ÇARIK SEVGİSİ

 

Padişah Eyaz’a şöyle seslendi.

Ey Eyaz,bir çarık parçasına şu sevgi nedir? Neden bir put gibi ona aşıksın?
Mecnun’un kendi Leyla’sının yüzünü din edindiği gibi sen de  bir çarığı kendine din, iman edinmişsin. Mesnevi.5.3251.

Hikayeye göre Eyaz gizli bir odada bir çarıkla bir pösteki saklar ve zaman zaman girip o odada uzun süre vakit geçirirdi. Hal böyle olunca saraydakiler Padişaha şikayette bulundular. Dediler ki senin o çok sevdiğin ve huzurda bizden öne geçirdiğin Eyaz gizli işler çeviriyor. Senden kaçırdığı hazineyi gizli bir odada saklıyor. Dedikodu haddi aşınca, Padişah kilidi kırıp kontrol edin o zaman dedi. Öyle de yaptılar. Kapıyı zorla açıp içeri girdiler. Baktılar ki duvarda bir çarıkla bir pösteki. Odayı didik didik ettilerse de başka bir şey bulamadılar. Ettikleri dedikodu ve iftiradan başka bir şey kalmadı ellerinde. O mahcubiyetle Padişahın huzuruna geldiler. Padişah Eyaz’ı küçükken yanına almış kendi yetiştirmişti. Ona güvenirdi. Eyaz’a olan sevgisi haset celbetmişti. Eyaz’da Padişahın sevgisini kaybetmekten endişe ederdi. Sahip olduklarından dolayı kibir olmasın diye, kendine saraya ilk geldiği zamanki halini hatırlatması için asmıştı çarıkla pöstekiyi o duvara. Arada gidip onlara bakar ve geldiğin yeri unutma, kibirlenme, nerden geldiğini aklından çıkarma diye telkin ederdi kendi kendine.

Padişah bunları bilirdi bilmesine de yine de hepsini topladı huzuruna ve sordu Eyaz’a. “Ey Eyaz neden bir çarığa bunca sevgi?”

Hikaye Mesnevi’de geçer. Hz Mevlana her ne kadar Eyaz’ın bu davranışını, kibirlenmemek için bulduğu yöntemi beğense de yine de yeterli bulmaz. Bunun da ötesi var çünkü. Evet onlara bakıp ibret almak mümkün ancak  bu bir bakıma da geçmişte kalmak demektir. Bugünde tutunmak için geçmişi yüceltmek anlamına da geliyor. Hafıza da put bir bakıma. Bugünü yaşatmayan yönümüzü ve ayaklarımızı sürekli geriye doğru çeken bir engel. Geçmiş adı üstünde geride kalmış olan. Orada her ne olduysa orada kalmalı. Bugün ondan daha değerli ve kıymetli. Sadece ondan değil gelecekten de.

Eyaz çarıktan medet umdu ya. İşte asıl eleştiriye maruz kalan o. Allah var ise başka sevilen ve medet umulan her şey put. Çünkü şöyle devam ediyor Hz Mevlana:

İki eski çarığa niceye kadar bir taze sözler söyleyerek, cansız bir şeye ezeli sırrı açacaksın? Mesnevi.5.3254.

Konuşulacak kim Eyaz? Sırların açılacağı, medet umulacak olan kim?

Leyla’nın yüzü Mecnuna nasıl perde olduysa Eyaz’a da çarık perde oldu. Mecnun perdeyi kaldırsaydı, Eyaz da çarığa öykünmekten vazgeçseydi neyi göreceklerdi?

Şimdi bakalım kendi putlarımıza, öyle ya okuduğumuz bizim hikayemiz.

İşimiz mi? Mal mı? Para, kadın, erkek, kumaş, ideoloji, duvar yazıları, saatlerce vakit geçirdiğimiz sosyal dijital alanlar, geçmişte bırakamadığımız kin, öfke, bağışlayamadıklarımız veya gelecek kaygısı mı? Allah’tan daha çok meşgul olduğumuz her şey.

