TUTUNACAK DAL

1400 lü yıllarda tabip sabuncu Şerafeddin efendi, Mücerrebname adlı eserinde yaşanacak her hangi bir salgın durumunda neler yapılması gerektiğini şöyle anlatıyor:
1- Elleri güzelce yıka
2- Kalabalığa girme
3- Uzaktan selamlaş
4- İyi ye iyi iç
5- Hasta isen yat
6- Dışarı çıkma, çıkarsan da  yüzünü ört

700 yıl sonra bugüne gelindiğinde pek de fazla bir şey değişmiş gibi görünmüyor. Kelimeler ecnebi olmuş sadece, maske , hijyen gibi, onun dışında biraz da ironi yaparsak tıp yerinde saymış sanki. Oysa biz bayağı bir ileri gittiğimize inanıyorduk.

Ancak asıl sorun, bugünün öne çıkan medeniyetinin moral değerler açısından savrulması oldu. Yıllardır öve öve bitiremediğimiz batı medeniyeti böylesi bir felakette insanları kendi başına bırakıp ortalıktan sıvıştı. Başınızın çaresine bakın deyiverdi. Mesela İngiliz başbakanı bazılarınız sevdiklerinden erken ayrılacak dedi o kadar. 

Sizce bugünün insanı moral değerler açısından eski dönemlerden daha mı güçlü?

Siz de biliyorsunuz ki, içinde yaşadığımız medeniyet büyük vaatlerle kendini pazarlamıştı. Eşitlik, adalet, zenginlik, bireysellik, özgürlük vs. Özellikle Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde bütün entellektüellerin ağzında hürriyet kelimesi pelesenk olmuştu. Oysa imameden koparılan tesbih taneleri gibi hem aynı coğrafyadaki insanlar hem de devletler tek başlarına oradan oraya savruldu durdu, gün yüzü göremediler bir türlü.  Anladık ki hepsi sürüyü dağıtıp tek tek avlamak isteyen sırtlanların süslü pazarlama cümleleriymiş.

İnsanın hem birey olmaya hem de aidiyet hissi geliştirmeye ihtiyacı vardır. Bu iki uç arasında bir yerlerde durur ve bazen de iki uç arasında salınıma uğrar. Denize düşmüş her canlı tutunmak ister. Bazen de tutunduğu dalı bırakıp güvenli mesafe içinde tek başına yüzmek. Ancak tutunduğu dal güvenli alanda onu beklemelidir.

Tanrıyı alaşağı edip bilimi putlaştıranlar çuvalladılar. Şöyle bir tuzağa düşmeyelim, ikisinden birini tercih etmek zorunda değiliz. Bu Tanrı’yı tahtından indirip kendilerini onun yerine koymak isteyenlerin pazarlama stratejisi. Biz zaten O’nu bilmek ve O’na ayna olmak için yaratıldık. O yüzden biyolojiyi, fiziği ,astronomiyi de bunun için okuyoruz. Sosyal medyada bir şey okumuştum şöyle diyordu: “Din çalıştılar soru biyolojiden geldi”. Ben tam tersini düşünüyorum. Tanrı olmak için biyoloji, fizik, astronomi vs çalıştılar soru dinden geldi.

Biz hem inanır ve hem de inkar edilemeyecek düzeyde biliriz ki, yaşadığımız dünyadan çıkış için tek bir kapı var. Mesnevi adlı eserinde Hz Mevlana; koskoca bir devenin küçücük bir yarıktan geçip gittiğini gördüm der anlattığı bir hikayede, bir insanın dilinden. Elde ettiği bir takım güçlere izafeten Tanrı da olduğunu vehmetse, nefs devesi tek çıkış kapısı olan ölüm yarığından sessizce çekip gider. 

Tanrı’yı yok sayan ve yendiğini vehmeden çok Tanrılı bugünkü medeniyet bize içine düştüğümüz denizde tutunacak dal bırakmadı. Birbirimize tutunmamızı da aşağıladı ve küçük gördü. Beş duyumuza hitap eden oyuncaklarıyla bizi efsunladı.

Şükür ki asıl Tanrı bizi unutmadı ve musibet gibi görünen merhamet sopasıyla onların oyuncaklarını gözümüzden düşürdü.

ULU ÇINAR

Toprağa atılan tohumun hedefi büyümektir. İçinde göklere kadar başını uzatma hevesi olmasa toprağın içinde geçireceği karanlığa katlanır mıydı?

