BAĞIŞLA VE YÜRÜ

 

 

Belirsizlik.

Bundan sonra ne olacak?

Bu soruyu sorduğunuz anda iki ihtimal vardır, ya olmasını istedikleriniz ya da aklınıza gelen kötü ihtimaller.

İkisi de görüş ve biliş alanınız kadardır.

Genellikle de hiç ön görmediğiniz şeyler olur.

İhtimaller durduğunuz ve baktığınız yer kadardır.

Yerde kapalı bir alanda elini alnına koymuş ileriyi gözetleyen birisinin gördükleriyle bir dağın tepesinde elinde dürbünle bakanın gördükleri arasında dağlarla fark var.

Daha ileriyi merak ediyorsanız keskin görüşlülerle istişare edin.

En sonu ne diyorsanız şimdiden söyleyelim, çürümüş kemikler.

Olan olması gerekendir.

Olacak olan da hayırlıdır.

Görünmeyenden korkan ve kaygı duyanlar için söyleyelim

Allah ebedi ve ezelidir.

Geldiğimiz yerde de, gideceğimiz yerde de, yolda da dost ve yaren O’dur.

Korkuya mahal yok.

Bağışlayın.

Bağışlayın ve yüklerinizden kurtulun.

Bağışlayın ki düşünceniz O’na yönelsin.

Bağışlamak boyun eğdirmek, öcünü almak değil, seni yoldan alıkoyandan paçanı kurtarmaktır.

Bağışlayın ve O’na yönelin ki o hem aziz hem de müntekımdir.

Bağışlamak olan biteni O’na havale etmektir. Sen de öyle yap.

Geriye bakmak ruhu yorar.

Ruhun menzili çok ötelerde.

Seni elbisenden yere bağlayan ipleri kesemiyorsan elbisenden soyun.

Bağışla ve yürü.

İlle de geçmişte olan biteni anlamlandırmak istiyorsan Hz Yusuf’un şu sözünü dinle. Bir yoldaşı Hz Yusuf’a başına neler geldi ve insanlar, hem de en yakınların sana neler yaptı diye bahis açınca, mevzuyu hiç derinleştirmeden şöyle dedi:

Aslanlara bazen zincir vurulur.

Bağışla ve yürü.

Reklamlar

 Eylül Tek Başına Gelmez

 

 

Ağustosun ardından sıra kendisine gelince heybesindekileri de beraberinde getirir.

Bir tutam serinlik, yaprakları yeşilden sarıya doğru boyayacağı renkli kalemleri, caddeler boyu renkli üniformalarıyla öğrenciler, kurutulmuş  sebzeler, kayısı kuruları, yazdan kaynatılmış pekmez, yıldız çiçeği.

Merhametlidir eylül.

Kendisinden sonra gelecek olanlara hazırlık yapalım diye bizi güzelce terbiye edip hazırlayan şefkatli anne gibi serinliğiyle nasihat eder.

Akşamdan önceki İkindi vakti gibi.

Merhametlidir.

Baharın ve yazın giderken yanlarına almadıkları hüzne de eylül sahip çıkar.

Geçip gidene üzüleceğimizi bildiği için, ağaçları sarıya boyayıp nasıl yas tutacağımızı da gösterir.

Eylül ertelenmiş aşklara nezaret eder. Baharı ve yazı pas geçenlerin alelacele tutunduğu bir sarmaşık gibidir. Yapılacaklar listesinde kalanların aceleye getirildiği, hüznün kızgınlıkla karıştığı ara dönem.

Yahya Kemal, Kanlıcanın ihtiyarları eylülde oturup geçmiş sonbaharları konuşur diyor.

Yazın vurdumduymazlığı gider, insanlar bir araya gelip hikayeler anlatır bir birine.

Ben Eylülü severim.

Merhametlidir o.

Eylülü gönderen de.

Şöyle söyler Hz Pir:

Günler geçip gittiyse varsın geçsin.

Ey pâk ve mübârek olan insân-ı kâmil; hemen sen vâr ol. Mesnevi.1.

 

 

ŞİFRE

 

 

Bana öyle geliyor ki, bizi oluşturan iki temel nesne, beden ve ruh, uyumu yitirdiklerinde, daha doğrusu kendi aralarındaki uzlaşıyı kaybettiklerinde bu, fiziksel hastalık olarak çıkıyor karşımıza.

