Çakmak Taşı

Söz söylemek ve yemek yemek kâmile helaldir, der Hz Pir.

Dili söz söylemek için oynatmak çakmak taşını demire vurmak gibidir de der. Etrafta pamuk tarlası. Ortalık karanlık. Demiri taşa az vur pamuklar tutuşur. Etraf pamuk tarlası gibi kolay tutuşur ve kolay incinir gönüllerle dolu olduğu halde nasıl kolay söz söyler kolay yazılır?  Basit ve kusurlu kişiler başkalarının sözlerini hor ve hakir görür onları alaya alır da der. Modern dilde diğerini devalüe etmek, değersizleştirmek, manipüle etmek, aşağılamak olarak adlandırılan bu durumu basit yani ilkel, gelişmemiş ruha sahip olanların yaptığını söyler. Bunu da kusur olarak adlandırır.

Sınır durum kişilikler olarak adlandırılan kişiliklerde sıkça görülür diğerini devalüe etmek, aşağılamak. Oysa olgun ruhlar diğerini onore eder, güzel taraflarını görür, teşvik eder, değer verir. Daha çok susar daha az konuşur. Daha çok susmak ve daha az konuşmak sabrı gerektirir. Sabır sevincin anahtarı der Hz Peygamber sav. Sınır durum kişilikler dürtülerini, öfkelerini kontrol edemezler. Sapla samanı karıştırırlar. Diğerini dinlemeden kararlarını önyargılarıyla verip sayıp dökerler. Bir çuval inciri berbat ederler. Kırılmış gönüllerin tamiri kolay olur mu? Paranoid düşünceler de sınır durum kişiliklerin vasıflarındandır. Şüphecidirler. Oysa şüpheleri ve paranoyaları kendi bastıramadıkları dürtüleridir bundan habersiz diğerini kötü düşünmekle, arkasından işler çevirmekle suçlarlar. Kendi bilinçdışında bastıramadığı dürtüleri diğeri yapıyormuş gibi ifade eder sonra da buna inanırlar ve diğerlerini de inandırmak için canla başla çaba sarf ederler. Diğerine yapışıcıdırlar. Kaybetme ve terk edilme korkusu yaşarlar sürekli ve diğerinin gitmeyeceğini garanti altına alıncaya kadar bu yapışıklığı sürdürürler. Yalnızlığa kendi başınalığa tahammül edemezler. Bu yüzden sık sık eyleme vurma dediğimiz davranışlara başvururlar. Birini telefonla aramak, içki, madde kullanımı, rastgele cinsellik deneyimleyebilirler. Ya televizyon açmak, ya bir ses ve gürültü oluşturmak, gürültülü yerlere gitmek gibi davranışlarla kendi yalnızlıklarından uzaklaşmaya çalışırlar.

Ruhları iki bölümlüdür. Ya iyi ya da kötü bölümde olurlar. Çok küçük uyarılmalar bile, terk edilmeye dair küçük işaretler bile kötü bölüme geçmelerini sağlayabilir. Ruhlarının kötü bölümünde hem kendileri hem bütün dünya kötüdür ve orada durmaya dayanamadıkları için bir an önce oradan çıkmak zorunda hissederler kendilerini bunun için de bir konteynır bir taşıyıcı ararlar bu da genellikle en yakın oldukları kişidir. Konteynıra içinde bulundukları kötü kendiliğe ait bütün duyguları caba ederler, boşaltırlar. Bu da sayıp dökmekle olur. Onların ne aşağılık oldukları, değersizlikleri, rezillikleri her ne varsa hakarete ait cümle, söz o ana dair kendi hissettikleri, hepsini boşaltırlar ve diğerinin yüzünde kendi hissettikleri gibi yüz ifadesi oluşuncaya kadar devam eder bu durum. Nihayet diğerini çileden çıkardıklarını görünce bunlar rahatlar ve iyi bölüme geçerler. Artık diğeri dağılmış perişan olmuştur. Birkaç dakika sonra da hiçbir şey olmamış gibi sanki o sağanağı yağdıran o değilmiş o hakaretleri eden o değilmiş gibi gayet keyfili yanınıza gelip abartma olur böyle şeyler der ve sizden olanları hiç yaşamamış gibi normal davranmanızı beklerler. Sınır durum kişilikler iyi kendilikteyken dünyanın en renkli insanları olabilir ama kötü kendiliğe geçtikleri zaman kaçacak delik arayın. Normal olgunluk düzeyindeki bir insan birkaç dakikada bir iyi bir kötü olamaz. İncinmelerini birkaç dakikada tamir edemez. Bunu ancak sınır durum kişiliği olan birisi yapar. Ruhun iyi ve kötü bölmeleri arasındaki duvar kalkıp bütünleşinceye kadar bu problem devam eder. Bu da uzun süreli bir terapiyle mümkündür ancak.

