KİM OLDUĞUNU HATIRLA

blog10

Rivayet edilir ki, Şems-i Tebrizi Konya’ya geldiğinde Şekerciler Hanına indi. Bir hücre tuttu. Halk kendisini büyük bir tüccar zannetsin diye hücrenin kapısına nadir bir kilit taktı. Anahtarını da kıymetli bir hırkanın ucuna düğümleyerek omuzuna attı.  Halbuki hücrede kendisinin eski bir hasırından, kırık bir ibrik ve bir tuğla yastıktan başka bir şey yoktu. On, on beş günde bir, az miktarda kuru ekmeği paça suyuna batırıp tirit yapar onu yerdi. (Ariflerin Menkıbeleri.)

Hz Mevlana benzeri bir hikayeyi Mesnevisinde anlatır. Hikayede kahramanın adı Evazdır. Padişah bir gün tebdili kıyafet ahaliyi tetkik ederken susamış ve bir çocuktan su istemiştir. Çocuk bir hayli geç gelmiş ve Padişahı bekletmiştir. Çocuk daha sonra elinde bir testi suyla geri dönmüş ve duruma öfkelenen susamış Padişaha verdiği cevapla Padişahın takdirini kazanıp, Padişahın arzusuyla saraya alınmıştır. Çocuk ne mi demiş? Hemen söyleyeyim:

-Padişahım geldiğinizde terliydiniz bizim de suyumuz soğuktur. Biraz oyalandım, teriniz kurusun siz de soluklanın ki, soğuk suyumuz sizi hasta etmesin.

Evaz sarayda da hızla mevki kazanmış ve bu ahalinin kıskançlığını celbetmiş. Tıpkı Şems gibi odasının kapısı hep kilitli olurmuş. Dedikodu almış yürümüş. Güya odasında Padişahın hazinesinden çaldığı altınları saklarmış. Dedikodu ayyuka çıkınca Padişahın emriyle kapısı kırılmış ve insanlar içeri girince duvarda asılı bir pösteki ve çarıktan başka bir şey bulamamışlar. Padişah zaten Evaz’dan eminmiş  lakin yine de ahalinin arasında işin sırrını sormuş ki herkes duyup bellesin. Evaz ne mi demiş? Onu da hemen söyleyeyim:

-Padişahım siz beni köyden getirdiğinizde sadece bu pösteki ve çarığım vardı. Geldiğim yeri ve halimi unutmayayım diye bunları duvara astım ve her gün gelip bunlara bakarım. Kendime de derim ki, ‘Ey Evaz geldiğin yeri unutma.’

Hüsamettin Çelebi’nin Hz Mevlana’ya Şems’le olan hallerini sormasından olacak ki, Hz Pir, bir çoğunu hikaye yollu anlatmıştır Mesnevisinde.

Milletçe darlandığımız ve harlandığımız günlerdeyiz. Bize en büyük zararı verenler, kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve önceki hallerimizi unutturanlardır.

Mehmet Akif’e kulak verelim:

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin,
Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin;

Yaşadıklarımız geçirdiğimiz beyin sarsıntısının artçılarıdır. Ey insan atlastın gidip kendini bir hırkaya yamadın der ya Hz Pir.

Hafızasını kaybetmiş bir toplum elbette yeni doğmuş bir bebek gibi yanında yöresinde kim varsa iyi kötü bilmeden eteğine sarılacak. Öyle yapmışız biz de.  Şimdi gördük ve anladık ki dadılarımız düşman, bizden sandıklarımız da hain çıktı.

Şükürler olsun, biz kim olduğumuzu, ecdadımızı, nereden geldiğimizi unutsak ta Allah bizi unutmadı. Uyanalım diye dürtüyor habire. Endişeye mahal yok.

Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.

ANTİKACI MEHMET

 

Screenshot_2017-03-09-15-17-33-1_resized

Konya’da, Mevlana Türbesi önündeki geniş meydan hepimizin malumu.  Yaz kış neredeyse her ülkeden, her renkten insanı ağırlar ve tevazuyla üstünde toplar. Hele Ramazan akşamları görülmeye değerdir. Meydanın doğusunda medfun olan zatın şerefine bu meydan da şereflidir elbet.