Tohumun kendi potansiyelini yok saymak haksızlık olur ancak hayal ettiği başkaldırının hem toprağın besleyiciliği hem de gökyüzünün gözyaşları olduğunu söylemek te hakkı teslim etmektir.

Tohum ulu bir çınara dönüştüğünde ancak itiraf eder bunu. O zamana dek ben yaptım der. Çalıştım, didindim, dayandım, başardım.

İnsan da tohumdur. Onu anasının rahmine atandan habersiz beslenir dokuz ay boyunca. Onu bu aleme itenden habersiz bir filiz gibi çıkarır başını ağlaya sızlaya. Sonra yine beslenir ve büyütülür. Büyürken bir yandan da bulduğu ilk fırsatta başkaldırmaktır niyeti. Bu süreçte insandan vefa beklemek boşunadır.

Başkaldırmazsa büyüyemez zaten. Onu büyütenler de böyle yaptılar çünkü. Yapamadılarsa da sıralarını beklemekteler.

Yunus sarı çiçekle konuştu siz de duymuşsunuzdur. Annesini babasını sordu. Evlat kardeş sordu. Ona kendisini sordu. Ölümü sordu. Çiçek ölümden dolayı sarardığını söyledi. Kırmızı bir gülle konuşsaydı da aynı cevabı alır mıydı? Kırmızı gül neden şikayet ederdi?

İnsan ulu bir çınar oluncaya kadar şikayet edecek. Kendisine yer açmak için rekabet edecek. Hep kendisine bakıp tüm unsurlarını büyütecek. Üstündeki böceğe dinazor diyecek. Sakin bir rüzgar görünce bunu kopacak bir fırtınaya yoracak. Güneşin yakıcılığından, kışın ayazından ürkecek. Eli baltalı birini görünce bana mı diye titreyecek. Karşı kıyıda yanan bir ocağı ısıtan odunları görüp akıbet endişesi yaşayacak. Sarı çiçeğin benzini sarartan ölüm bir türlü yakasından düşmeyecek.

İnsan da farklı değil. Kendisini büyütüp bütün bir alemi kaplamaktır niyeti. Onun için konuşur, bu yüzden ağlar, bu sebeple güler, kural koyar, komşudan şikayet eder, sahiplenir, biriktirir, dedikodu eder, beğenmez, kavga eder, yemek yer, seyahat eder, eder de eder.

Neden?

Daha gökyüzüne var çünkü, ne yapsa boyu bir gıdım eksik kalıyor.

Yunus sarı çiçeğe sorduysa biz de ulu çınara soralım:

Ne gördün, ne öğrendin, bu yaşamak denen serüvenden?

Beni bir tohum gibi toprağa atan işte böyle bir çınar eyledi, ben de bir ömür boyu endişesini taşıdım.

MÜLKİYET

Selamların en güzeli layıktır hepinize,

İsmet Özel’in  şöyle dediğini duymuştum:

“Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.” 

İnsanın dinlenmeye ve tatile geldiğini zannettiği bir savaş adasıdır dünya.  İnsan uzaktan hoş görünümlü bu adaya ilk ayak bastığı andaki kanaatlerini neredeyse ömrü boyunca değiştirmez.

Biz savaş dediysek te imtihan yurdu demek daha doğru belki, sınanma, mücahede, zorluklarla baş etme, mücadele,  herkes kişisel deneyimine göre bir çok kelime kullanabilir. Neticede anlamı kişiye göre değişse de dünya adasındaki hayatın zorluklarla ve bilinmezlerle dolu olduğunu herkes bilir. Herkesin bildiği ama görmezden geldiği bir başka gerçeklik te bizi buraya getirenin bir gün düdüğü çalıp geri götüreceğidir. 

Adaya kendinden önce başkaları ulaşmışsa da insan gerçekte tek başınadır. Öncelikle  bunu anlayıp, kabul edip içselleştirinceye kadar uzunca bir süre çatışır etrafıyla. Kabul ettiğinde ilk sükunetine ulaşır. Daha kabul etmesi gereken nice merhale, geçmesi gereken nice vadi vardır. İşin doğrusu bu adada hayatı kolaylaştıracak bilgiler vardır. Peygamberler vasıtasıyla ulaştırılmıştır kendisine ancak insan kendi çözümlerini dayatır ve reddeder başta.

Devam etmeden önce birkaç soru soralım.

