DÖŞEMENİN ALTINDAN KONUŞMAK

 

Mesnevi’de şöyle bir hikaye anlatılır:

Padişah, Delkak’le satranç oynardı. Delkak, padişahı mat etti mi padişah, derhal kızardı.
Bunu kibrine yediremez, tu Allah müstehakını versin diye satranç taşlarını birer birer Delkak’ın başına vururdu. Al, işte şahın bu senin bu kaltaban derdi. Delkak, aman padişahım der, sabrederdi. Bir gün, yine padişah mat oldu. Bir oyun daha oynamalarını emretti.   Delkak, zemheride çıplak kalmış adam gibi tir tir titriyordu.
Bir oyun daha oynadı, yine padişah yutuldu. Tu Allah müstehakını versin zamanı gelince,
Delkak, sıçradı, bir köşeye kaçtı; korkusundan altı tane halının altına girdi.
Yastıklarla o altı halının altına gizlenip padişahın satranç taşlarından aman buldu.
Padişah, ne yapıyorsun, bu ne deyince, padişahım dedi. Tu Allah müstehakını versin!  Ateşler püskürüyorsun. Senin gibi öfkeli bir padişaha döşeme altından başka bir yerde doğru söz söylenebilir mi?
Sen mat oldun ama ben de şahın çarpmasından mat oluyorum. Onun için halıların altından Tu Allah müstehakını versin diyorum!

Delkak Padişahın kullarından bir kul olmasına rağmen onu eğler onunla vakit geçirirdi. Yine de Padişah diye düşünmez, bile bile mağlup olmazdı. Elinden geldiğince oyunun hakkını vermeye çalışırdı.

Sonuçta oyun lakin oynarken öyle düşünmüyor insanlar.

Dünya hayatı da böyle. Oyun olduğu baştan söylense de oynarken hiç öyle olmuyor, baştan sona gerçekliğin ta kendisi kesiliyor her birimiz için.

“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi! Ankebut. 64.”

Oyunu gerçek yapmak kibirle ilintili diyor hikayede. Oyun da olsa üstün olma, üstün gelme isteği de kibirden. Eğer mümkün olsa o Padişaha bunun bir oyun olduğu, üstün gelme isteğinin kibirle ilintili olduğunu söyleyebilir miydik? Delkak söylemeye çalışıyor ancak 6 kat halının altından.

Diğerine söylenecek şeyleri eğer kibirliyse söylemek ne denli zor.

Bize de öyle. Eğer kibirliysek bize ait hoşlanmadıklarımızı duymak  ne denli öfke oluşturuyor.

Lakin bütün bunlara rağmen yüzleştirmek ve aynalamak yine de vazifemiz. Delkak da bundan vazgeçmemiş. Zorda olsa, kilimin altından da olsa, kenarından köşesinden de olsa söylenecekleri söylemenin bir yolunu bulmuş.

Öncelikle oyunu gerçek kılmamak vazifemiz olmalı.

Gerçek yurt ahiretse bu dünya onun perdesi. Gerçeğe dayanıklılıksa ulaşmamız gereken seviye. Kulaklarımız gerçeği duymak için. Peygamberlerin ve onların varislerinin işinin zorluğu da duyduğunu eğip büken kulakları çekip, gerçeği duyacak hale getirmenin zorluğundan kaynaklandı.

Sonra bir diğer vazifemiz söylenecekleri söylemek.

Bunu yaparken de söylenmesi gerekenleri söylemenin yollarını arayıp bulmak.

Asıl vazifemiz ise kibirden sıyrılıp bize söylendiğinde nefsimizi ayak altında bırakmak.

“Asra yemin olsun ki,İnsan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”Asr.

Reklamlar

KAPILAR

 

Kapı kelimesi, eski Türkçe’de bitişmek, yan yana gelmek fiilinden türetilmiştir.

Témirkapıgka tegi süledim (Demirkapıya değin savaştım). Orhun yazıtlarında geçer bu cümle.

Divan-i Lugat-it Türk’te ise kapı kelimesi kapığ olarak geçer. Eşik sözcüğü ise kapamak örtmek fiilinden türetilip binlerce yıldır kullanılmaktadır.

Birlikte düşünüldüğünde kapı ve eşik bir şeyi kapatan örten kelimelerdir. Sınır koyar. Sizinle onu ayırır.

Dost kapısı, kalp kapısı, çat kapı, Hak kapısı, kapı komşu, cümle kapısı ve daha bir sürü tamlama lisanımızda ve düşünce dünyamızda yerini bulur ve kullanılır.