Şimdi bu meydanda Sultan Selim veya diğer bir deyişle Selimiye Camii’ni arkanıza, Türbeyi de sağınıza alarak yola kadar yürüyün. Yolun kenarından sağa dönün. Yirmi –otuz metre sonra şimdilerde lokanta olarak kullanılan restore edilmiş binayı göreceksiniz. Ben küçükken bu lokantanın olduğu yerde iki katlı, beyaz boyalı, toprak bir ev vardı.  Evin tam karşısında ve Saadet Ekmek Fabrikasının yanında da babamın dükkanı. Babamın dükkanına gidip gelirken, küçük halimle bu Türbeye nazır evi keşke ben alsam diye hayal ettiğimi hatırlıyorum. Nasip değilmiş.

Lokantanın bir yanı türbeye bir yanı Asmalı Hatıp Sultan Camii’ne bakar.  Binanın  size göre solundan yürümeye devam ederseniz, camiye varmadan sağınızda Antikacı Mehmet’in dükkanını görürsünüz. Dükkanı görürsünüz diyorum çünkü Mehmet muhtemelen içeridedir. Dışarıya, ne sattığı belli olsun diye, eski halı ve heybelerden oluşan bir koleksiyon koyar illa ki. Lakin O genellikle içeridedir.

Mehmet ellili yaşlarda, kısaya yakın boylu, hafif topluca, iki parmak kalınlığında ak düşmüş sakalı ve güler yüzüyle bilinir. Lakin en belirgin özelliği yaşadığı onca şeyi içine atıp susmasıdır. Sessizdir Mehmet. Konuşmadan önce derin bir nefes alıp bekler. Hani okunmaya gidilen hocalar gibi, karşısına oturup beklersiniz. Onunla sohbet etmek eski bir Roma kalıntısının ortasında  gezinmek gibidir. Ortada pek bir şey görünmese de orada bir dolu şey yaşandığı bilinir. Eski fakat görkemlidir.

İskemlesinde oturur Mehmet. Elinde tesbihi. Otururken çoğu zaman başı öndedir ve yere doğru bakar. Yere bakmak bir bakıma eskiye bakmaktır. Şimdilerde görülecek pek bir şey kalmamış gibi. Eskiden Kadınlar Pazarında esnafmış ve bu yüzden arkadaşlarının çoğu ona hala Yoğurtçu Mehmet derler. Yoğurtçuluktan antikacılığa uzanan serüven her ne idiyse belli ki susturmuş Mehmet’i.

Dükkan, halılar asfiniklenmediği zamanlarda  eski kokar. Mehmet’in dükkanında makbul olan eski olandır. Bir eşya ne kadar eskiyse o kadar değerlidir. Eski küpler, halılar, saatler, gümüşler ve  aynadan tarağa aklınıza gelecek her türlü eski eşya, onun bildiği yerlerde arzı endam eder. Hepsi gün görmüş, yorgun, Mehmet gibi sessiz, kaderlerine razı bu eşyalar, sanki huzur evinde bir araya gelmiş ihtiyarlar gibidir.  Saatlerin ve ara sıra eski radyoların çıkardığı  dışında pek ses duyulmaz dükkanda.

Mehmet de her nasılsın soruma çok şükür diye karşılık verir. Şikayet etmez. Bir çorba parası kazanıyoruz der. Vakit namazlarında camiye gider. En son akşam namazında kapatır dükkanını. Akşam ezanı okunurken dükkana kilidi vurmuş ve Asmalı Mescit’e yollanıyordur illa ki.

Dün gördüm onu. Bu kez dükkan asfinik kokuyordu. Yine güler yüzü ve sevgisiyle karşıladı. Akşam ezanı yakındı ve yavaş yavaş etrafı topluyordu. Mehmet’i yazmak bugün aklıma geldi. Mehmet bende, imtihanda soruları erkenden cevaplayıp, zil çalmadan çıkmak yasak olduğu için sessizce diğer arkadaşlarını bekleyen bir talebe hissi uyandırır hep. Akşam dükkanı kapatınca hem dükkandaki eşyalar hem de Mehmet, eski görkemli günlerine giderler de sabah mecburen aramıza dönerlermiş gibi hissederim bazen de.

Şükür ki, aramızda sessiz, takdire razı ve şükredenlerimiz var.