Ecel geldiği zaman ki bu ruha yapılan bir yardımdır. Ölüm denilen en son kavga, ruhun bedenin ölümünün ardından kaçmasından başka bir şey değil. Uzun süredir kavga eden iki yoldaşın birlikteliğinin sona ermesi ölüm.

Felek,  yolculuğun başında bedene yardım edip ruhu hapsetti. Yolculuğun sonunda da ruha yardım edip kafesi kırmasını sağlıyor. Aradaki geçen dönem ciddi bir savaş, amansız bir kavga. İçinde uzlaşıyı sağlayanlara ne mutlu. Bana öyle geliyor ki bu uzlaşı, insanın yardımsız kendi başına yapabileceği bir şey değil.

İlahi bilgi, adına yaşamak denilen yolculuğun oyun olduğunu söylüyor. En basit oyunun bile kuralları var. Yaşamak denilen oyunun kurallarını bilmek bu zorlu mücadeleyi kolaylaştırabilir. Öğrendiğime göre yaşamak denilen oyunun en belirgin şifresi tezat. Yani zıtlık. Hani şer bildiğinizde hayır, hayır bildiğinizde şer olabilir deniliyor ya ilahi mesajda.

Beden olabildiğince oyuna ve yaşadığımız yere tutunmaya çalışırken, ruhun amacı esaretten kurtulup özgürleşmek. Zıtlık üzerine kurulmuş bir birliktelik hayat. Ruhu zindana koyup hadi çalış çabala ve buradan çık denilmiş gibi.

Burada sahip olduğunuz ve biriktirdiğiniz her şey zindanla aranızda bir ünsiyet oluşturuyor ve çıkışı zorlaştırıyor. Çabadan vazgeçen zindana alışmaya başlıyor. Sonra da nereden geldiğini kim olduğunu aslında nelere sahip olduğunu unutup küçülüyor. Zindanda koğuş sorumlusu olduysa bunu padişahlık zannedebiliyor mesela. Zindanında fazladan bir yer edinirse bunu mutluluk kaynağı sayabiliyor. Mal mülk sahibi şöhretli birisi gibi davranabiliyor.

Mesnevide, bir merkebin yola bıraktığı idrarının üstüne düşen saman çöpünü çok büyük bir gemi ve idrarı da uçsuz bucaksız bir okyanus gören sineğin o saman çöpünün üstüne konup böbürlenerek işte deniz, işte gemi işte kaptan dediği anlatılır hikaye usullü.

Oysa zindana alışmanın bedeli dışarıdaki uçsuz bucaksız güzelliklerden vazgeçmektir. Korkusundan celladına aşık olup kolaycılığa kaçabiliyor mahkum insan.

Zindandan ancak vererek çıkılabiliyor. Özgürlüğü her şeyden üstün tutarak. Zindandan çıkaran en büyük araç bu oyunu kim kurduysa onu anmak. Mütemadiyen çıkışla ilgili tefekkür etmek. En büyük engel de korku. Açlık, susuzluk, arzulara ulaşamayacağı korkusu. Hep kaybetme endişesi bedenin yaşadığı. Bu yüzden sizi zindanda tutmak isteyenlerin de en çok kullandığı argüman korku. Esareti sağlayan yegane şey kaybetme korkusu.

Kendimize verebileceğimiz en büyük hediye. Kendimize ulaşmayı sağlayacak bir yol ve yöntem olmalı zannımca. Bu da tutunduğumuz ve sahiplendiğimiz her ne varsa tümünden vazgeçebilme cesaretine ulaşmakla olacak.

Yaşamak denilen oyunun şifresi zıtlıkta gizli ise, oyunun amacı bir sınav, bunu görmeliyiz. Ben sınava girmem, çalışmam, başarmak zorunda değilim demek ve kolaya kaçmak faydasız. Zindanda mutlu ve müreffeh olmak mümkün değil. İstesek te istemesek te süresi sınırlı bir oyun bu.

Zindanı del kendini kurtar.

 

 

 

NECATİ GÖÇTÜ

 

Necati geldiği yere geri gitti.

Aniden, bir anda, hiç yaşamamış gibi hızlıca göçtü.