Sınır durum kişiliği genetik faktörler de söz konusu olmakla birlikte 18-36 aylar arasındaki bir dönemdeki anne davranışına bağlı der psikologlar. Annenin çocuğun bireyleşmesi ve özerkleşmesine izin vermeyen tutumu bu bütünleşmeyi engeller derler. Kendi birey olamamış anne çocuğun özerkliğine izin vermez. Kendisine yapışık ve bağlı kılar.

Düzelme ve olgunlaşma yüzleştirmelerle ve kötü kendiliğe geçtiği durumlarda buna dayanması sağlanmakla mümkündür ve bu da oldukça zorlu bir yolculuktur. Asıl iş bunların yanında konteynır olanlara düşer. Sürekli kötü duygularla yüklenmeye dayanmak her babayiğidin harcı değildir. Bunlar da genellikle narsist kişiliklerdir. Kim bilir belki de birbirlerini olgunlaştırmak için bir araya gelirler.

Yeniden başa dönersek, söz söylemenin neden kamile, olguna helal olduğunu anlamak daha kolay oldu şimdi. Sen belki başta doğruyla başlarsın lakin ağzını açtın mı arkasından eğrileri de gelir, der Hz Mevlana. En garantisi az vurmak demiri taşa. Şeyh Sadi Şirazi de, Dükkân kapalı oldu mu içinde mücevher mi var yoksa incik boncuk mu belli olmaz, der. Ağız söz dükkânının kapısıdır. Kapalı tutulması akıllıcadır.

Sabah kalkınca insanın bütün azaları toplanıp, dile yalvarırlarmış: lütfen kendine dikkat et, sahip ol, hepimizin akıbeti sana bağlı, kendini de bizi de yakma diye. Biz de diğer azalara irademizle yardımcı olalım. Dili olup olmadık yere vurmayalım damağa.

Aslolan da olgunlaşmak olsun muradımız. Bunun için niyaz edelim.

fozdengul@gmail.com

Reklamlar

UNSURLARA BAK!

Korkunç bir savaş.

Her gün gözümüzün önünde. Çaresizlik duygusu. Bir şey yapamamanın, olan biteni anlayamamanın, anlamlandıramamanın bitkinliği. Ne denir? Ne söylenir? Temel güven duygumuzu zedeleyen bir dram. En çok yapmak istedikleri, çaresizliğimizi bize kabullendirmek. Zihinlerimizi kelepçelemek. Kendimize güvenimizi yok etmek. Filistin’de süren sıcak savaşın yanı sıra diğer bölgelerde de psikolojik savaş stratejileri uygulanmaya devam etmede. Bununla Baş etmek zorundayız. Bunun için görüşü genişletmek, daha yukarıdan, daha geniş bakmak zorundayız. Tıpkı katırla devenin hikayesinde olduğu gibi. Mesnevi’nin 4. Cildinde anlatır Hz pir:

Katırın biri bir gün bir deveyle buluştu… ikisi de bir ahıra düştüler. Katır dedi ki: “Ben

tepede, düzde, pazarda, köyde çok düşüyorum. Hele dağ terekesinden aşağı inerken

her zaman korkumdan tepe taklak kapanırım. Sense yüz üstü pek az düşersin… be

neden? Yoksa senin arı canın devletlik mi ki?

Ben her an tepesi üstü düşer, dizimi vurur, yüzümü, dizimi kanlara bularım! Palanım,

yüküm baş aşağı olur; kiracıdan da daima dayak yerim. Hani az akıllı adam gibi… o da

aklının kıtlığından günahından tövbe eder… her an da tövbesini bozar. O tövbe bozan

reyindeki, azmindeki gevşekliğinin yüzünden zamanede İblise maskara olur.

