerleri uğurlar, bir yandan da koli koli bisküiler, makarnalar, karpuz, kavun ne varsa hepsi havada uçuşurdu. Yolun iki yanı insanlar hem el sallar hem de ağlardı. Askerler gülerdi fakat.

Şenlik görülmeye değerdi.

Sonradan öğrendik ki, o gidenlerin bir kısmı geri dönmemiş. Kaderleri gitmekle sınırlıymış. Her giden dönecek diye bir kaide yokmuş. Öyleymiş, bunu da sonradan öğrendik.

Fakülteyi bitirdiğim yıl Mardin’e gittim, mecburi hizmet için. Oradan da Dargeçit’e. Aslında adı Kerburanmış Dargeçit’in. Kim ne zaman nasıl ve niye değiştirdiyse. Çünkü şundan böyle söyledim.  Mardin’den Dargeçit’e gitmek için yol sorduğum da insanlar bilemedi. Ne, neresi filan diye sorup durdular.  Birisi uyarınca ben de Kerburan demeye başladım. Gittim nihayetinde. İlk gece orada öğretmenlik yapan birkaç arkadaşla tanışıp onlarda kaldım. Yine ışıklar yanmadı. Karanlıkta oturduk. Orada da savaş varmış meğerse. Sonra başka gelenler de oldu. Bir tane mum yaktı ev sahibi bir kenara. Derken birisi eline bir saz alıp karanlıkta çalmaya başladı. Ben ertesi gün geri döndüm Mardin’e ve sonra tekrar gitmedim Kerburana. Midyat’ta hastanede bir açık varmış orada çalışmaya başladım. O arkadaşlar her halde yine karanlıkta saz çalıp geçirdiler gecelerini. Hepsine minnet borçlu olduğumuzu bilmeyen ne çok insan var.

Neden mi böyle söyledim?

Anlatayım.

Mevlana Kültür Merkezinde her akşam proğram yapıyorum Şeb-i Arus münasebetiyle.  Dün akşam yaşlı  bir kadın çay içerken yanıma geldi muhabbet muhabbeti doğurdu derken lafı memlekete getirdi, dedi ki ne güzel güllük gülistanlık yaşıyorduk , başımızı belaya soktuk, ne işimiz var Suriye’de, ne hale geldik falan filan. Böyle üstten jakoben bakışı canımı sıktı. Kısaca ona dedim ki aynı ülkede mi yaşıyoruz? Her on yılda bir darbe yapılan ülke değil mi burası? Sadece üç tanesini ben gördüm. Ve hele de 15 temmuz.

Onun gibi düşünenler olduğunu biliyorum.

Bakın çok bilmişler size bir şey söyleyeyim, hadi biz idare ederiz sizi de, bu konuştuklarınız  Halep’li yetimlerin kulağına giderse çok utanırsınız. Onların kulağına gitmese bile onların da bizim de sahibimiz olanın kahrından o kadar emin olmayın.

Bu köşede yerim dar olduğu için askerlik yıllarımı, lise yıllarındaki sağ sol hikayelerimi, küçükken askerden sopa yiyen sakallı amcaları filan çoğunu es geçiyorum. Hatta sorsanız kimilerine göre bu memlekette başörtüsü sorunu hiç olmamış.

Artık teknoloji evleri bırakın neredeyse kalp atımınızı bile yukarıdan izleyen aletlerl kapsadığı için şimdilerde ışık karartma gibi bir yasak yok. Olsa abes olurdu zaten.

Ey her daim tuzu kuru Jakobenler, çok ayıp ediyorsunuz haberiniz olsun, koca bir imparatorluğu içerden ihanetinizle yıktınız. Sonra da celladınıza aşık oldunuz. Vahşi batı konuşuyor siz de papağan gibi tekrarlıyorsunuz. Hadi her şeye eyvallah da şehitleri ve yetimleri incitmeye devam ederseniz sabır taşımız çatlar bilesiniz.