SIRLI CAM

img-20160516-wa0009-02

        Bundan önceki yazımızda eğer bu alemde bir müşkil ile uğraşacaksan, bir şeyi dert edineceksen, oturup kafa yoracağın bir şey varsa o da kim olduğundur demiştik. Oturup uzun uzun üzerinde düşünülmesi gereken en asıl müşkil ben kimim, ederim ne? Makbul birisi miyim, yoksa şakilerden miyim sorusuna cevap aramak gerekir demiştik.

Herhalde takdir edersiniz ki, bir şeyin ederinin ne olduğu ancak bir tartıyla ölçülür. Nasıl göründüğü ve neye benzediği aynaya bakarak anlaşılır. Altın mihenge vurulunca ayarı belli olur.

Ben kimim, ederim ne, ayarım kaç acaba diye merak edenlerimize ayna olsun, tartı olsun diye bundan önce nice eserler yazılmış nice ölçüler ortaya konmuştur. Bizim en temel ölçümüz Kur’an ve Peygamber sav in sünnetidir. Zaten yazılanlar da bizi bu aynaya bakmaya götürmek içindir. Bahsi geçen kadim eserlerin hepsi de Vahiy aynasına nasıl bakılırın ölçülerini ortaya koymak için yazılmışlardır.

Elbette çok önemli eserler olmakla birlikte bunların zaman zaman güncellenmesi gereği de ortadadır. Biz de bu düşünceden yola çıkarak Hz Mevlana’nın Mesnevisini güncellemeye çalışıyoruz biliyorsunuz.

Bu hafta içinde bu amaçla oluşturduğum yeni bir kitabım yayınlandı. Size onun haberini ve müjdesini vermek isterim. “SIRLI CAM”. Adından da anlaşılacağı gibi ayna metaforu üzerine tasarlanıp nasıl göründüğümüzü bize göstersin diye derlenmiş bir eser. Daha çok Mesnevi’nin beşinci cildinden alıntılanan kısa hikayelerden ayna yaptık kendimize bu kitapta. Bugüne dair çeşitli kavramları irdeleyip ana kaynaklara atıflar yaptık. Konu sonlarına eklediğimiz kısa sorularla da kendimizi test edelim istedik. Her konu dua ve niyazlarla sonlandırıldı.

Bildiğiniz üzere Hz Mevlana’nın düşüncelerinin terapötik bir kuram olduğunu ve bu manada, yaşadığımız hayatın karanlık girdaplarını aydınlatacak ipuçları içerdiğini iddia ede gelmedeyiz. Bu kitapta da daha önce yayınlanmış diğer kitaplarımda da  olduğu gibi bu iddiamızı güçlendirecek yeni önermelerle karşınızdayız.

Bundan sonrasını kitap söylesin size.

İyi okumalar o zaman.

Düşünce ve dualarınızda yer alabilmek dileğiyle.

 

 

BOŞ KESE

 

20161027_182752

 

Ey müşkül çözmekle uğraşan insan, ömrün dert, sıkıntı ve elemle geçip gitti.

Birisini çözdün bu kez başka birisi çıktı karşına. Öbürünü çözmekle uğraşırken gün akşam oldu. Uyudun, yine rahata eremedin, rüyanda derelerden tepelere, alçak sulardan yüksek sulara koşmaktan yoruldun.

Düğümlerini çözmeye çalıştığın keselerin içi boş çıktı.

Ya kendini kandırdın, ya da seni fena halde kandırdılar.

Çözmeye çalıştığın problemleri, müşkülleri, düğümleri çözülmüş sayıver. Hadi bir iki tanesini sen çözdün bırak diğerlerini Allah çözsün.

Kötü düşünceler de zehirli tırnaklar gibi seni yaralayıp durmada. Kah kendine kızmaktasın, kah başkalarına. Mutlak irade ile savaştasın. Can çekişip durmadasın. Yere kazık çakıp derinine ulaşamadın, göğe merdiven dayayıp tepesine çıkamadın.

Peki itiraz edeceksin anladım. Hiç mi bir şey yapmayalım, öyle boş boş oturalım mı demeye yeltendin görüyorum. Düğüm çözmek ve müşkül halletmenin de bir hazzı var. Peki o zaman çözülmesi gereken daha sahih bir müşkül bulalım o zaman. Madem oyun oynamadan duramıyoruz oynayacağımız oyun işimize yarasın. Hem bu hayatın manası ve anlamı ne sorusuna da cevap teşkil etsin.

Al sana bir düğüm şimdi. Uğraşacaksan madem bununla uğraş:

Asıl boğazımızdaki çözülmez düğüm şudur: Sen kendini bil, bakalım, aşağılık bir adam mısın, yoksa bahtı yaver bir adam mı?
Adamsan bu müşkülü çöz. İnsan nefsine sahipsen nefsini bu yolda sarf et. Mesnevi.5.562-3.