Her an yükü ağır olan ve taşlık yolda gitmeye savaşan topal beygir gibi tepesi üstüne

düşer. O ters huylu, tövbesini bozduğu için kafasına gaybtan tokatlar yer durur. Sonra

tekrar gevşek azmiyle tövbe eder… fakat Şeytan “Ne yaptın?” der demez tövbesini

bozar. Pek zayıftır… fakat kendisini öyle ulu görür, öyle kibirlenir ki Allah’a

ulaşanlara bile hor bakar!

Ey deve, sense mümine benzersin; yüz üstü az düşer, burnunu az vurursun! Sende ne

var ki afete uğramıyorsun… sürçmüyor, yüz üstü az düşüyorsun?

Katır bizi temsil eder. Düşüncesini hikmete dönüştürememiş insanlar. Bütünü göremeyen. Dar bakan. Arka planı göremeyen. İnatçı. İnatçı ama hala ümit kesmemiş. Arıyor yine de. Düşmeleri, yaraları bereleri, acılarının nedenini sorgulamaya başlamış. Başlamış ki bir yerde deveyle buluşturulmuş. Sormuş. Hikmeti aramaya başlamış.

Deve dedi ki: “Her kutluluk Allah’tandır ama benimle senin aranda çok fark var! Benim

başım yüce, iki gözüm yücelerini görüyor… yüce görüş sahibini zarardan korur. Ben

dağın başındayken dağın eteğini görürüm… her çukuru, her düzü kat, kat görürüm. Nitekim o ulu er de eceline kadar başına ne gelecekse gördü. Yirmi yıl sonra neler

olacak o iyi huylu bütün bunları bilir. Hatta o takva sahibi yalnız kendi halini görmez…

batıdakilerin halini de görür, doğudakilerin halini de! Nur, onun gözünde, gönlünde

yurt tutar… neden mi dedin? Vatan sevgisi yüzünden!

Hani Yusuf gibi… o da ayın, güneşin kendisine secde ettiğini önce rüyasında gördü.

On yıl önce hatta daha önce gördükleri Yusuf’un başına geldi. “Mümin Allah nuru ile

görür” sözü saçma değil… Allah nuru, gökleri bile delip geçer.

Senin gözünde o nur yok… yürü, sen hayvani duygulara kapılıp kalmışsın! Sen,

gözünün zayıflığından ayağının önünü görürüsün… zayıfsın kılavuzun da zayıf! Elle

ayağa kılavuzluk eden gözdür… basılacak tutulacak yeri de o görür, basılmayacak

tutulmayacak yeri de o! Sonra bir de benim gözün pek aydındır… bir de şu var:

Yaradılışım tertemizdir benim. Çünkü ben, helâlzadeyim… zinadan olma ve

sapıklardan değilim. Sense şüphe yok ki zinadan olmasın… yay kötü oldu mu ok eğri

gider!”

Katır doğru dedin ey deve dedi… bu sözü söyler söylemez de gözleri yaşlarla doldu.

Bir müddet ağladı, devenin ayağına kapandı; dedi ki: Ey kulların Allahsınca seçilmiş

er, lütfetsen de beni kulluğa kabul etsen ne ziyana girersin?

Deve, mademki huzurumda ikrar ettin dedi… yürü, zamanenin afetlerinden kurtuldun.

İnsafa geldin, beladan halas oldun; düşmandın muhabbet ehline katıldın! Kötü huy

zaten senin aslında yoktu… aslı kötü olandan inattan, kötülükten başka bir şey

gelmez. Fakat aslında kötülük olmayan ve iğreti olarak kötü huylara sahip olan,

kötülüğünü ikrar eder, tövbe etmeyi diler. Adem peygamber gibi. Onun işlediği o pek

ehemmiyetsiz suç da iğretiydi de derhal tövbe etti. Fakat İblisin suçu, asil olduğundan

canım tövbeye yol yoktu ona.