Kapılar ya kapalı ya da açıktır. İstediğiniz vuslatsa açık olsun dilersiniz. Yüzünüze kapanmasın, sizi sevdiğinizden ayırmasın. Kapalı kapılar ayırır, açık olanlarsa bir araya getirir.

Bir kapıyı açık hale getiren en temel his emniyet hissidir. Kapıları açan güvendir.

Hep duyarsınız eskiden kapılarımız hep açıktı, kimse kimsenin bir şeyini çalmazdı, insanlar birbirine güvenirdi. Kapıları sımsıkı kapatan her neyse aramıza mesafeler koyan da odur. Başımıza bir şey geleceği kaygısı. Diğerinden emin olmamak. Özel alanınıza girileceği, incineceğiniz hissi hem kapıyı kapatır hem de kilit vurur üstüne.

Güvensiz alanlarda dudaklarınız kapanır. Dil lal olur. Kat kat giyinir, renk vermezsiniz.

Suskun çocuklar kapıları sımsıkı kapanmış evler gibidir. Korkarlar, ürkerler, kapalı kapıların ardına sığınırlar. Bir kapı kapalıysa hem içerde hem dışarda öfke vardır. Bu öfkeyi soğutacak ve kapıyı aralayacak ilk davranışsa saygı. Saygı sevgiden önce gelir. Kapı açılsın isterseniz, duvardan atlamak yerine, kapının ardında kim ya da ne varsa ona saygı duyup güvenini kazanmanız gerekecek. Çünkü emirdir, girilecek yere kapıdan girmek.

“Evlere kapılardan girin.” Bakara.189.

Peki hiç kapanmayan bir kapı var mı?

Şartlar ne olursa olsun hep açık olan ve oradan girince ilginç bir şekilde başka kapıları da size açacak olan?

Var.

Tövbe kapısı.

Pişmanlık ve tövbe bütün kapalı kapıları açan sihirli bir anahtardır.

Hatta ilk insanın evine geri dönmek için geçtiği ilk kapı. İnsan olmanın da ilk kapısı.

Sorun her neyse, ilk geçilecek kapı tövbe kapısıdır. Hangi sıkıntıyla boğuşursanız boğuşun sizi kendinize getirecek ilk duygu pişmanlık ve kusuru kendinizde aramaktır. Sonra özür dilemekle yeniden başlar serüveniniz.

İlk insan böyle yaptı.

Hz Mevlana der ki:

Gam görünce istiğfar et, özür dile.

Hem kapılar size açılsın hem de başkalarına kapınızı açık tutasınız diye önce tövbe kapısından geçin.

İYİ VE KÖTÜ

İnsan önce kendisiyle sonra da dışındakilerle nasıl uzlaşacak?

Sulh ve barış nasıl mümkün olacak?

Esaslı bir soru.

Herkes bilir ki, yılda iki gün dışında gece ve gündüz eşit değildir. Yine herkes şundan da emindir ki gündüz olduğunda dahi dünyanın bir tarafı karanlıktır.

İşte iyi ve kötü de gece ve gündüz gibidir.

İnsanın gündüzünü gören ona iyi der, gecesine rasgelense kötü.

Ne güneşin yeniden doğacağından ne de gecenin varlığından hiç kuşku duymayız. Gündüzün daha uzun olduğu zamanlar olduğu gibi gecenin uzadığı, güneşin görünmekte acele etmediği zamanları da hepimiz biliriz.

En çok akılda kalan filmler iyi ile kötünün savaşını konu edinen filmlerdir. Hepimizin kendine göre bir adalet anlayışı vardır ve taraftarı olduğumuz gurubun galip gelmesini isteriz.

Gece ile gündüz de savaşır gibi görünse de aslında uzlaşmıştır. Kendilerine tayin edilen ömre ve rızka razı olmuşlardır.

Ne güneş aya kavuşabilir, ne gece gündüzün önüne geçebilir. O gök cisimlerinden her biri, birer yörüngede akar, durur. Yasin.40.

Barışın özünde rıza ve uzlaşı vardır.

Müslüman, kendi içinde sulh olmuş, iç barışını sağlamış insandır demişler. İçindeki geceyi de gündüzü de görüp olduğu gibi kabullenmiş. Dışındaki gece ve gündüze de razı olmuş.

İnsana gelen ilk mesajı hatırlayalım.

Yaratan Rabbinin adıyla oku. Alak.1.