Tutalım ki bütün incelikleri öğrendin, kendi haddini ve sınırını bilmedikçe ne çıkar?

Ben kimim, nasıl birisiyim, sınırlarım ne, sorumluluklarım, ederim ne?

Al sana müşkül.

Eğer kendi haddini ve sınırlarını bilirsen hadsiz alemlere ulaşırsın.

Hayatını delil aramakla geçirmek yerine delilin delalet ettiğine yönel.

Bütün bunlar da yine O’nun yardımı ve nasibiyle olacak elbet.

Hadi o zaman önce niyeti sahih edip tez elden yalvaralım:

Aman Ya Rabbi, ömrümüzü boş ve faydasız amellerle heder etmekten sana sığınırız, bizi bize bildir, senin rızana muvafık kılacak ameller nasip eyle.

Birçok naz vardır ki suç olur; kulu, padişahın gözünden düşürür.
Nazlanmak, şekerden tatlıdır ama az çiğne, yüzlerce tehlikesi vardır.

Niyaz yolu emin bir yoldur. Nazı bırak da o yola düş. Mesnevi.5.543-45

 

AŞKI BAŞKA BİR AŞKLA UNUTURSUN

 

ben_goossens_07

 

Hepimiz karanlıkta bir hayale tutunmuş yaşıyoruz.

Halimiz gözü kapalı denize dalmış eline ne geçerse toplayan dalgıçlara benziyor.

Gece karanlığında kıblesini arayan insanlarız.

Hepimiz karanlıkta diğerine hayret ediyor. Nasıl olur da onun peşinden gider? Nasıl olur da böyle düşünür? Nasıl oluyor da böyle davranıyor diyerek birbirimizi kınayıp durmadayız.

Davranışlarımız, hayallerimiz ve mizacımızın oluşturduğu öznel haritalarımızdan kaynaklanıyor. İçsel renklerimiz ve haritalarımız farklı olduğu için diğerlerine hayret edip durmadayız.

Sorsan her birimiz Musa’nın ateşini aramadayız. Baksan bölük bölük olmuş bir mumun etrafında dönen pervaneler gibiyiz.

Sabah olunca gün aydınlanınca mahşer belirince her şey ortaya çıkacak.

Doğru yönde miyiz?

Evet diyorsanız bundan nasıl bu kadar eminiz?

Kendimizden bu kadar eminsek duvara tosladığımız zamanlardaki şikayetlenmelerimiz neden peki?

O zaman bir soru?

-Hayaliniz aşkınız kime ve neye? Neyi umarak yaşıyoruz? Neyi elde etmenin peşindeyiz? Kıblemiz ne veya kim?

Peşinde olduklarımız kim olduğumuzu gösteren ip uçlarıdır.

Dünya türlü nimetlerle dolu olsa da fare ve yılan yine de toprak yer. Ağaç kurdu içinde bulunduğu ağacı yer. Pislik böceği pislik yerken bir yandan da dünyada daha tatlı bir nimet yok der.

Ne yiyorsun ey insan? Neyin peşindesin?

Meleklerin ve Peygamberlerin gıdalarına baktın mı? Ne yer ne içerler, neyin peşindeler?

Yapmak zor mu geliyor? Neden mizacını değiştirmeyi düşünmezsin? Hep fare ve yılan mı kalacaksın? Toprak yiyecek, öldürecek, yaralayacak ve yerlerde mi sürüneceksin?

Bak gün aydınlanınca karanlıkta durduğun kıble ortaya çıkacak, mahcup olmayasın.

Mizacı değiştirmenin yolu ve önceliği gıdalarını değiştirmekten geçer. Nerelerden ve neden beslendiğini gözden geçir derim.

Hiç olmazsa bir niyetlen. Dua et. Aşkı başka bir aşkla unutursun.

Sonra bakarsın yakin bir imana ulaşırsın.

Bilsen ki iman gözü de doyurur zaten.

Melekler gibi Allah’ı tesbih ve takdisi kendine gıda ittihaz et ki onlar gibi ezadan kurtulmuş olasın.

Mesnevi.V. 16494.Tahir-ül Mevlevi Şerhi.

 

 

 

YAKINLIK BAYRAMI

 

hqdefault

 

Yakınlaşmak.

Kurbiyet kesbetmek.

Birisine daha da yakın olmak için vesile aramak…

Kurban bayramı,  yakınlaşma bayramıdır işte.

Hiç düşündünüz mü?

Neden birisine daha da yakınlaşmak istersiniz?

Ona ulaşmak ve yakınlarından olmak istedikleriniz için neleri feda etmeye hazırsınız?

Her halde en yüce mertebe en kıymetli şeyden vaz geçilerek elde edilir.

İnsanın en aziz varlığı canı değil midir?