Hikmete giden yol görüşten geçiyor dedi Hz pir. O görüş de ikram. Kime ikram. Vatanını seven ve aslı temiz olana. Vatan? Geldiğimiz yer. Asıl alem. Hep özlemini çektiğimiz. Gurbette oluşumuzu hatırlayıp durduğumuz. Vatan özlemi bize nur. Işık. Görüşümüzü hikmet yapan olgu. Hikmete giden yol önce suçunu kusurunu ikrar etmekle itiraf etmekle başlıyor. İçinde bulunduğumuz durumun sorumluluğunu almakla. Başkalarını, etrafı, dünyayı, insanları, ötekini suçlamaktan vazgeçip kusur benden demekle. Sonra arayış, bilenden, bir iyi görüşlüden sormakla devam ediyor. Sonra da bütün problemlerin çözümünü Yaratıcı’ya götürmekle nihayetlenen bir süreç. Olan biteni anlamanın anlamlandırmanın yolu hikmete ulaşmak. Bilene sormak. Soralım o zaman:

 

 

Dikenliğin gıdası ateştir; sarhoş dimağının gıdası da gül kokusu. Bir leş, bizce

kötüdür, pistir ama domuzla köpeğe şekerdir helvadır. Pisler, şu pisliklerini yapa

dursunlar, sular da pisleri arıtmaya savaşır. Yılanlar zehir saçar, acılar bizi perişan

eder ama, bal arıları dağlarda, kovanlarda, ağaçlarda baldan şeker ambarları

doldurur. Zehirler tesirlerini yapıp dururlar ama panzehirler de hemen o tesirleri

gideriverir.

Şu aleme baksan görürsün ki baştanbaşa savaştan ibarettir. Zerre, zerreyle adeta

dinin kafirlerle savaşması gibi savaşır durur. Bir zerre sola doğru uçmaktadır, öbürü

sağa doğru gidip arayacağını aramada. Bir zerre yücelere çıkmada, öbürü baş aşağı

düşmede. Şöyle durur gibi görünürler ama onların savaşını bu durgunluk aleminde

gör. Onların fiili savaşları gizli savaşlarından ileri gelmededir. Bu aykırılığı gör de o

aykırılığı anla.

Fakat güneşte mahvolan zerrenin savaşı, vasıftan hesaptan dışarıdır. Zerrenin

kendiside, nefesi de mahvoldu mu artık onun savaşı, ancak güneşin savaşıdır. Onun

kendiliğinden hareketi de kalmamıştır, duruşu da. Neden? “Biz Allah’a dönenleriz”

sırrından. Biz kendimizden geçip senin denizine döndük. Asıldan süt içtik, geliştik. Ey

gulyabaniye aldanıp yolun fer-i lerine dalan, ey usulsüz kişi asıllardan az bahset.

Bizim savaşımızda hakikatte bizden değildir, sulhumuz da. Her halimiz Allah’ın iki

parmağı arasındadır. Tabiat, iş ve söz bakımından cüzüler arasındaki savaş, pek

korkunç bir savaştır. Fakat bu alem, şu savaşla durmadadır. Unsurlara bak da anla.(Mesnevi. Cilt 6)

 

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

HADİ!

Çok üzgünüm.

         Sadece üzüntü değil duygularım. Çaresizlik, pasiflik, ne düşüneceğini ne yapacağını bilememe. Bir tiyatro seyrederken oyuncuların, malzemelerin gerçek olduğunu ve sonucun nasıl bağlanacağını bilememe. Oturduğun yerden müdahale edememe. Bir tarafın yanında olmaklığını gösterememe. Görmezden gelme şansının da verilmemesi. Yok sayamamak. Olan biteni değiştiremeyeceğin duygusunun giderek daha da yoğunlaşması. Biriken duyguları boşaltacak alan bulamama.

         Ölüme ilişkin duygulara benziyor hissettiklerim. Bir farkı var sadece ölüm gerçeği adaletsiz değil. Oysa bugün yaşadıklarımızı kafamızdaki adalet anlayışının hiçbir yerine oturtamıyoruz.

         4-5 gündür şehir dışındaydım. Bir eğitim nedeniyle olan bitenden uzaktım. Dönünce neler olup bittiğine yeniden odaklandım, geri dönünce hala çocukların öldürüldüğünü, hala gitmeden önceki savaşın devam ettiğini görmek enerjimi aldı götürdü. Yazdıklarım sadece kendimi ifade etmeye, sadece kendimi rahat ettirmeye yarayacaksa?

         Bu soru ağır geldi. İnsanların çaresizce olan biteni konuştuğunu, gözlerinize siz bir şeyler yapıyor musunuz bakışlarını gönderdiğini gördüğümde ağırlık daha da arttı. Alıştığımız bana neci ruh halinin insanları boğduğunu gördüğümde çok daha fazla.