Bundan bir önceki yazımda, Bedestende nasıl Tamirci Musa’ya uğramanızı tavsiye ettiysem Türbe Önüne yolunuz düşünce de Antikacı Mehmet’e uğrayıp en azından bir selam vermenizi öneririm.

Bir de küçük bir istirhamım var.

Benden de selam söyleyin lütfen.

FAZİLET KUNDURA

screenshot_2017-02-17-16-01-07-1

Konya’da Kapu camii meşhurdur. Önemli bir buluşma noktasıdır.

Eski Konya Kalesinin kapılarından birisinin yanında bulunduğundan,  Kapu Camisi ismi ile tanınmıştır. Camiyi Mevlâna’nın torunlarından Postnişin Hasanoğlu Şeyh Hüseyin Çelebi , 1658 yılında yaptırmıştır.

Caminin batı kapısını arkanıza alın, sağ tarafınıza şadırvan düşer. Karşıda  tek sıra dükkanlar. Dükkanların arkasında ise ince bir sokak. Bu sokağa girince hemen sağda Konyalıların bildiği meşhur çaycı vardır. Özellikle Ramazan akşamları dolar taşar. Çaycıyı geçer geçmez sağ kolunuzun üstünde küçük bir dükkan. Camında Fazilet Kundura yazar. İşte burası benim de okuldan arkadaşım Musa’nın ekmek teknesidir.

Musa ayakkabı tamir eder. Sabah erkenden gelir, besmele ile dükkanını açar ve akşama kadar tezgahının başında ona emanet edilen pabuçlarla hasbihal eder. Tezgahı camın kenarındadır. Kapıdan girince hemen sağda. Ayakkabılarınızı beklerken,  Musa’nın karşısında oturursunuz.  Musa ,önce çayınızı söyler ardından çekiç ve dikiş sesleri eşliğinde sizinle sohbet eder.  Dizlerinde kalın bir bez, etrafında müştemilatı ve hemen her yerde plastik poşetler içinde çeşit çeşit ayakkabı. Tezgahın hemen karşı sağında ise tamir edilip elden geçirilmiş ayakkabılardan oluşan ikinci el reyonu.  Dükkan dedimse Konyalılar bilir, bedesten içinde neredeyse 7-8 metrekarelik küçücük bir oda.

Yazın kapısı hep açıktır dükkanın. Kış gelince ise kapalı kapı kolunu aşağı doğru çevirip içeri girince de tekrar örtmeniz gerekir. Ne de olsa serttir Konya’nın kışı.

Musa gireni güler yüzle karşılar. Verdiğiniz selamı yüksek sesle ve ilk hecesini vurgulayarak alır. Aleykum derken sanki l harfi  iki defa çıkar ağzından. Alleykümün ardından selam derken de a harfi uzar ve sanki m harfi utangaçtır da kaçmasın diye uzayıp onu da yanına getirir.

Musa der ki, abi bir ayakkabıyı elime aldığımda giyenin hikayesini görürüm onda. Ayakkabılar hem kendi yaşadıklarını hem de onu giyenin başından geçenleri  biriktirir içinde. Giyilmeyen ayakkabılar küser ve kendini çabuk bırakır. Ayakkabıları sokağın tozları besler.

Bu yazıyı yazmamım ana sebebi ise Musa’nın şükrü. Ne zaman sorsam hep çok şükür der. Elhamdülillah. Bugünümüze şükür. Şükür sözcüğünü en çok ondan duyarım. Kanaatkardır Musa. Babadan kalma işinden hiç şikayet etmez.

İçim daralsa, dertlensem biraz, hırs gözüme perde çekse hemen Musa’nın dükkanına adımlarım.

Musa ile aynı şehirde yaşamak umut verir bana hep.  Onu görünce ,Hz Mevlana’nın, Sadreddin-i Konevi’nin, Şems’in ve daha nice erenlerin ayaklarının tozu, yüreklerinin özü hala aramızda derim içimden.

Geçen yıl Hacca da gitti Musa. Geç de olsa mübarek olsun demek için uğradım. Allah Haccını mübarek kılsın konuşması yaparken, Aziz Mahmut Hüdai kıssasındaki Eskici Baba geldi aklıma. O hikayeyi yazmak için yerim dar burada. O da size merak kalsın.