Put nedir biliyor musunuz? Allah yerine koyduğunuz her şey. Allah’ın dışında düşündüğünüz, konuştuğunuz her ne varsa.

Allah’tan başka bir şeye öykünmek, viranelere, yıkılmış evlere,  uzun uzadıya aşkını anlatan insanların yaptığına benzer.

Eskiye yeni söz söyleme.

Yeni sözler yeni güne olsun.

 

Reklamlar

İNSANIN YAZGISI

Alemlerin Efendisi benim bildiğimi bilseniz az güler çok ağlardınız derken neyi kastetti?

Nedir bilmediğimiz?

Ağlamayı nahoş gören ve kahkahalarla gülen insan kendisine gönderilen elçinin bildiğini niye bilemedi?  Hadi bilmiyor diyelim merak ta mı etmedi?

Sahi nedir insanın yazgısı? Nedir ona ağlamaktan başka yol bırakmayan?

Başa dönelim. Hikayenin başladığı yere.

Güllük gülistanlık yaşayıp giderken birden bire tepetaklak olup baş aşağı düştüğümüz yere.

Tam olarak ne oldu orada?

Unuttu.

Varlığın hazzı baskın geldi. Kendine güvendi. Düşmanı hafife aldı.

Taneyi gördü altındaki tuzağı görmedi.

Ona varlık nimetini vereni unuttu.

Ne verildiyse sahiplendi. Maliki yevmiddini unutup mülkiyet edinmeye kalktı.

Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır dendi mi ona? Evet. İçindeki heves sarhoşuna dikkat et denildi mi? Evet.

Ya akıl?

Korunsun diye değil miydi?

Ne oldu da eli ayağı bağlandı aklın?

Orası muamma.

Kaza diyen var, kader diyen var.

Sonrası asıl bizim işimize yarayan yer. İşte ondan sonra başladı asıl hikaye. Düştüğü yerden kalkmak için tane tane gözyaşı döktü babamız. Çok ağladı. Zalemna enfüsena dedi ağladı.

Düşünce hatırladı unuttuğu ne varsa.

İnsanın yazgısı düşmek ve ağlamaktan ibaret. Hepsi bu. Tane varsa tuzak ta var.

Unuttukça düşecek. Hatırlayıp ağladıkça yükselecek.

Ey insan zafer mi istiyorsun?

İza Cae Nasrullah diye başlayan sureyi oku.

 

KAZANMAK VE KAYBETMEK

 

 

Bir kayıp söz konusuysa, bir şey yitirilmişse, ortada bir yenilgi varsa yoğun bir keder, öfke ve suçluluk duyguları buna eşlik eder.

Bir kaybın ardından hissedilen suçluluk duygusu insanları buna sorumlu aramaya iter. Kolay kolay kimse bunu kendine yakıştırmaz. Sorumlu başkalarıdır ve cezalandırılmalıdır.

Öfke aslında kaybedilene olmakla birlikte insanlar bunu dillendirmez çoğu zaman ve daha zayıf gördükleri kim varsa öfkeyi ona boca eder. Genellikle de yenilgiye uğrayan, kaybı bizzat yaşayan hedef tahtasındadır.

Bazı ilkel toplumlarda bir cenaze söz konusu olduğunda taziyeye gelenlerin cenaze sahibini dövdüğünden söz edilir. Hem diğerlerinin öfkesi hem de kaybı yaşayanın suçluluk duyguları böylelikle hazmedilmiş olmaktaymış.

Yaşamak, kayıplara uğramak ve bunları hazmetmekten başka bir şey değildir aslında.

En sonunda da canınızı verir ve buraya ait olan her şeyinizi yitirerek göç edersiniz bilinmez bir yere.

Kazanmak ve kaybetmek görecedir.