         Savunmalarımızı, maskelerimizi düşürüyor olan bitenler. Kaçacak yer kalmıyor. Giderek daha fazla sıkışıyor insanlık. Onurlar zedeleniyor. Alay edildiği hissi daha çok artıyor insanlarda.

         Yardımlar gönderiliyor. Ağlanıyor. Dualar ediliyor. Sinirleniliyor. Ağızlardan kötü sözler çıkıyor. Öfke artıyor. Öfkeler yer değiştirip başka nesnelere yöneliyor. Lakin hala çocuklar şu anda bile ölmeye devam ediyor. Hala çocuklar şu anda bile yetim ve öksüz kalmaya devam ediyor. Doğru davranışın ne olduğunu bilemeden mantık devre dışı kalmaya duygular yerlerinden bir bir sökün etmeye başlıyor.

         Ölü, yaralı, aç, ilaçsız, hasta çocuklar yüzünüze bakıyor ekranlardan ve onlara ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz. Yüzünüzü başka yöne çeviriyorsunuz. Kanal değiştiriyorsunuz. Yok sayıyorsunuz. Ağlıyorsunuz. Yanınızdaki kendi çocuklarınızın yüzüne bakamıyorsunuz. Kendi çocuklarımızı bile rahatlatacak lafları bulamazken ekrandan bize bakanlara ne denir?

         Her zaman her durumda geçmiş yaşantılardan, yazılı kaynaklardan duruma uygun sözleri rahatlıkla bulup sizlere aktarırken ben, şimdi bunu bile yapmak istemiyorum. Kendime anlatamıyorum ki size söyleyim. Söylemek de istemiyorum. Sadece anlamak istiyorum. Hikmetini.

         O çocukları teselli etmek istiyorum. Ellerini tutmak. Gözlerinin içine bakmak. Başını okşamak. Bu utanç ve suçluluk duygumu göstermek. Zor durumda olanların onlar değil biz olduğunu fısıldamak kulaklarına. Bizden daha iyi durumda olduklarını göstermek. Anlatmak.

         Bugünler de geçecek biliyorum. Yaşanılanlar hem onlara hem bize yeni ve önemli şeyler öğretecek bunu da biliyorum. Belki bilmediğimiz hayırlara yol açacak. Bizden önceki ümmetlerin yaşadığı sıkıntıları yaşamadan cennete giremeyeceğiz bunu da biliyorum. Sıkıntıların nimet olduğunu da. Gülmelerin ağlamalarda olduğunu da. Kara bulutların yağmurlar göndereceğini de. Kara bulutların güneşi örtemeyeceğini, gizleyemeyeceğini. Daha pek çok şey biliyorum. Sizler de biliyorsunuz. Peygamber sav in de ümmetiyle ablukaya alındığı günleri de.

         Uykuyla, kavgayla, boş zahmetlerle, sevgisizlikle geçen günlerime yanıyorum. Öğrenmeden, öğretmeden geçirdiğim zamanlara. Şükürsüzlüğüme. Nimetlere nankörlüğüme. Sağlık,zaman, boş vakit, gençlik hepsine. Bunları hem kendime hem başkalarına daha önce anlatamadığıma. Şimdi bunları yazarken dahi anlatmak istediklerimi tam ve doğru anlatacak daha çok şey bilmediğime. Daha çok dua edemediğime. Daha çok bütünleştiremediğime kendimi. Daha olgun olmadığıma. Bütün bunlar için, sadece yaptığım yanlışlar için değil, yapamadığım güzel ve yararlı şeyler için de tövbe ediyorum. Bundan sonra da faydalar ve hayırlar yolunda olmaklığımı diliyorum Yaratıcı’dan.

         Birlikte yapalım. Tövbeleri birlikte yapalım. Güzele birlikte adım atalım. Faydaya birlikte koşalım. O zaman yüzü gülecek başı sarılı, saçı başı dağılmış, yara bere içindeki aç, susuz, ilaçsız, ağlayan  Filsitinli yetim ve öksüzlerin. Ağlamaya bile vakit bulamadan asıl aleme giden bebekler o zaman şefaat edecek bize. Utancı ve suçluluğu daha fazla taşımayalım üstümüzde.

         Hadi.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

4. 35-5. 50, KONYA-GAZZE!