Ölümün doğumdan farkı, habersiz olması. Bir sürpriz o. Bir de doğumu yapan yaptıran göz önünde iken ölümün ebesi gizli. Dur yapma bir dakika bekle diyemeden bir de bakmışsın gitmiş.

Necati daha yeni göçtü çok uzağa gitmiş olamaz. Koşsam ardından yetişebilir miyim sizce?

Geri getiremesem de birkaç cümlecik olsun söylemek için.

Yahu tamam gitmeye gidiyorsun da, biraz ani olmadı mı sence de? Yani ne biliyim haber verseydin keşke, son bir defa oturur bir şeyler yer içer helalleşirdik filan. Bize düşen bir şeyler varsa onları emanet alırdık. Bundan sonra nasıl görüşür haberleşiriz, üstüne konuşurduk. Gitmeden son bir kez bütün anıları gözden geçirir istemediğin fotoğraflar varsa siler yok ederdik.

Düğün yaparken çetnevir oluyor, hacca giderken biz gidiyoruz ziyaretleri var. Askere giderken davulla zurnayla uğurlanıyor da insanlar ölürken niye haber etmiyorlar? Neden illa söylenmeden kalmış birkaç cümleyi boğazımıza tıkıp gidiyorlar? İlahi hikmetinden sual olunmaz lakin bu dünyadan göçeni uğurlamak kolay değil. Birisi giderken herkesi susturuyorsun.

Ben bugün dolar ne kadar olmuş diye bakmak için telefonu elime aldığımda gördüm whats uptan göçtüğünü. Sonra da utandım. Hemen birkaç ortak arkadaşı aradım suçluluğumu örtbas etmek için.

Dolar 150 olsaydı en fazla ne olurdu? Piyasa kurallarıymış. Çok komik. Gördük işte kuralı kimin koyduğunu.

Bana ölmüş gibi gelmiyor Necati. Zihnim reddediyor terkedilmeyi. Cenazesine katılacağım önce uğurlamak için, sonra toprağa emanet edip geri döndüğümde biraz daha kabullenmiş olacağım. Ardından gün geçtikçe gidişi yavaş yavaş hazmedilecek. Onunla ilgili konuşacağız. Sonunda emir Allah’tan deyip noktalayacağız konuşmalarımızı.

Onunla ilgili yazma sebebim kendi yasımı tutmak aslında. Kederimi, öfkemi, suçluluk duygumu sevecen bir kulak bulursam diye havaya asmak. Benim onunla ilgili şehadetim zaten belli.

İyilerdendi.

Eğer çok uzağa gitmeden yakalayabilirsem şöyle iki omuzundan tutup sıkıca kucaklayıp kardeşim seni seviyorum diyeceğim. Git gitmen gerekiyorsa. Bizi düşünme. Gözün arkada kalmasın. Hepimiz Allah’a emanetiz. Bizden yana hakkımız varsa helal olsun. Sen de helal et. Gördüklerine bizden çok selam. Nasipse biz de geleceğiz nasılsa. Gelince yine uzun uzadıya konuşuruz. Acelen varsa bekletmeyim ben seni. İyi haberlerini bekleriz. Bizi habersiz bırakma.

Yapacak bir şey yok.

Emir Allah’tan.

Necati göçtü biz kaldık.

YERLİ MALI

 

 

İlkokuldayken yerli malı haftası kutlanırdı.

O günlerden hatırladığım, Hakimiyeti Milliye ilkokulunun bodrum katındaki sınıfta, sıraların üstüne dizilmiş iri iri portakallar.

1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı yapıldı. Karaman yolunda, aynanın orada gördüğüm kalabalığı hayretle hatırlarım yine. İnsanlar sıra ile yollara dizilir ve cemseler içinde yoldan geçen askerlere bisküvi, karpuz ellerinde ne bulursa atarlar ve onları büyük bir coşkuyla uğurlarlardı. Geceleri karartma yapılır ve büyükler sessiz olmamızı söylerdi. Eğer evimiz aydınlık olursa düşman boma atarmış. Korkardık. Evimizin avlusunda akşamları karanlıkta oturur ve çekirdekleri bile sessizce çitlerdik. Çok şükür dikkatli davrandık ve evimize bomba düşmedi.