Yolunuzu Kapu Camii civarına düşürüp Musa’ya uğrayın. Benden de selam söyleyin.

Varolasın Musa.

Umarım habersizce yazdığım bu satırlar için bana kızmazsın.

 

 

İMTİHAN

 

images

İyi yaşayıp yaşamadığınızı nasıl test ediyorsunuz?

İyi bir öğrenci, iyi çalışan, iyi evlat, iyi eş, iyi vatandaş olup olmadığınızla ilgili kafanız net mi?

Kararı kim veriyor?

Öğrencilerde karne var, senede iki defa alıyorlar ve çoğu gözlüklü büyükler, inceleyip “mmm” diyerek baş sallıyorlar. Çoğu yerde, çalışanlar için de performans kriterleri var. Evliliklerde nihayetinde kötü eş mahkeme tarafından tard ediliyor. Küçük yerlerde kötü çalışan işten kovuluyor. Toplumsal kurallar ve gelenekler var. Toplum kendi normlarına göre iyi ve kötü ayrımı yapıyor genellikle.

Siz ne diyorsunuz kendinizle ilgili?

 İyi yaşıyor musunuz, olması gerektiği gibi mi her şey?

Ben kendimle ilgili olanı söyleyeyim, bu soruya verdiğim cevap daha çok duygularımla alakalı. Kaygılı değilsem, kendimi iyi hissediyorsam her şey yolunda gibi görünüyor.  İyi de duygular iyi ve doğru yaşamanın göstergesi olabilir mi? Bombalı bir eylemden sonra onca cenazenin ardından, dünyadaki en doğru şeyi yaptığını düşünen bir katil de kendini iyi hissedebilir. İyi hissetmek biraz da neye inandığınıza bağlı. Ölmeleri gerekiyordu öldürdüm diyen bir psikopatın duyguları onun doğru yolda olduğunu gösterir mi?

Asıl soruyu soralım şimdi.

Dünya kendini iyi hissetme yeri mi?

Okulda iyi hissetmediği gün öğrenci okulu bıraksın mı? İyi hissetmediği günlerde çiftçi tarlayı bırakıp kahveye mi gitsin? Evin hanımı veya beyi iyi hissetmiyorum gerekçesiyle mahkemeye gitse?

Hisler kendi başına bir şeyin doğru olması ya da olmamasının kriteri olabilir mi?

Şimdi biz kendi cevabımızı verelim.

Dünya imtihan yurdudur.

İmtihan varsa zorluklar da vardır. Hatta zorluk ve kolaylık birliktedir. Bir de imtihan için ihtiyar ve irade gerekir.

İnsanın meyil ve arzuları vardır. Arabanın freni ve gazı gibi. Direksiyonun başındaki de irade sahibidir. Bazen yol kalabalıktır. Engeller çıkar. Araba arızalanır. Şöför kendini kötü hissedince arabayı orada bırakıp gitmez. Onun hedefi menzilidir. Hislerine rağmen rotasını tamamlamak onu iyi şöför yapar.

Kötü hissediyorum. Mutsuzum. Hiçbir şey istediğim gibi değil.

Bu cümleler yoldan kalmanın mazereti kabul edilmez. Aynı yolda aynı şartlarda böyle hissetmeyenler de varsa hele.

Bunu söyleyenler. Hayatı hep iyi hissetme, mutlu olma, canının istediği her şeyi yapma yeri zannediyor muhtemelen. Esnek değiller, değişime kapalı ve inatçılar.

Hayat, bu dünyadan göçtükten sonra bile değerli kalabilen, isminin yanında itibar bırakanlardan öğrenilir. Başta Peygamberler olmak üzere.

Hayat sadece iyi hissetme yeri olsaydı negatif duygular olmazdı.  Günün sadece gündüz olmadığı gibi.

Yazıyı bağlayalım. Hisler yoldan kalmanın mazereti olamaz. Sağlam bir haritamız varsa, ne hissettiğimizden çok, yolun neresinde olduğumuza bakarız. İyi hissetmek için de kabullerimizi çoğaltıp razı olanları örnek alırız.

Hele dua ve niyaz pek yaraşır yola.

EĞİTİMDEN MAKSAT

 

huseyinguzel_135367691259

Kamıştan düdük yapmak deyimini bilirsiniz.