Canından vaz geçip bize selamet bahşeden şehitler ne yücedir ve ne kadar yakındır Yaratıcı’ya.

Vazgeçebilmekle büyümek doğru orantılıdır.  Mekan, yer, mal, eşya, yiyecek. Kim daha çok verebiliyorsa o daha büyüktür, daha olgundur, daha yücedir.

Nitekim vermek ve vazgeçmek zordur.

Nefs almayı ve biriktirmeyi hedefler. Korkaktır. İlkeldir.

Mesnevide ilkel insan, bol suları ile akıp giden ırmağa arkasını dönmüş, elindeki bir testi suya canı pahasına sarılan, onu kaybetmemek için düşünceden ipliğe dönen bir metaforla tanıtılır.

Yaratıcının hazinesinden habersiz elindeki gidecek diye ödü kopan bir zavallıdır nefs.

Zavallı insan Irmaktan haberdar olsa bir testi suya ram olur mu?

Yaratıcı’nın hazineleri yanında ırmak nedir ki?

Ey insan karar ver. Nefsin ve aklın zannettiğin vehmine mi inanacaksın yoksa O ne kadar sevgili, ne kadar cömert, ne merhametli, ne aşık olunası Elçi’nin söylediklerine mi?

Nefsin ömrü var. Bak yakınlaşma bayramında nefisler kurban ediliyor. Hayvan olan nefsi yakınlık için feda ediyoruz.

Hey insan hey, kurban olmamış, nefsini sonsuza dek taşımış bir yaratık gördün mü?

Bak İbrahim’e as. O nasıl bir sadakat ve teslimiyet sembolüdür ki canından olma canı, emre tercih etti.

Hadi anlayalım artık. Vaz geçmeden ve vermeden yakınlaşamayız.

Madem Padişahımız’ın emridir. Madem yakınlık vesilesidir. O zaman buyrun vermeye ve yücelmeye.

Aklı ver aşkı satın al.

Nefsini de aklını da Hz İbrahim’in de, Hz Mustafa’nın da Rabbi olan Allah’ın emrine kurban et.

Muhakkak Biz, sana Kevseri’i verdik.
Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!
Doğrusu sana kin besleyendir soyu kesik olan! Kevser Suresi.

Bayramınız Mübarek Olsun….

ÇOCUKCA BİR ŞİİR

665

 

 

Peki gerçekte nasıldı bu hikaye?

 

Günlerden bir gündü…

Doğdu bir çocuk,  bir çocuğun eline,

Hani büyükler, hani gerçek anne?

Hani merhamet?

Peki,  Tanrı nerde?

 

Orada,  tabi ki orada,

Dur hemen sinirlenme,

Olmasa ne çocuk olurdu, ne  anne,

Ne yazgı ne de hikaye…

 

Elinden geleni yaptı anne,

Süt, bez,

Çocuğun gazı olunca nane,

Anneanne, babaanne,

iş güç telaşe.

Elinden geleni yaptı anne…,

 

Çocuk aç, ama her şeye aç,

İlgi, şefkat, salıncak, süt,

Gülecen bir yüz,

Sanki mevsim güz,

Yok, değildi hiç biri umduğu gibi,

Hayali de  kırıldı kendi de…

 

Çocuk mahrum ama her şeyden,

İğneden iplikten,

Yalnız bol öfke, bir de gördükleri,

Zaman, hayal, beklenti,

Ayrı gitti hep yiyip içtikleri…

 

Çocuk erkenden yazmaya başladı,

 Sevmesini istediği ama vakti olmayan bir anne,

Hmmm dedi ve, istedi,

Tekrar, tekrar istedi, ağladı,

Kimse gelmedi,

Peki neredeydi?

 

Tekrar düşündü çocuk,

Vakti olsa gelirdi,

Demek ki zalimlerin elinde,

O zaman tek dayanağı benim,

Kurtarmalıyım onu,

Hele bir güçleneyim de…

 

Sonra şaşırdı çocuk,

Peki hem benim madem  tek seveni,

Neden başkasının yanında,

Ben açmışken kollarımı

Neden onun kucağında,

 

Bir bit yeniği var bu işte,

Aldatıldım,

Aptalca inandım ve  kandırıldım,

Lanet olsun hepinize,

Lanet olsun hepinize…

 

Mecburdu fakat  sevgiye,

O yüzden gömdü öfkesini içine,

Öfkesini gömünce,

 Kendi de kaçtı derine,

 

Aklına geldi bir gün aramak kendini,

Önce dağlar denizler bulutlar ülkeler

Sonra mevsimler, derken,

Zaman yitti gün bitti

Neden sonra bir iz buldu,

Boğazı ağrıdığında zorla çıkardığı

Öfkeyle karışık bir balgam içinde…

 

Tekrar tekrar tükürdü,

Bakamadı önce,

Sonra

Burada mıydın diye bağırdı içine,

Boşuna mı gittim Çin’e Maçin’e?