Akşamları komşulara gitmek diye bir şey vardı. O zamanlar evimizde ve komşu ziyaretlerinde konuşulanlar ile ilkokulda dinlediklerimiz farklıydı. Mahallemizde kıtlık günleri ve düşmandan bahseden ihtiyarlar vardı. Hem kendilerinin hem de babalarının dedelerinin yaşadıklarını anlatırlardı. Ben çok anlam veremezdim, daha doğrusu kafam karışırdı. Onların düşman diye anlattığı insanları biz okulda medeni insanlar diye öğrenirdik ve çok özenirdik. Okulda öğretmenimizin anlattığına göre eğer biz de onlar gibi yaşarsak ve onlara benzersek bu çok iyi bir şeydi.  Maazallah yoksa kara sakallı, kargacık burgacık eski yazı yazan, örümcek kafalı ve kara çarşaflı olabilirdik.

O, kimine göre düşman kimine göreyse son derece insancıl medeni devletler bomba yapıyorlardı. Biz yerli malı haftasında sıraların üstüne elma portakal dizerken onların çocukları evden bomba getiriyor olmalıydı.

İlkokul bitimine yakın babam evimize televizyon aldı. Cumartesi günleri yerli film olurdu ve oradaki sevdiğimiz kahramanlar tıpkı öğretmenimizin anlattığı gibi medeni insanlardı. Köşklerde yaşar, partiler verirler, dans edip içki içerlerdi. Biz yerli malı haftasında elma portakal yerken onlar Roma’ya ve Paris’e alışverişe giderlerdi. Onlara çok özenirdik.

Büyükbabam meramdaki bağının bir kısmını ekmez boş bırakırdı. Neden diye soranlara da “harp çıkarsa oraya buğday ekeceğim” derdi. Biz de gülerdik. Neden harp çıksın ki biz her şeyimizi değiştirip medeni olmuşken.

İlkokul son sınıfta bir sınav yapıldı ve okul birincisi oldum, öğretmenim Anadolu Lisesine gidip gitmeyeceğimi sordu. Ben daha önce Anadolu Lisesi diye bir şeyi hiç duymadığım için afalladım ne diyeceğimi bilemedim öyle baktım bön bön, ağzımda bir şeyler gevelediğimi hatırlıyorum. Ben daha Anadolu Lisesinin ne olduğunu öğrenemeden duydum ki ailem beni onlar öldükten sonra arkalarından Kur’an okuyum gerekçesiyle İmam Hatip Lisesine kaydettirmiş. Uzun süre mahallede çocuklar benimle alay etti. Sen ölü yıkayacaksın diye bağırıp gülüşürlerdi. Tıpkı o yerli filmlerdeki köyden gelen hizmetçi kızların dans etmeyi bilmediği için aşağılandıkları gibi çok ağladığımı hatırlıyorum. Oysa ben ölü yıkamak değil medeni olmak istiyordum.

Pazar günü sabahları fırında börek yaptırıp, böreğin peynirsiz ucunu pekmeze bandığımız saatlerde televizyonda kovboylar vahşi Kızılderilileri öldürürdü ve biz kovboyları tutardık. Onlar medeniydi çünkü. Sonra ayakları zincirli siyahi köleler gördük, beyaz adam üst katta uzun masada boynuna beyaz mendil takarken onlar malikanelerin bodrum katlarında yemek yerlerdi. Eğer az yer ve tarlada çok çalışırlarsa o zencilerin beyaz ve medeni insanlardan korkması gerekmezdi. En çok birkaç kırbaç yerlerdi o kadar. Onlar da aslında ne kadar medeni olabileceklerini göstermek için çalışmaktan arta kalan zamanlarda keman çalıp eğlenirler ve kendilerini beyaz adama göstermeye çalışırlardı. Zira medeni beyaz adamlar vahşilerden hoşlanmaz ve hemen cezalandırırdı.

Bugünlerde bazıları çok kızgın. Sahip kırbacını sallıyor. Hala medeni olamadık ve beyaz adam bizi bir türlü sevmedi. Işıkları kapatmıyor ve çok ses çıkarıyoruz.

Yoksa mahallemizdeki yaşlı amcaların anlattıkları doğru mu?