İnsanı yetiştirmek, eğitmek,  İnsan-ı Kamil haline getirmek de bir bakıma böyledir.

Biz düdük demeyelim de ney gibi güzel ses çıkarır hale getirmeyi kast etmiş olalım.  İsteriz ki, insan da konuşunca güzel söylesin, faydalı söylesin, ağzından hayır sadır olsun. Onu üfleyen ağza layık olsun.  Nitekim söz kamile helaldir.

Derler ki, her kamıştan ney olmaz. Ney sıcak iklim bölgelerinde ve sulak yerlerde yetişen sarı renkli ve lifleri sıkı olan sarı kamıştan yapılır. O zaman fıtrat yani yaratılış da önemlidir insan için. Mutlak değildir ama önemlidir. Olmaz denilen niceleri ilahi lütfa erişirse fersah fersah yol alır.

Bir kamışın ney olması gurbetle mümkündür. Hicretle mümkün olur. Vatanından cüda kamışlar kemalata yol alır. Öyle ya sazlığından koparılıp gurbete düşen kamışlar ancak; üflenebilir hale gelecektir.

Ya insan?

Ayrılığı göze almadan nasıl kamil olur? Çileyi, vatan hasretini, ana kucağını terk edemeyen insanın ömrü de bir mevsimliktir.  İnsan zaten önce cennetten, sonra da bu dünyadaki cenneti olan ana karnından kopup gelmiştir. Her yeni menzil için de eski alıştığı kucağı terk etmek zorunda kalacaktır.  Kendini çivileyeceği bir yeri var mıdır insanoğlunun? Nihayeti, nereye sığınırsa sığınsın ölümü tadacaktır .

Kamış, gurbeti ve ayrılığı kabul edip hazmederse, takdir kalemi illa ki bir ustayı yoluna çıkaracaktır onun da. Bir ustanın elinde biraz zahmete katlanınca güzel ses çıkarır hale gelmesi de mukadderdir. Eh usta da bahtına. Biraz da baht işidir yaşamak. Ceht asıl olmakla beraber, bahtı da yardım etmeli bir insanın. Bunun içindir dua ve niyaz.

İnsan da ayrılıklarla baş etmek zorunda değil mi? Her dem bir eskisinden ayrılarak buradaki nihai ayrılığa doğru gidip durmaktadır. Lakin gittiği istikamet, geldiği yer olduğundan biz ona vuslat deriz. Dünyada da öyle değil mi? Bir yerden durmamacasına yürümeye başlasanız başladığınız yere nihayet dönersiniz.  Ayrılıklara dayanıklı hale geldi mi insan da usta bulmak mecburiyetindedir. Dünyada ustasız öğrenilen bir zenaat var mıdır ki kemalat kendiliğinden olsun?  Burası en zor bölümlerden birisidir işte. Teslimiyet ölülerin mesleğidir. Ölüm gibi korkulan ve kaçılan bir davranış olduğundan kamil sayısı da hep azdır. Ne mutlu mahir bir ustaya erişip te teslim olabilenlere.

Sonra? Güzel söylemek zamanı. Lakin,

Söylemek te bir söyleten ister. Gül bahçesi olacak ki bülbülün maceralarını dinleyelim. Müşteri olsun ki dükkan açık kalsın. Zamanımı beraber geçirdiğim arkadaşımın dudağına eş olsaydım ( sırlarına tahammül edecek bir hemdem bulsaydım) ney gibi ben de söylenecek şeyleri söylerdim. Dildeşinden ayrı düşen, yüz türlü nağmesi olsa bile dilsizdir. Mesnevi.

Dudağına eş başka bir dudak bulduğunda ise bayramdır artık.  Şen gönüller ayna olur. Bitmek tükenmek bilmeyen okyanusların derinliklerinden yansıtır da yansıtır.

İnsan kamıştan elbet farklıdır. Güzel söyleyen hale gelince o da güzel söyletmenin yollarını öğrenir . El alır, el verir. Gönlü gönle bağışlar.

Nihayeti nedir peki?

Can verene aşık denir.

ÜST AKIL

 

bilisim-4

 

Hani olumsuz anlamda üst akıldan söz ediliyor ya?

İblis: “Rabbim! Öyle ise insanların kabirlerinden kaldırılacakları güne (kıyamete) kadar bana mühlet ver” dedi.