İnsan cennetteki konumunu yitirerek geldi bu aleme. İlk insan uzun süre özürler diledi ve böylelikle bu kaybın yasını tuttu. Kendini kınadı. Bu kaybı yaşamasına sebep olduğunu düşündüğü hiç kimseye çamur atmadı. Onu şeytan yaptı. O da konumunu yitirdi. Buna karşılık kendini kınamak yerine Allah’a ve Adem’e yüklemeye çalıştı suçu. Özellikle de bundan sorumlu gördüğü insanoğluna düşman oldu.

İnsan bilse ne kadar acizdir. Zafer ya da yenilgiyi kendinden bilmek bunun için kendine kudret atfetmek insan için züldür. Yendiği zaman ben yendim, yenilince de bunu nasıl beceremedim ve vicdan azabı.

İyi de Allah nerede?

Bakalım Fetih Suresine:

1- Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. 2- Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni doğru yola iletsin ve Allah sana, şanlı bir zaferle yardım etsin.

Ya Nasr Suresi:

Yâ Muhammed ! (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Allah’ın yardımı ve fethi (Mekke’nin fethi) gelince, Sen de insanların bölük bölük Allah’ın dinine (Müslümânlığa) girdiklerini görünce, hemen Rabb’ini hamd ile tesbîh et. O’ndan bağışlanmayı iste. Şüphesiz ki O, tövbeleri çok kabul edendir.

Fethin ve zaferin sahibi insan mı? Allah mı?

Zaferi kendinden bilen mağlubiyette de kendini döğer. Etrafı suçlar. Öfke saçar. Kabına sığamaz, hazmedemez.

Allah vardır ve birdir. Kazanmak ta kaybetmek te imtihandır.

Bir kayıp söz konusuysa kaybedenin yanında olup O’na Allah’ı hatırlatmak esastır. Parmak sallayarak kenara çekilip ben size demedim mi diye başlayan kibirli sözcükler yakışık almaz, bu ahlak değildir. Önce yas tamamlanır, hayat normalleşir sonra oturur özelde ikazlarınız varsa yaparsınız.

 Düşene vurmak ahlaksızlıktır.

Kazanana da yapılacak şey aynıdır. Ona da Rabbi hatırlatılır ve hamd ve tesbih edip bağışlanma istemesi önerilir.

Yenen de imtihandadır, yenilen de. İkisine de veren de alan da aynıdır.

Hayat yenme ve yenilme yeri değildir.

Hayat Allah’tan razı olmayı gerektirir.

Her nefes Allah içindir.

Eğer yenilgi nedir diye sorarsanız: Allah’tan gafil olmaktır.

 

 

İNSAN ALLAH’IN RAKİBİ Mİ?

 

 

Allah hayatımızın neresinde?

Bu soru böyle pat diye sorulur mu?

Sormak zorundayız çünkü var olduğuna inandığımız bir varlığın yerini, gücünü, aslında kim olduğunu, ne iş yaptığını, bizimle ilişkisini, varlığının mahiyetini de merak ederiz daha doğrusu etmeliyiz.

Allah bizi yarattı.

Sonra bir kenara çekilip gücü ve iktidarı bize mi devretti?

Yaşadığımız sürece her şeyden güç ve iktidar devşirme peşinde olan insanın güç potansiyeli ne?

Mesela yemin ederken O’nu şahit tutarız. Bu O’ndan güç devşirmek değil mi?

Yemin ederken şahitliğine ve gücüne ihtiyacımız olan başka alanlarda nerede?

Severken, nefret ederken, üzülürken, kaygılanırken, korktuğumuzda, savaşta, barışta, belirsizliklerle didişirken, düşünürken, yemek yerken, evlenirken, çalışırken, tatil yaparken, sosyal medya kullanırken, okurken, yazarken, haset ederken, kıskanırken, hile ve düzen kurarken, doğarken ve en sonunda da ölürken nerede?