İnsanın adaya ilk gelişindeki yetersizliği ve belli bir süre bir başkasına muhtaçlığının hikmeti nedir? İnsan neden akil ve baliğ olmuş bir şekilde bırakılmaz hayata? Zihni neden adına anne dediğimiz bir başkasının zihni üzerinden oluşturulur? Böyle olunca insanın ben demesi ve bireyselliğinden söz etmek nasıl mümkün olacaktır? Bunlar üzerinde durulması gereken önemli sorular.

İnsan hızlıca adapte olur hayata. Yaşamak için bulduğu ilk yöntem de gerçeği saptırmaktan başka bir şey değildir. Önce hayatın sonlu olduğunu reddeder ve hayatı sahiplenir. Mülkiyeti üzerine geçirmeye çalışır. Mümkünse adadaki her şeyi. Güvenlik için barınmak ihtiyaçtır ancak bunun için bir kulübe yetecekken o büyük kaleler peşine düşer. Mülk edinme fikri o kadar hoştur ki sadece eşya değil insanları da sahiplenir. Köleler yapar kendine. Belirsizliğe tahammülü yoktur. Her şeyi bilip anlamak ve yönetmek ister. Hem insana hem eşyaya hem de doğaya hükmedemediği sürece rahata eremeyecektir.

Sözü daha çok uzatabilirim ancak siz anladınız insanın çaresizce çabalamasının ardındaki çelişkiyi ve çaresizliği. Kafesteki kuşlarla ormanda özgürce gezinen kuşlardan söz ediyorum. Edindiği her mülkiyet kafesidir insanın. Başta kendi bedeni, eşi dostu, eşya, görünme bilinme sevdası, hevesleri, ebediyet ülküsü. Elini atıp mülkiyetine geçirmek istediği her şey etrafına ördüğü kafesin kalınlığını artırmaktan başka bir şey değil.

Özgür kuşlar nasıl kurtulmuş kafesten. Önce gelmeyi ve gitmeyi kabul etmiş. Mülkü sahibine vermiş. Malik değil kiracı olduğunu kabullenip evin sahibiyle uzlaşmış. Verilene benim demeden emanete almış.

SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?

Hepimizin var olduğumuzu göstermek için nasıl takla attığını görebiliyorum artık.

Allah bize varlık verdi ve biz büyük haz duyduk ancak bu yetmedi. Bu kez gözümüzü onun yerine diktik. İnsan bir vadi dolusu altın elde ediyor yine de ikincisini istiyor. Özellikle de unutulmaya ve yok sayılmaya tahammülü yok. Bu yüzden sosyal medya bize büyük bir kapı açtı. Eskiden ben de varım, buradayım demek için göstermemiz gereken çaba birden azaldı, birkaç parmak darbesiyle tüm dünyaya kendimizi gösterebiliyoruz. Çok kolay.

Gösterme kısmı tamam. Bu kez ikinci sorun ortaya çıktı. Kendimizin neyini göstereceğiz? Üçüncü sorunsa gösterdiğimiz şeyler ne kadar onaylanacak? Aynalanmamıza ve var olduğumuzu hissetmeye yetecek mi? Bu olmaza bu sefer de sosyal alınganlıklar ortaya çıkacak ve ya küsüp kenara çekileceğiz ya da gösterim şiddete yönelecek. Bir diğer sorunsa gördüğümüz gerçek mi?

Birinci varoluş hatırlamadığımız bir dönemde gerçekleşti. Anne karnından yaşadığımız dünyaya adım atışımızsa ikinci varoluş. Bu ikinci oyunumuzun ilk gösterisini anneye yaptık. İlk seyircimiz ve ilk aynamız anne. Sergilediğimiz performansı beğenip alkışladıysa bu diğer gösterimler için bize motivasyon sağladı. Artık her yerde sergileyebilirdik oyunumuzu ve yeterince alkış alacağımızdan kuşku duymazdık. Tersi olduysa eğer tüm hayatımız kuşku dolu gösterimlerle devam edecek. Sahneye hep endişe ile çıkacağız ve diğerlerinden daha çok çalışmamız gerektiğine inanacağız.

Bu kısır döngünün sona erebilmesi yeniden var olmakla mümkün. Bir üçüncü var oluş gerekecek bunun için.

İşte neredeyse bütün öğretilerin amacı bu.  Sizi ikinci varoluş mağarasından çıkarıp gölgeler yerine gerçekle karşılaştırmak ve gerçekte kim olduğunuzu size göstermek. Gerçek hikayenin ilk var oluşla ilgili olduğunu fark etmenizi sağlamak.

Bu olmazsa ne olur?