Barışın ilk ve en esaslı şartı. Ne gecenin ne de gündüzün, ne iyi ne de kötünün sahibi ve yaratıcısı sen değilsin. Gördüğün, duyduğun, dokunduğun, tattığın her şeyi okuyup anlamlandırırken merkeze kendini değil Yaratanı koy. İnsan Allah’ın halifesidir. İçine nefsi de ruhu da yerleştiren O’dur. Evrende gördüğün her şey O’nun emri ve izniyle bir yörüngede akıp giderken ve kendi içinde uzlaşmışken ey insan eğer fesat çıkarırsan O’nu görmedin ve bilmedin demektir.

Hadi şimdi birlikte okuyalım ağacı, güneşi, ırmağı, denizi, ayı, geceyi, gündüzü. Soralım onlara bir arada ve nasıl barış içinde yaşadıklarını.

 Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık. Kamer.49.

Razı ol ey insan yaratılışta bir yanlışlık yok. Sahip olduklarında, sana verilen ve verilmeyende bir eksiklik ve hata mevcut değil. Razı ol. O’nu anmadan, bilmeden karar verme. Rahat ol. Endişe etme. Her şey olması gerektiği gibi. Ne ağacı küçümse, ne güneşe fazladan paye ver. Dünya gölge oyunudur. Neyi gördün ve bildinse o perdedeki gölgedir. Perdenin ardındaki gölgeciyi an.

Ey insan sana tayin edilen yörünge doğrudur.

Razı ol ve O’nu an.

 

GÜZELCE PİŞMEK

 

 

Hayatın meşru acıları vardır.

Meşru, olması gereken, olması muhtemel ve beklenen.

Yani mutlaka hayatın bir yerinde onunla karşılaşacaksınız. Siz yerinizden kıpırdamadan dursanız bile size gelip uğrayacak.

Bundan kaçınmanız mümkün değil. O yüzden hayatla beraber akmak ve hayatı anlamlı kılmak için bu meşru acıları sabırla ve metanetle karşılayıp öncekine kıyasla biraz daha esneyerek ve pişerek içinden geçmek gerekecek.

Analitik psikoterapinin kurucularından Jung der ki: “Bütün ruhsal problemlerin arkasında hayatın meşru acılarına dayanmaktan kaçmak vardır”.

Meslektaşlarımız buna varoluşsal acı diyorlar. Kadim öğretimiz bize bunu imtihan diye öğretti.

Yaşamak imtihana tabi tutulmaktır. Bu böyledir.

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” Mülk.2

Bir de sizi geliştirmeyen yıkıcı diye niteleyebileceğimiz sıkıntılar vardır. Mesela suçlanmaktan doğan acılar. İçinde sizin kurban olduğunuz kurgular. Korktuğunuz için kendinizi var edemediğiniz durumlar. Baskın utanç, içe kapanma, derin yalnızlık gibi.

İşte dinin geliş amaçlarından biri burada önem kazanıyor. Ekrem Demirli Hoca’nın tabiriyle din geleneğin sultasını kırmak için gelmiştir. Hissettiği yoğun utanç duygusundan dolayı kendini var edemeyen insana Peygamber sav’in şu Hadis’ini hatırlatmak gerekiyor.

“Haya imandandır.”

Yani eğer haya edeceksen, utanacaksan bu sadece imani gerekçelerle olacak. İnsanlardan, geçmişinden, sahip olduklarından, sosyal statünden, insanların kınamasından, insanlara rezil olmaktan değil.

Veya bir yerin ağrıyor, gider tedavi olursun sürekli o ağrıya katlanmak zorunda değilsin, bu varoluşsal bir sıkıntı değil.

Bir kurbansan kurgudan çık. Korkularınla yüzleş. Yalnızlığını anlamlı hale getir.

Büyümek, yetişkin ve olgun olmakla ancak itibar kazanabiliriz. O yüzden meşru acıların içinden pişerek geçmeyi, imtihana tabi tutulacağımızı, onunla karşılaştığımız zaman sabrı kendimize kalkan kılmayı baştan kabullenmeliyiz.

Hz Mevlana şöyle söyler: Nereye gidersen git mutlaka orada da akrep ve yılan olacak.

Daha önceki yazılarımızda bir başka yazardan alıntı yaparak ruhsal problemlerin arkasında tembelliğin yattığından da söz etmiştik. Kaçındığınız meşru acılar ve sıkıntılar her seferinde diğerine eklemlenerek yeniden ve yeniden karşınıza çıkmaya devam edecek.