Dünyalık olmak ne demek diye sorulunca arifana Allah’tan gafil olmak demişlerdir.

İnsan Allah’tan gafil midir?

Yaşadığımız hayata bakınca evet, maalesef öyle davranıyoruz.

Uzun uzadıya içinde bulunduğu problemleri çözmek için didişen insan, bunu daha güçlüye çözdürmeyi düşünmediğinde Allah nerede?

Korkup içine kapandığında Allah nerede?

Etrafı düşmanlarla çevrilip kapana kısıldığında nerede? Her şey yolunda görünüp etrafındaki herkese diz çöktürdüğünde nerede?

Eskiden duyduğum bir reklam spotu hatırlıyorum, sanayide tarımda ülkenin her yanında diye başlardı.

Allah diyorum.

Var mı? Yok mu?

Varsa niye her zaman düşüncemizde ve fiillerimizde değil?

Besmele aslında bunun için değil mi?

Yapacağımız her şeyin başında adını anmak, ona rağmen yapamayacağımızı itiraf etmek değil midir?

Başlarken besmeleyi zikretmediğimiz işler O’na rağmen yapılan şeyler mi? O’nu göz ardı etmek mi? Başkaldırı mı? Sen bu işe karışma demek mi?

Ne zaman besmele çekmeyiz?

Düşünelim?

Allah’ın beğenmeyeceğini düşündüğümüz işleri yaparken mi? Nefsimiz O’nu perdelediği zamanlar mı? Öfke, şehvet ve heveslerimiz aklı kararttığı zamanlar mı?

Unuttuğumuz için mi? Yoksa O’ndan gizlenmek veya O’ndan daha güçlü olduğumuzu göstermek için mi?

Neden bize göre bazen işin içinde de, bazen değil?

Sahi nasıl bir Allah’a inanıyoruz?

Mahiyeti, gücü ve evsafı nedir?

Asıl önemlisi O’nunla olan ilişkimiz?

Sahi O’nu düşünmediğimiz, unuttuğumuz veya yok saydığımız  zaman ne yapmaktayız?

 

 

İnsanın cehennemi kendisidir

Karınca güzelim harmanlara karşı kör olduğundan bir buğday tanesinin üzerine titrer. Mesnevi.

Sabah kalkıp ta gözlerimi açar açmaz hücuma uğruyorum.

Benden başka kimsenin duymadığı bir sürü ses. Her şey ve herkes hakkında konuşmaya başlıyor. Dinleyip te hak vermeye başladığım anda çok sesli bir orkestraya dönüşüyor.

Aslında yalnızlığa iyi geliyor. Bana hak veren birilerinin olması hoş. Lakin susmak bilmiyor. Kavga istiyor ve benden başka hiç kimseyi beğenmiyor. En yakınımdakinden başlıyor önce sonra sırasıyla bana yapılan haksızlıklar, göz ardı edilmişliğim, önemsenmediğim durumlar, herkes kendini düşünüyor, herkes bencil, hiç kimse adil değil, dürüst değil, herkes en az iki yüzlü, seni kimse sevmiyor aslında ve buna benzeyen bir sürü cümle dönüp duruyor kafamda.

Tuvalete giderken, elimi yüzümü yıkarken, giyinirken hep konuşuyor.

Çok ta ikna edici örneklerle geliyor ve bir anda öfke yumağına döndürüyor beni. Suratım düşüyor, kimseye inancım kalmıyor.

Allah’tan ki, belli bir süre sonra cılız da olsa,  iyi de bütün bunların faydası ne diyen bir ses duyuyorum. Akıl olsa gerek bu. Sen ona bakma, serinkanlı ol. Yeniden değerlendir, acele etme, hızlı karar verme, bilmediğin şeyler olabilir, herkes bu kadar kötü olamaz, dünya sadece senin etrafında dönmüyor.

Sen özelsin ve önemsenmelisin diyenle, dünya sadece senin etrafında dönmüyor diyen iki kişi.