Saat 04 35. Pazar sabahı.
Gazze’ye yönelik saldırıyı canlı seyrediyorum. Pres tv’den. Televizyon ekranının sağ köşesinde 3 kişi var. Birisi Tahran’da. Diğeri Beyrut. Diğeri de Washington’da. Saldırıyı yorumluyorlar. Ekranın büyük bölümünde ise Ramatan televizyonundan canlı Gazze görüntüsü. Sesler geliyor Gazze’den. Horozlar ötüyor. Horoz sesleri duyuluyor. Ezan okunuyor. Sabah ezanı. Top ya da tank sesleri. Bomba sesleri. Sonra muhtemelen tankların motor sesleri. Ve rüzgar. Esmesini bırakmamış.
Hamdi Garib. Tv muhabiri. Canlı telefon bağlantısı nedeniyle konuşuyor.
Uzaktan tek tük ışıklar görülüyor. Genellikle karanlıklar içinde şehir.
Mesajlar geliyor cep telefonuma. Saat 1 de dua edilecek. Kafirun suresi okuanacak. Namaz kılınacak. Gündüz miting yapıldı. Türkiye ve dünyada protestolar yapılıyor. Yahudi ise kimseyi tınlamıyor. Zaten protesto edenler, dua edenler, üzülenler, şaşıranlar ne olup bittiğinin gerçekten de farkında olmayanlar. İsrail hem Türkiye hem de Mısır’ı kötü düşürdü. Bir gün önce Mısır’a gitti İsrail dışişleri bakanı. Bir hafta önce de Türkiye’ye geldi İsrail Başbakanı. Barış mesajları verildi. Ardından da saldırı başladı. Zor duruma düştü Türk ve Mısırlılar. Hatta Mısırlılar garanti veriyor İsrail saldırmayacak diye ve Filistinliler mezuniyet töreni yapıyorlar ve malum sonuç.
İsrail bunu hep yapıyor.
İsrail aslında Yakup Peygamber’in adı. Sonundaki İL hecesi Allah’ı temsil ediyor. Kelime anlamı olumlu aslında. Kuran’da da geçer. Allah’ın İsrası gibi. Hatta büyük meleklerin isimleri de İL hecesiyle bitiyor. Cebrail, Mikail. İsrafil. Azrail. Oysa Yahudileşenler Allah’ı yenen anlamında kullanıyor kelimeyi.
Bir yandan da televizyonu seyrediyorum. Çok büyük bir patlama oldu şimdi. Şirin Yasin Gazze’de bir başka muhabir. Onu anlatıyor. Anlamını. Nereye atıldığını. Saat 04 50 oldu. Horoz sesleri duyulmuyor. Ezan sesi de. Top ve füze sesleri arttı. Ayrıca uçak sesleri eklendi ve bombalamaların sıklığı da. Dumanlar kapladı ortalığı. Arada pencereye bakıyorum reflexle. Sanki buraya düşüyor bazen. Burada dışarıda horoz sesi yok. Ezan da daha okunmuyor. Köpek sesleri duyuluyor.
Kur’an’da ilk uzun sure Yahudilerle ilgili. Bakara suresi.
Ekranda bir minare görünüyor. Yanında da oldukça büyük bir yangın ve dumanlar. Yine horoz sesleri. Horozlar ne olursa olsun tam zamanında yapmaları gerekeni yapan canlılar.
Yahudiler eskiden Musevi olarak anılırlardı. Artık Yahudileştiler. Yahudileşmek içine kutsalın katıldığı ırkçılıktır. Irkçılığın en tehlikeli kısmı içine dini ögeler katılan, kutsal katılan ırkçılıktır.