 

 

 

 

KUMLARA TOHUM EKMEK

 

Halid b. Safvan’a en çok sevdiğin kardeş hangisidir diye sorulunca şöyle demiş: “Hatamı bağışlayan, eksiğimi gideren, mazeretimi kabul edendir.”

Hasan el-Basri de şöyle der: İnsana dünyadan ne verilirse ona bunu ve bunun kadar da hırs al denilir.

Hz Lokman da oğluna şöyle öğüt verdi: Alimlerle otur, onların dizlerine yapış. Ölü bir toprağı göğün yağmuruyla canlandırması gibi, Allah da ölü kalpleri bilgi nuruyla canlandırır.

Başkalarına aldanıp malını mülkünü kaybedenler ve dünyalık toplama konusunda  yekdiğerinden aşağıda olanların saf ve kandırılmaya müsait oldukları varsayılır.

İbn-i Arabi Bağdat’a geldiğinde kendisine kalması için büyükçe bir ev tahsis edilir. Bir gün bir dilenci gelir ve kendisinden bir şeyler ister. Ona şöyle söyler: Dünya adına sahip olduğum tek şey bu ev. Onu al. Evi verir ve oradan uzaklaşır.

Bu davranış bugün bizim için anlaşılır gibi görünmüyor. Onu böyle bir davranışa iten saik ne ola ki?

Vermek denilen eylemin sınırı ne?

Önceki yazılarımızda hep insanın şükran yani artık başkalarına verme safhasına geçmesi gerektiğinden söz etmiştik. İlk evre hasetti, sonra kıskançlık, açgözlülük ve ardından verme. Başkalarıyla yarışıp ondakini yok etmeye çalışan, diğerini kıskanan, ne bulursa toplamaya çalışan insandan artık sahip olduğu ne varsa diğerine veren insana geçiş. Bunu önermiştik. Şimdi görüyoruz ki şükran evresi de kendi içinde kısım kısım, malından vermek, ilminden vermek en son canından vazgeçmeye kadar.

Bunun olabilmesi verme safhasına geçebilmenin yolunu merak ettim. Yukarıdaki Hz Lokman’ın öğüdünü o yüzden iktibas ettim. Diri bir kalp ancak vermeye razı olabilir. Akleden, ilham edilen bir kalp, temizlenmiş, Çalap’a mekan kılınmış bir kalp ancak ona emanet edilenleri sahibine teslim edebilir. Kader gereği imtihan edildiğinde ben ne olacağım diye sormaz. Bir kalbin diri olabilmesi de oturup kalktığı birlikte olduğu insanlarla mümkün. Zira kalp dinamik bir mekan hem alıyor hem veriyor, besleniyor ve besliyor. O yüzden ana damarları alimler beslemeli. Sonra ona Allah’ı hatırlatacak dostları olmalı. Hırs kalbe giden ana yolları tıkar. Beslenmesini bozar. Sahip olduğun her şeyin yanında hırs verilir dedi ya Hasan Basri ks. Verdikçe tıkanıklık gider ve yollar açılır. Ne kadar verebilirsen o denli temizlersin yolu. Kalp en son kararı verendir. O yüzden en çok dikkat edilmesi gereken yerdir.

Halid b. Safvan, iyi dostla ilgili hatamı bağışlayan, mazeretimi kabul eden ve eksiğimi giderendir dedi.

İşte o Allah ki tövbeleri kabul eder, mağfiret eder, insana bilmediğini öğretir.

Mevlana Hazretleri ile bitirmek isterim:

“Peygamberler dediler ki: Umutsuzluk kötüdür. Oysa Allah’ın ihsanı ve rahmeti sonsuzdur. Böyle ihsan sahibinden umut kesmek olmaz. Bu rahmet ipine yapışın. Önce zor olan nice işler daha sonra zorluk geçer de kolaylaşır.  Varsayalım ki,  kulağınıza ve kalbinize kilitler vuruldu. Bizim işimiz teslim olmak ve buyruğa uymaktır. Bu kulluğu bize buyuran odur. Canımızı onun buyruğuna adadık. Kumlara tohum ekin dese ekeriz.”

 

SEVMEK

 

Bir aşık sevgilisine sordu: Beni mi daha çok seversin yoksa kendini mi? Çabuk söyle.

Zor soru.

Şu soruları biliyoruz, önceden duyduk:

-Beni ne kadar çok seviyorsun?