Birisi herkesten pasif olarak bekleyen, diğeri gidip talep etmeyi, konuşmayı, diğerini dinleyip anlamayı, uzlaşmayı öneren iki taraf.

Birisi yeni doğmuş çocuk gibi, beslensin, kucağa alınsın, sevilsin, önemsensin, ihtiyaçları giderilsin isterken diğeri daha yetişkin, başkaları da var ve bunu kabul etmiş.

Çocuk kendinden başkası da önemsenirse bunu adaletsizlik olarak algılarken diğeri adaleti uzlaşma diye niteliyor.

Sürekli almak isteyen ve beklenti içinde olan ya küsüyor, inciniyor ya da öfkelenip yakıp yıkmak istiyor. Hak verirsem yıkıcı davranışlara, bağırıp çağırmaya, kavgaya kadar gidiyor. Neticesi küskün bir yalnızlık.

Çocuk beğenilmek, en önde olmak ve sürekli almak istiyor. Kimseyi beğenmiyor, başkasının öne çıkmasına dayanamıyor. Onun özelliği ne de sana tercih ediliyor diyor.

Japonya Okinova’da, Kafkaslarda ve Dünyanın başka yerlerinde en uzun yaşayan insanları inceleyen bilim insanlarının  ortak kanaatleri beslenmenin yanında bunu sağlayan en önemli  özelliğin sosyal ilişkilerdeki başarı olması.

Düşünelim şimdi, olgunlaşmamış çocuğun, akla danışmadan, aklın terbiyesinden geçmeyen yanımızın bunu başarması mümkün mü?

Şeyh Eşref bin Ahmet şöyle yazmış:

Gönlüm oldu bir zaman hayran u deng

Aklım ila nefsim arasında ceng

Aklım eydür pes taleb itmek gerek

Arzudan hak yoluna gitmek gerek

İlk cümledeki karınca neyi temsil etti?

Burnunun dibinden başkasını göremeyen o yüzden de minicik buğdayı dünya zanneden nefs.

Ya Akıl, uzağı gören, işin sonunu düşünüp sezebilen ve ona göre davranan yerimiz.

Bir cenk var içerde malum. Birisi heves ve arzu diğeri her şeyin geçici olduğunu bilen akıl.

Neden yazdık bütün bunları? İçerdeki cenk bitmezse dışarı taşıyor. İlişkileri bozuyor. Yalnızlaştırıyor.

Hem içeride hem dışarıda bedensel ve toplumsal arazlara yol açıyor.

Nefsi akla, aklı da mihenge teslim etmek gerek vesselam.

Mihenk nedir?

Kur’an’dır der Mevlana.

KONYA OKULU

 

Sadreddin Konevi, rüyasında  Hz. Resulullah’ı (SAV), kefenlenmiş ve tabuta konmuş olarak görür ve şöyle anlatır: “İnsanlar onu tabuta bağlıyorlardı. Başı açıktı, saçı neredeyse yere değecekti. Onlara ; Ne yapıyorsunuz? dediğimde, onlar; Resulullah ölmüştür, onu taşıyıp defnetmek istiyoruz, diye cevap verdiler. Kalbimde Resulullah’ın (SAV) ölmediği hissi doğdu. Onlara; Yüzü ölü bir insanın yüzüne benzemiyor, durum aydınlanıncaya kadar sabredin, dedim. Resulullah’ın ağzına ve burnuna yanaştım, zayıf bir nefes aldığını gördüm. Onlara bağırdım ve Resulullah (SAV)’i defnetmelerine mani oldum.  Korku ve dehşet içinde uyandım.

O gün Bağdat Moğollar tarafından işgal edilmiş ve hilafet merkezi düşmüştür.

Sadreddin Konevi rüyası mucibince buna rağmen durduğu yerde sebat etti ve yazmaya devam etti. Başka alimler de vardı Konya’da ve tıpkı Konevi gibi onlar da müktesabatlarını ümmetin hayrına kullandı.