Bakara suresi Yahudileşmekten bahseden suredir. Yahudileşmenin tehlikelerinden. Bizler de Yahudileşmeyelim diye. Önceleri batı Yahudi’yi bir sorun olarak gördü. O dönemde Yahudilere Müslümanlar sahip çıktı. Ve o dönemde Müslümanlar Yahudileşmemişti. Bizler, batılılar Yahudi’yi sorun görürken onları sorun görmemenin belki faturasını ödüyoruz. Bugün Gazze açık bir hapishane haline getirilmiştir. Hamas’ı füze atmakla suçlayanlar 2 yıldır yiyeceğin tıbbi malzemenin elektriğin en temel gıdaların girmediği bu yerleşim yerinde yaşasalardı ne yaparlardı. Zaten iki yıldır sessiz katliam devam ediyordu. Oradakiler belki de sessiz süren bu katliamı seslendirmek istedi. Hepimizin gözüne soktu, yok saydığımız dramı.
Katliam devam ediyor.
Plan zaten önceden beri işliyor. Önce Batı şeria ve Gazze birbirinden ayrıldı. Aralarında küçücük bir yolcuk bile olmadan. Sonra İsrail içinde Müslüman nüfusa dayanamayacağını iyice belli etmeye başladı. Ardından da tüm dünyanın onayladığı soykırım.
Biz hep nihai planın Allah tarafından yapıldığını biliyoruz.
Yakup Peygamber(İsrail) kendi oğullarından söz almıştı. İbrahim’in dini üzerinde kalacaklarına dair. Sonra Mısır’a taşındılar. Hixos döneminde ve Yusuf Peygamber zamanında iyi yıllar geçirdiler. Sonra yine Yahudileştiler. Bu kez Mısır’dan çıkarıldılar. Musa Peygamber onları çölden geçirdi. Önlerine deniz açıldı. Defalarca mucizeler gösterildi. Sonra yine Yahudileştiler. Adam olmadılar. İnsan olamadılar. Sürekli sorun oldular dünyanın başına. Yine öyleler.
Ortada bir Filistin sorunu yok aslında. Yahudi sorunu var.
Siyonizmin dünyanın başına nasıl bela olduğunu İsrail Şahak yazdı. Eski bir İsrail ordu subayı. Mutlaka onların aralarında da vicdanlı küçük azınlıklar var. Dünyada da hala var olduğuna inanmak istiyorum. Çünkü başaramayacaklarını zaten tarihten biliyoruz. Onlara da hatırlatmak boynumuzun borcu. Önceden uyarmak. Eninde sonunda yok edileceklerini.
İsrail kaybetmeye başladı bile. Güçlü olan zaten işgal etikten sonra işgal ettiği halkı kadın çocuk demeden yok etmeye çalışmaz. Üstlerinde tepinmez. Parçalara ayırmaz. Asıl güçlü olanlar ölenler.
İsrail insanlığı bitiriyor.
İsrail vicdanı bitiriyor.
İsrail kendi geleceğini bitiriyor.
İsrail kendi geleceğini bombalıyor ve öldürüyor.
Her ölen masum İsrail’in kendi geleceğine attığı bombadır.
Nihai plan Allah’ın dedik ya, Kur’an’dan okuyalım. Maide suresi 64. Ayet:
“Bir de Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Hayır, onun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah bozguncuları sevmez.”
Türkiye bugüne kadar sırtını döndüğü bu bölgeye yeniden sahip çıkmak zorundadır. İsrail’i durdurmak zorundadır. Bu güce de sahiptir. Eğer bugün durdurmazsa savaş eninde sonunda kendi sınırına da dayanacaktır. Zaten ülkemizdeki terör sorununun arkasında İsrail’in olduğunu sağır sultan bile biliyor.
Saat 5 50. Ezan Konya’da da okunmaya başladı. Gazze’de sadece bomba sesleri.
Ölüm kime daha yakın bunu kim bilebilir?
Dr Faik Özdengül
Fozdengul@gmail.com