 Allah buyurdu ki: “Sen mühlet verilenlerdensin.”

 “Allah katında bilinen vaktin gününe kadar…”

 İblis şöyle dedi: “Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!” Hicr.36-39.

Bizler yukarıda bahsi geçen diyaloğa inanırız. Allah vardır ve birdir. Adem yaratıldığı gibi şeytan da vardır ve maksadı bellidir. Günahları yani Allah’ın hoşnut olmadığı her şeyi süsleyip taraftarlarını çoğaltacağını beyan etmiştir ki bu hususta faaldir.

Şeytan varsa taraftarları da vardır ve onun gibi çalışırlar. Onun yöntemlerini benimserler. Olumsuz anlamda bahsi geçen üst akıl aslında şeytandır. En bilindik silahı korku ve endişe yaymaktır.

Allah aynı surede cennette olanların kalplerinden kin çıkarılır ve kardeşçe selamet içinde orada yaşarlar der. Hicr.47. Kalplerinden kin çıkarılan cennetlikler yorulmazlar ve hiçbir yorgunluk ta hissetmezler. Hicr.48.

Sevinç ve esenlik içinde, dingin yaşamanın sırrı kardeşliktedir. Bunun da yolu kalpten kini çıkarmaktır .

Olumsuz anlamdaki üst akıl önce korkutup, yorup sonra da mağlup etmek ister. Umutsuzluk eker. Okları kardeşliğedir. Bu yüzden de kalplere kin pompalar.

Gerçekte asıl üst akıl Allah’tır. Aklı Külli her şeyin üstündedir. O’nun mekri  bütün tuzakların fevkindedir.  Şeytan ve adamları günahları süsleyip yoldan çıkarmak için uğraşırken bazıları bundan müstesnadır.  “Ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesnâdır.” Allah şöyle buyurdu: “İşte bana ulaşan dosdoğru yol budur.”Hicr.40-41.

Zor ve ağır imtihanlardan geçerken, etraf sisle kaplıyken bize yolu bulduracak olan şey akıl ve onun bağlanacağı ilkelerdir.

Düşmanın arzusu daima ayırmak ve bölmektir. Yöntemi ise korkutmak, kalplere kin ekerek umutsuzluğa sevk etmektir. Her şeyle korkutur. Ölüm, açlık, ekonomik problemler aklınıza ne gelirse.

Kalpleri ihlasla Allah’a ve ilkelerine bağlı kullar daima sevinç içindedirler. Bilirler ki her şey geçicidir. İyi de kötü de geçer. Düşman korkuttukça, vurdukça daha çok birbirlerine sokulurlar. İlaç belli çünkü.

Kardeşlik.

Şeytan ve adamları namütenahi çaresizlerdir. Bu güruhun kollektif bilinçdışı haset doludur. Sevgiye, kardeşliğe, adalete tahammülleri yoktur. En çok da bu kelimeleri kullanarak faaliyet gösterirler. Sevgisizliğin zulmün olduğu her yerde parmak izleri vardır. Onlara da acıyarak daha çok kol kola girmekten başkaca  çare yoktur.

 Rabbin hakkı için biz, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı hesaba çekeceğiz. Şimdi sen emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Onlar yakında bileceklerdir. Gerçekten biliriz ki, onların söylediklerine göğsün daralıyor.  O halde Rabbini hamd ile tesbih et. Ve secde edenlerden ol. Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et. Hicr. 92-99.

Cuma…

unnamed-1

Allah’ın selamı üzerimize olsun,

Verdiği cana sıhhat ve afiyete hamd ederiz, Elçisine salat ve selam ederiz,
Cuma hürmetine afiyet isteriz,
Peygamber sav in Veda Hutbesinden bir bölüm cuma hediyem olsun..
 
Ey insanlar! “Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır. “Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse sizi Allahın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz. “Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz. “Dikkat ediniz!şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
  • Allah’a hicbir seyi ortak kosmayacaksiniz.
  • Allah’in haram ve dokunulmaz kildigi cani, haksiz yere öldürmeyeceksiniz.
  • Zina etmeyeceksiniz.
  • Hirsizlik yapmayacaksiniiz..
Allah yar olsun, içi dışı bir olanlardan olmak dileğiyle….