Konya, Moğol tehlikesi baş göstermeye başlamadan da ulemanın çekim merkezi haline gelmişti aslında. Anadolu ve özellikle başkent olması hasebiyle Konya, dağılmak üzere olan bir devletten yeni oluşacak imparatorluğa köprü oldular. Yeni medeniyetin tohumları burada oluştu. Doğudan ve Batıdan sayısız büyük alim tıpkı arı kovanına doğru çekilen arılar gibi bal yapmak maksadıyla Konya’da toplandılar.

Hoca Ahmet Yesevi Anadolu’yu işaret etti. İbn-i Arabi Batıdan, Mevlana ailesi doğudan yola çıktı. Bunu daha önce de yazdım. O dönemde Konya’ya yolu düşenlerin mutlaka bir envanteri çıkarılmalı. Konya o dönemde bir ekol oldu ve bilgiyi ve tecrübeyi bünyesinde toplayıp yeni bir sentez oluşturdu.

Konya’nın hafızasında bu misyon var.

Bu misyon, bugün yeniden üstündeki tozu silkeleyip canlandı.

Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı bünyesinde oluşturulan Konya Okulu projesi buna matuf olarak kuruldu. Emeği geçen herkesi yürekten kutlarım.

Şimdilik haftanın üç günü klasik eserler yeniden okutulmaya başlandı.

Kültürpark içerisindeki il Halk Kütüphanesi konferans salonunda Çarşamba günleri Hz Hadimi, hafta sonları ise Hz Mevlana ve Sadreddin Konevi okunup tartışılıyor. Konuşmalar kaydedilip internet ortamına taşınıyor.

Prf. Dr. Ekrem Demirli, Doç. Dr Murat Şimşek, Dr. Öğretim Üyesi Yakup Şafak tıpkı kendilerinden önceki ulema gibi Konya’ya gelip bu misyona katkıda bulunuyorlar. Faaliyetleri Konya Kültür Sosyal’ın web sayfası ve sosyal medya araçları üzerinden takip edebilirsiniz.

İslam Dünyası ve Müslümanlar ile ilgili son yüzyıldaki kara bulutların hepimizi endişelendirdiğini ve canımızı yaktığını biliyoruz. Hangisi daha karaydı? Moğolların saldırıp tüm bu coğrafyayı yerle yeksan ettiği 13. Yüzyıl mı? Osmanlı’nın ve Hilafetin ortadan kalktığı 20. Yüzyıl mı? Yoksa şimdiler mi? Tartışılır.

Fakat şu net ki tıpkı Sadreddin Konevi gibi Peygamber sav ‘in yolunun sabit olduğunu ve her şeyin bitmediğini söyleyen ulemaya, Hz Mevlana gibi Moğollardan korkmayın Moğolların da Allah’ı olan Yaratıcıya sığının demesi gibi sağlam duran yol göstericilere ihtiyacımız var.

Gün aydınlıkken güneşi görürüz. Kaybolunca ay doğar yine yolumuzu buluruz. Ay bulut arkasına gizlenirse yıldızları takip ederiz. Zifiri karanlık derseniz o zaman da tutar bir kandil yakarız.

Konya’da yeniden kandiller yanıyor.

Nasreddin Hocaya ithafen anlatılan anektodu duymuşsunuzdur. Hoca evden dışarı çıkıp kapının önünde bir şeyler arıyormuş. Sormuşlar Hocam hayırdır bir şey mi kaybettiniz? Mührümü arıyorum demiş. İnsanlar, nerede düşürdün söyle biz de bakalım deyince, içeride avluda düşürdüm demiş Hoca. İnsanlar şaşkın, aman Hocam avluda kaybedilen burada aranır mı diye taaccüp edince Hoca çok manidar bir cevap vermiş: Avlu karanlık, burası daha aydınlık olduğu için burada arıyorum.