İşimiz Cilacılık!

Diyor ki insanlar: “Zevkimiz kalmadı ki” .

Zevk ne? Hoşa giden, eğlendiren, insanda hoşnutluk duygusu uyandıran şey. Almıyoruz artık hiçbir şeyden diyor insanlar. Neden? Sıkıntılar, zorluklar, beklentiler, cezalar. Liste uzun.

 

İşimiz cilacılık.

İşini biliyor mu ki insanlar? İş bir kenara zevk nerden elde edilir? Nasıl oluşur? Zevk alan yer neresi? Gıdası ne? Biyolojik olarak zevk merkezi tanımlanmış. Hormonlar isimlendirilmiş. İlaçlar icat edilmiş. Depresyon durumunda dışarıdan veriliyor. Derde derman oluyor mu? Yıllardır veriliyor ve insanlar tarafından alınıyor. Azaldı mı sorunlar? Arttı mı zevkler? Evete de evet. Hayıra da evet.

 

İşimiz cilacılık.

Cila deyince zihnim çocukluğuma gitti. Çocukluk evimize. Annemin bayram önü kerpiç duvarları cilaladığı resim önümde şimdi ve yanında ben. Hem aydınlanmış duvarlar hem cilalanmış duvar kokusu. Kendisi de kokusu da zevk verirdi. Müjdelediği şey de. Bayram geliyor. Bayramın müjdecisiydi cila.

Temizlikti. Arınmaydı. Çalışmaktı. Cilalandıkça güzelleşirdi. Cilalandıkça kokardı.

Çinli ressamlar gelmişti Rum ülkesine. İşimiz nakkaşlık dediler. Resim yaparız. Nakış işleriz. Desenleri bezemekte üstümüze yoktur. Ünümüz doğudan batıya herksin dilinde. Saraylar bizimle anılır. Bizim nakışlarımız ay olur, yıldız olur. Güneş olur. Padişah dinledi. Kendi nakkaşları da vardı. Çağırdı onları yanına. Dinleyin dedi. Dinlediler. Padişah da. Sakalını sıvazladı. Uzağa baktı. Sonra hızlı döndü geriye. Karar vermiş gibi. Vermişti. Bir ay dedi. Ses çıkmadı. Devamı vardı bu cümlenin. Bir ay zaman size. Yarışacaksınız. Şu alt odada. Odanın arasına perde koyun dedi. Karışmasın iyi ile kötü. Adalet mercimeği şekerden ayırmayı gerektirir. Adaletime gölge düşmesin. Taaa gerçekle sahtenin, iyiyle kötünün, zalimle mazlumun ayrılacağı güne dek. Oyunun kuralı bu dedi. Ayırdılar odayı ikiye. Bir tarafa siz dedi padişah Çinlilere. Bu duvar size ait. Gösterin maharetinizi. Bezeyin nakışlarınızı. Diğer duvar da sizin dedi kendi nakkaşlarına. O da sizden bekler maharetinizi. Günler geçti. Gün kesesi bir bir boşaldı. Keseden ses gelmez olunca bir ay tamamlandı. Bu sırada neler oldu? Çinliler neleri varsa dağarcıklarında döşediler duvarı onunla. Bakan gözünü alamazdı.

 

Hayranlıktan gözünü kamaştırırdı. Diğer ressamlar ne yaptı? Nakış yapmadı. Sadece duvarı cilaladı. Sadece cilaladı. İyi günde de kötü günde de. Yağmur varken de, kar yağarken de. Açlıkta da toklukta da. Duvar ben aynayım artık diyordu. Üstüme düşenim ben bundan sonra. Bana yansıtılanım. Ben değilim. Gün geldi perde aralandı. Çinliler tarafına bakanların gözleri kamaştı. Sonra cilalı duvara bakma sırası geldi. Baktılar ve kaldılar. Gerisi yoktu. Tüm o güzel nakışlar ayna gibi cilalı duvara yansıyınca güzellik adını değiştirdi. Yeniden tarif edildi. Alem başka alem göründü herkese. Bu dedi padişah. İstediğim buydu. Zevk bu. Siz kazandınız.

 

Zevk cilalamaktan geçiyor işte dostlar. Gönüller paslanmış. Nakışları göstermiyor, yansıtmıyor. Diğer duvardaki zevkler zamanla soluyor. Boyaları dökülüyor. Beden zevkleri tüketiyor. Zevk bağımlısı oluyor. Vermekle yetinmiyor. Ne diyordu Hz Pir’in babası Bahattin Veled, Sultanul Ulema: “zevkler doğudan batıya akan bir ırmağa benzer. Tadın ve bırakın. Devam ettirmeye kalkmayın. O zaman bağımlı olursunuz. Sıkıntılar geldiğinde de tekrar gelmesin diye uğraşmayın. Nasılsa yine gelecektir. “

Ne yapalım? Cilalayın. İşimiz cilalamak.

Cila ne ki?

Hatırlamak.

Neyi?

Yok olmayanı. Ezelde ve ebedde var olanı. Sınırsız vereni. Cömertlik padişahını. Var edeni. Yok edeni. Yaratanı. Öldüreni. Zevkin de sıkıntının da yaratıcısını.

Nasıl yapalım?

Nasılını anlatan yol göstericileri dinleyin.

İşimiz cilalamak.

 Her şey mâşuktur, âşık bir perdedir. Yaşayan mâşuktur, âşık bir ölüdür.

 Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah ona!(30/1. Mesnevi)

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com