O zaman bir sıkıntı ile karşılaştığımız zaman bunun varoluşsal, meşru ve imtihana matuf olup olmadığını test ettikten sonra eğer öyleyse bunu bir misafir gibi karşılayıp güzel ağırlamak hususunda gereken dikkati göstermeye niyetlenelim. Onu daha sonrasında imtihana tabi tutana güzelce uğurlayalım.

İmtihan eden merhametlidir, hilm sahibidir. Uğradığınız her mihnetin karşılığı da O’nun yanındadır.

Yolcu sana da bir sıkıntı bir gönül darlığı geldi mi alevlenme meyus olma, senin için muvafıktır o.   Mesnevi.3/3734

BAĞIŞLA VE YÜRÜ

 

 

Belirsizlik.

Bundan sonra ne olacak?

Bu soruyu sorduğunuz anda iki ihtimal vardır, ya olmasını istedikleriniz ya da aklınıza gelen kötü ihtimaller.

İkisi de görüş ve biliş alanınız kadardır.

Genellikle de hiç ön görmediğiniz şeyler olur.

İhtimaller durduğunuz ve baktığınız yer kadardır.

Yerde kapalı bir alanda elini alnına koymuş ileriyi gözetleyen birisinin gördükleriyle bir dağın tepesinde elinde dürbünle bakanın gördükleri arasında dağlarla fark var.

Daha ileriyi merak ediyorsanız keskin görüşlülerle istişare edin.

En sonu ne diyorsanız şimdiden söyleyelim, çürümüş kemikler.

Olan olması gerekendir.

Olacak olan da hayırlıdır.

Görünmeyenden korkan ve kaygı duyanlar için söyleyelim

Allah ebedi ve ezelidir.

Geldiğimiz yerde de, gideceğimiz yerde de, yolda da dost ve yaren O’dur.

Korkuya mahal yok.

Bağışlayın.

Bağışlayın ve yüklerinizden kurtulun.

Bağışlayın ki düşünceniz O’na yönelsin.

Bağışlamak boyun eğdirmek, öcünü almak değil, seni yoldan alıkoyandan paçanı kurtarmaktır.

Bağışlayın ve O’na yönelin ki o hem aziz hem de müntekımdir.

Bağışlamak olan biteni O’na havale etmektir. Sen de öyle yap.

Geriye bakmak ruhu yorar.

Ruhun menzili çok ötelerde.

Seni elbisenden yere bağlayan ipleri kesemiyorsan elbisenden soyun.

Bağışla ve yürü.

İlle de geçmişte olan biteni anlamlandırmak istiyorsan Hz Yusuf’un şu sözünü dinle. Bir yoldaşı Hz Yusuf’a başına neler geldi ve insanlar, hem de en yakınların sana neler yaptı diye bahis açınca, mevzuyu hiç derinleştirmeden şöyle dedi:

Aslanlara bazen zincir vurulur.

Bağışla ve yürü.

 Eylül Tek Başına Gelmez

 

 

Ağustosun ardından sıra kendisine gelince heybesindekileri de beraberinde getirir.

Bir tutam serinlik, yaprakları yeşilden sarıya doğru boyayacağı renkli kalemleri, caddeler boyu renkli üniformalarıyla öğrenciler, kurutulmuş  sebzeler, kayısı kuruları, yazdan kaynatılmış pekmez, yıldız çiçeği.

Merhametlidir eylül.

Kendisinden sonra gelecek olanlara hazırlık yapalım diye bizi güzelce terbiye edip hazırlayan şefkatli anne gibi serinliğiyle nasihat eder.

Akşamdan önceki İkindi vakti gibi.

Merhametlidir.

Baharın ve yazın giderken yanlarına almadıkları hüzne de eylül sahip çıkar.

Geçip gidene üzüleceğimizi bildiği için, ağaçları sarıya boyayıp nasıl yas tutacağımızı da gösterir.

Eylül ertelenmiş aşklara nezaret eder. Baharı ve yazı pas geçenlerin alelacele tutunduğu bir sarmaşık gibidir. Yapılacaklar listesinde kalanların aceleye getirildiği, hüznün kızgınlıkla karıştığı ara dönem.

Yahya Kemal, Kanlıcanın ihtiyarları eylülde oturup geçmiş sonbaharları konuşur diyor.

Yazın vurdumduymazlığı gider, insanlar bir araya gelip hikayeler anlatır bir birine.

Ben Eylülü severim.

Merhametlidir o.

Eylülü gönderen de.