-En çok kimi seversin?

-Hiç daha önce bir başkasını da bu kadar sevdin mi?

………………………………..

Birisini sevdiğinizi söylemek gerçekten de çok büyük bir iddia.

Sevmek bir his değildir. Öyle olsa bulutlar gibi gelir geçer. Öyle ya  sadece his olsa nasıl ölçülür? Eğer birisi sizi sevdiğini iddia ediyorsa davranış beklersiniz. Hatta sorgularsınız. Hem sevdiğini söylüyor hem niye böyle davranıyor?

Allah da sevdim demekle işin bitmeyeceğini söylüyor:  (Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Al-i İmran. 31.

Madem sevdiğinizi iddia ediyorsunuz gösterin diyor.

Sevme iddiası ciddi sınamaları da yanında taşır. Masallardaki padişahın kızını almak için geçilmesi gereken engelleri düşünün. Şöyle bir Hadis-i Şerif zikredilir:

Abdullah b. Muğaffel radıyallahu anh’dan rivayete göre şöyle demiştir: “Bir adam, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme “Ey Allah’ın Resûlü! Ben seni gerçekten seviyorum” dedi. Resûlullah, “O söylediğin söze dikkat et” buyurdu. Adam da “Vallahi seni gerçekten seviyorum” diyerek üçüncü sefer aynı sözü tekrar etti. Bunun üzerine Resûlullah, şöyle buyurdu:

“Eğer beni seviyorsan fakirliğe karşı bir kalkan hazırla. Çünkü fakirliğin beni seven kimseye gelmesi, selin durak yerine akması gibi hızlıdır.” (Tirmizi, Zühd, 36)

Korku salmak değil niyetim, anlatacağım az sabır. Şimdi de Hz Mevlana’ya kulak verelim:

“Ayrılık derdinden Mecnun, ansızın hastalandı. İştiyak aleviyle kanı kaynadı, nihayet boğaz illetine tutuldu. Tedavi için hekim geldi. Gördü ki damarını yarmak ve kan almaktan başka çare yok.
Kanı defetmek için hacamat lazım dedi. Çağırdılar hünerli bir hacamatçı geldi. Kolunu bağladı, şiş olan yeri deşeceği sırada o huyu, aşktan ibaret olan aşık, bir nara attı. Dedi ki: Paranı al git, hacamat etme. Ölürsem öleyim, bu köhnemiş beden bırak ölsün! Hacamatçı dedi ki: Bundan ne korkuyorsun sen kükremiş aslandan bile korkmazsın. Mecnun dedi ki: Ben yaradan korkmuyorum. Sabrım, taştan yapılma dağlardan da fazladır. Yarasız durmaya hayatta tahammülüm yok. Yaralara aşığım, onlara koşa,koşa giderim. Fakat vücudum Leyla ile doludur. Bu sedef o incinin sıfatları ile dolmuştur. Ey hacamatçı, korkarım beni hacamat ederken Leyla’yı yaralarsın. Gönlü aydın olan akıllı kişi, bilir ki benimle Leyla arasında bir fark yok. Mesnevi.5.”

Sevme iddiası tek bir şeyi gerektirir o da kendim dediğin engeli aşmak.

Daha önce başka bir hikayede bir aşığın senin için şunları şunları yaptım diye anlatması üzerine maşuğunun evet bütün bunları yaptın ama asıl yapılması gerekeni yapmadın dediğini anlatmıştık. Nedir o diye sorulunca, ölmedin demişti.

Kendini aşmadıkça bir diğerini sevmek sadece iddiadan ibarettir.

O zaman başta sorduğumuz soruya geri dönelim: Ey dertlere uğramış aşık, beni mi daha çok seversin kendini mi? doğru söyle. Aşık dedi ki: Ben, sende öyle bir fani olmuşum ki tepeden tırnağa kadar seninle doluyum. Varlığımdan bir addan başka bir şey kalmadı.  Ey güzelim, vücudumda senden başka bir varlık yok. Bu sebeple sirke bal denizinde nasıl yok olursa ben de sende öyle yok oldum. Mesnevi.5.

Sen ve ben bir olunca soru da manasız kaldı.

Herkes bilir ki ölen sevimli olur. Bütün düşmanlıklar da ölünce son bulur.