 

İçerdeki hala çocuk,

Hala korkak, hala öfkeli,

Çıkar mı dışarı, görünür mü?

İnansın, çıksın ve kendine yaklaşsın,

Mümkün mü?

 

Şimdi intikam zamanı dedi içerden,

Ben çok bekledim, biraz da siz bekleyin

Yaşamak nasılmış görün ben yokken,

Ve lütfen bahsetmeyin bana imandan dinden…

 

Dedi ki sonra,

İnat falan filan da,

İşin doğrusu ben de sıkılıyorum burada,

Çıkmak isterim istemesine de

Keşke, keşke becerebilsek ikimiz de,

Bir ilacı varmış duydum da hatta…

 

Çocuk beni dinle,

İkimiz de ağlarken yaklaştıracak bizi,

Nereye kadar ayrı gayrı?

Korkma hepimizin canı yandı,

 

 

 

Hadi ağlayalım ve bağışlayalım çare yok,

Ver elini çocuk,

Vermediğin el çok uzak,

Bir elimizle bizi tutarken

Diğeri kalem eli olsun ve şöyle yazsın:

“Bağışlayın ki yağmur yağsın,

Yağmurdadır kavuşmak …”

BANA MÜHLET VER

tumblr_ms03rvJcNP1s6fn7qo1_500

Nuh Tufanını duymayan var mı?

Musa ile Firavun’un savaşını?

Habil’le Kabil’i?

Peygamber sav’in dişlerinin yaralandığı Uhud’u?

Hz Hamza’yı, Hz Ali’yi, Halid bin Velid, Sultan Alparsalan, Selahaddinler, Ertuğrul Gaziler, Fatihler Yavuzlar?

Tarih diye okuduğumuz şeyler aslında savaşların, kıtlıkların, açlıkların anlatımı değil mi?

Hasedin, açgözlülüğün, düşmanlığın anlatıldığı kitaplar değil mi tarih kitapları?

Öldürerek ayakta kalabileceğini sanan insanın tarihi hayat.

Haset ehli insan, nankör, imkansız bir ebedilik peşinde, geçici olmayı içine sindiremeyen ve bunun öfkesini kendinden başka her şeyi yok ederek çıkarmaya çalışan zavallı insan. Bir anlamda Yaratıcı’dan intikam alma peşinde.

Hani şeytan ne demişti:

İblis: “Rabbim! Öyle ise insanların kabirlerinden kaldırılacakları güne (kıyamete) kadar bana mühlet ver” dedi.  Allah buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin. Allah katında bilinen vaktin gününe kadar.İblis şöyle dedi: “Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!”Hicr.36-39.

Madem beni bunların yüzünden kovdun ve lanetledin, ben de sana yanıldığını göstereceğim demek istemedi mi? Yanlış yaptın. Sadece beni sevmeliydin.

Şeytan bu işleri kendi başına yapacak değil ya, kendine bağlı insanlardan oluşan bir ordu kurdu. O orduyu oluşturanların en temel özelliği nedir peki? Öncelikle imanları yok veya zayıf olmalı. Takdire razı olmamalılar. Bu yüzden de haset sahibi ve akabinde öfkeli olacaklar. Üstünlük arayışı ve gayesiyle hareket edecekler. Irkçı, sosyal statü peşinde, zayıf kişilikli, her boyaya giren, otoriteyle sorunlu aslında siyah ve çirkin fakat yüzeysel çabuk atan yaldızlı boyalarla kaplı imitasyon malzemeler.

Nefis terbiyesini anlatan kitaplar en üst sırada rıza makamı olduğunu söylerler.  Öyleyse bunun tam tersi razı olmayan, takdirle savaşan insanlar da en altta yer almalıdır. Nankör, haset sahibi, yok etmeye odaklı.

O zaman insanları buradan yola çıkarak yaşatmak ve yok etmek üzerine hayatlarını kurgulayanlar olarak sınıflayabilir miyiz?

İşte Allah’ın iki sıfatının tecellisi.  Yaşatan ve öldüren.

Ey nefs sen Allah değilsin. Teslim ol. Yaşatan da öldüren de Allahtır. Sen ya cellat ya da hekim olabilirsin.Hüküm ve hikmet O na aittir.

Hükmü ve hikmeti kabul etmeyenler, akıllarıyla kıyas yapıp zavallıca Hakla savaşacaklardır. Bu böyle biline. Hükme ve Hikmete tabi olanlar da kendilerine savaş açanlara karşılık verecek.

Kim mi kazanır?

Tekrar başa dönelim o zaman,

Nuh Tufanını duymayanınız var mı?

Habille Kabilin hikayesini?

Musa ile Firavun’un savaşını?

Bedir’i, Hendeği, Uhud’u?…