Şöyle söyler Hz Pir:

Günler geçip gittiyse varsın geçsin.

Ey pâk ve mübârek olan insân-ı kâmil; hemen sen vâr ol. Mesnevi.1.

 

 

ŞİFRE

 

 

Bana öyle geliyor ki, bizi oluşturan iki temel nesne, beden ve ruh, uyumu yitirdiklerinde, daha doğrusu kendi aralarındaki uzlaşıyı kaybettiklerinde bu, fiziksel hastalık olarak çıkıyor karşımıza.

Ecel geldiği zaman ki bu ruha yapılan bir yardımdır. Ölüm denilen en son kavga, ruhun bedenin ölümünün ardından kaçmasından başka bir şey değil. Uzun süredir kavga eden iki yoldaşın birlikteliğinin sona ermesi ölüm.

Felek,  yolculuğun başında bedene yardım edip ruhu hapsetti. Yolculuğun sonunda da ruha yardım edip kafesi kırmasını sağlıyor. Aradaki geçen dönem ciddi bir savaş, amansız bir kavga. İçinde uzlaşıyı sağlayanlara ne mutlu. Bana öyle geliyor ki bu uzlaşı, insanın yardımsız kendi başına yapabileceği bir şey değil.

İlahi bilgi, adına yaşamak denilen yolculuğun oyun olduğunu söylüyor. En basit oyunun bile kuralları var. Yaşamak denilen oyunun kurallarını bilmek bu zorlu mücadeleyi kolaylaştırabilir. Öğrendiğime göre yaşamak denilen oyunun en belirgin şifresi tezat. Yani zıtlık. Hani şer bildiğinizde hayır, hayır bildiğinizde şer olabilir deniliyor ya ilahi mesajda.

Beden olabildiğince oyuna ve yaşadığımız yere tutunmaya çalışırken, ruhun amacı esaretten kurtulup özgürleşmek. Zıtlık üzerine kurulmuş bir birliktelik hayat. Ruhu zindana koyup hadi çalış çabala ve buradan çık denilmiş gibi.

Burada sahip olduğunuz ve biriktirdiğiniz her şey zindanla aranızda bir ünsiyet oluşturuyor ve çıkışı zorlaştırıyor. Çabadan vazgeçen zindana alışmaya başlıyor. Sonra da nereden geldiğini kim olduğunu aslında nelere sahip olduğunu unutup küçülüyor. Zindanda koğuş sorumlusu olduysa bunu padişahlık zannedebiliyor mesela. Zindanında fazladan bir yer edinirse bunu mutluluk kaynağı sayabiliyor. Mal mülk sahibi şöhretli birisi gibi davranabiliyor.

Mesnevide, bir merkebin yola bıraktığı idrarının üstüne düşen saman çöpünü çok büyük bir gemi ve idrarı da uçsuz bucaksız bir okyanus gören sineğin o saman çöpünün üstüne konup böbürlenerek işte deniz, işte gemi işte kaptan dediği anlatılır hikaye usullü.

Oysa zindana alışmanın bedeli dışarıdaki uçsuz bucaksız güzelliklerden vazgeçmektir. Korkusundan celladına aşık olup kolaycılığa kaçabiliyor mahkum insan.

Zindandan ancak vererek çıkılabiliyor. Özgürlüğü her şeyden üstün tutarak. Zindandan çıkaran en büyük araç bu oyunu kim kurduysa onu anmak. Mütemadiyen çıkışla ilgili tefekkür etmek. En büyük engel de korku. Açlık, susuzluk, arzulara ulaşamayacağı korkusu. Hep kaybetme endişesi bedenin yaşadığı. Bu yüzden sizi zindanda tutmak isteyenlerin de en çok kullandığı argüman korku. Esareti sağlayan yegane şey kaybetme korkusu.

Kendimize verebileceğimiz en büyük hediye. Kendimize ulaşmayı sağlayacak bir yol ve yöntem olmalı zannımca. Bu da tutunduğumuz ve sahiplendiğimiz her ne varsa tümünden vazgeçebilme cesaretine ulaşmakla olacak.

Yaşamak denilen oyunun şifresi zıtlıkta gizli ise, oyunun amacı bir sınav, bunu görmeliyiz. Ben sınava girmem, çalışmam, başarmak zorunda değilim demek ve kolaya kaçmak faydasız. Zindanda mutlu ve müreffeh olmak mümkün değil. İstesek te istemesek te süresi sınırlı bir oyun bu.

Zindanı del kendini kurtar.