Düştüğümüz ve kaybolduğumuz yerler farklı olsa da kandillerin aydınlattığı yerlerde toplanıp kaybettiklerimizi yeniden ve birlikte aramalıyız.

Konya Okulu da işte bu kandillerden birisi.

DÖŞEMENİN ALTINDAN KONUŞMAK

 

Mesnevi’de şöyle bir hikaye anlatılır:

Padişah, Delkak’le satranç oynardı. Delkak, padişahı mat etti mi padişah, derhal kızardı.
Bunu kibrine yediremez, tu Allah müstehakını versin diye satranç taşlarını birer birer Delkak’ın başına vururdu. Al, işte şahın bu senin bu kaltaban derdi. Delkak, aman padişahım der, sabrederdi. Bir gün, yine padişah mat oldu. Bir oyun daha oynamalarını emretti.   Delkak, zemheride çıplak kalmış adam gibi tir tir titriyordu.
Bir oyun daha oynadı, yine padişah yutuldu. Tu Allah müstehakını versin zamanı gelince,
Delkak, sıçradı, bir köşeye kaçtı; korkusundan altı tane halının altına girdi.
Yastıklarla o altı halının altına gizlenip padişahın satranç taşlarından aman buldu.
Padişah, ne yapıyorsun, bu ne deyince, padişahım dedi. Tu Allah müstehakını versin!  Ateşler püskürüyorsun. Senin gibi öfkeli bir padişaha döşeme altından başka bir yerde doğru söz söylenebilir mi?
Sen mat oldun ama ben de şahın çarpmasından mat oluyorum. Onun için halıların altından Tu Allah müstehakını versin diyorum!

Delkak Padişahın kullarından bir kul olmasına rağmen onu eğler onunla vakit geçirirdi. Yine de Padişah diye düşünmez, bile bile mağlup olmazdı. Elinden geldiğince oyunun hakkını vermeye çalışırdı.

Sonuçta oyun lakin oynarken öyle düşünmüyor insanlar.

Dünya hayatı da böyle. Oyun olduğu baştan söylense de oynarken hiç öyle olmuyor, baştan sona gerçekliğin ta kendisi kesiliyor her birimiz için.

“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi! Ankebut. 64.”

Oyunu gerçek yapmak kibirle ilintili diyor hikayede. Oyun da olsa üstün olma, üstün gelme isteği de kibirden. Eğer mümkün olsa o Padişaha bunun bir oyun olduğu, üstün gelme isteğinin kibirle ilintili olduğunu söyleyebilir miydik? Delkak söylemeye çalışıyor ancak 6 kat halının altından.

Diğerine söylenecek şeyleri eğer kibirliyse söylemek ne denli zor.

Bize de öyle. Eğer kibirliysek bize ait hoşlanmadıklarımızı duymak  ne denli öfke oluşturuyor.

Lakin bütün bunlara rağmen yüzleştirmek ve aynalamak yine de vazifemiz. Delkak da bundan vazgeçmemiş. Zorda olsa, kilimin altından da olsa, kenarından köşesinden de olsa söylenecekleri söylemenin bir yolunu bulmuş.

Öncelikle oyunu gerçek kılmamak vazifemiz olmalı.

Gerçek yurt ahiretse bu dünya onun perdesi. Gerçeğe dayanıklılıksa ulaşmamız gereken seviye. Kulaklarımız gerçeği duymak için. Peygamberlerin ve onların varislerinin işinin zorluğu da duyduğunu eğip büken kulakları çekip, gerçeği duyacak hale getirmenin zorluğundan kaynaklandı.

Sonra bir diğer vazifemiz söylenecekleri söylemek.

Bunu yaparken de söylenmesi gerekenleri söylemenin yollarını arayıp bulmak.

Asıl vazifemiz ise kibirden sıyrılıp bize söylendiğinde nefsimizi ayak altında bırakmak.

“Asra yemin olsun ki,İnsan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”Asr.