Mağarada kalırsınız ve gölgelerle dans edersiniz. Bu ne demek? Gerçeklikten uzak  bir takım zanlarla yaşamak demek.

Öyle görünüyor ki insan var oluşunu bir aynada görebiliyor ancak. Mağara karanlık olunca ayna da sahici olmaktan uzak. Mağaranın dışına çıkıp gerçeklikle temas etmiş sahici aynalara bu yüzden  ihtiyacımız var.

İlk cümleye geri dönelim. Varlığımızdan kaygı duymadan ve gölgeler diye tabir edilen sirk aynalarından medet ummadan yaşamanın yolunu bulamazsak performansımızın şiddeti de artacak. Kaos devam edecek. Güç isteği, itibar, zenginlik, anlı şanlı olmak ve adı her neyse, hepsi daha görünür olmak için. Yeterince görünmediğimizi hissettikçe kavga daha da şiddetlenecek.

Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

Bu soru her şeyi özetliyor aslında. Çünkü ben bilmiyorum. Bildiğimi sanıyordum ve ilk aynada gördüklerime inanmıştım. Anne ilk aynaydı ya doğumdan sonra. Fakat annenin mağarasından çıkınca kafam iyice karıştı. Özellikle bana onun gibi davranmadıklarında.

Artık her çarpışmada, her kavgada, diğerine her temasta bana kim olduğumu söylesinler istiyorum. Benden korkarlarsa güçlüyüm, beni görmezden gelirlerse hiçbir şeyim, bana saygı duyarlarsa saygınım, beni severlerse sevilecek birisiyim diyeceğim.

Cevabını henüz bilmediğim sorular da var. İlk kez ne zaman var oldum? Var olduğuma nasıl inandım? İlk kez aynada nasıl göründüm? Bütün bu olan biteni nasıl unuttum? Yeniden nasıl hatırlayacağım?

Bu manada sirk aynaları ve sosyal medya tuzlu su içmek gibi. Bize asla ulaşamayacağımız rakipler göstererek dilimiz dışarıda peşlerinden koşmamızı istiyorlar. Oysa insanın rakibi sadece kendisi olmalı. Performansını ölçmek için de kriteri başladığı yere bakmak. Eğer gölgeler, sirk aynaları yani diğer insanları rakip edinirse sonu gelmez kavgaların parçası olmaktan kurtulamaz.

Bir başka soru sorarak devam edelim. Peygamber sav kim olduğunu nasıl öğrendi? Ona sen Peygambersin bilgisini kim ulaştırdı? Buna nasıl inandı? Hiç tereddüt etmedi mi? Etrafındakiler bunu tasdik etmeseydi bu bir sorun teşkil eder miydi? O’nun kendini gördüğü ayna dışarıda mı yoksa içerde bir yerde miydi? Zira çeşitli zamanlarda kendilerine Peygamber adını takan birçok yalancı da zuhur etti.

Yaratılış sulbünden temiz ve güzel doğan kişinin önüne ayna koymak gerektir. Mesnevi.1.3155. Muhtemeldir ki ona aynada kendini gösterdiler. Kim olduğunu gösteren sahici bir ayna ulaştı. Sonra da kendisi ayna oldu.

Ebucehil, Ahmed’i sav görüp “Beni Hâşim’den çirkin bir çehre zuhur etti” dedi.
Ahmet sav ona dedi ki: “ Haddini tecavüz ettinse de doğru söyledin.”
Sıddîk görüp “Ey güneş! Ne doğudasın, ne batıdan. Lâtif bir surette parla, âlemi nurlandır” dedi.
Ahmet sav dedi ki: “Ey aziz, ey değersiz dünyadan kurtulan! Doğru söyledin.”
Orada bulunanlar “ Ey halkın ulusu, ikisi birbirine zıt söz söyledi, sen ikisine de doğru söyledin, dedin… “Neden?” diye sordular. Peygamber “Ben Allah eliyle cilâlanmış bir aynayım. Türk, Hintli nasılsalar, bende o sûreti görürler” dedi. Mesnevi.1.2365-2370.

O zaman kim olduğumuzu görmek için bakacağımız ayna netleşti. Artık kim olduğumuzu öğrenmek için her önümüze gelene sormaya gerek kalmadı. Etrafta olan biteni anlamak için de yöntem ayna Külli aynadan bakmak.

Peki biz başkalarına kim olduğunu gösterecek sahici aynalara dönüşebilir miyiz?

Her zahmete, her meşakkate kızar, kinlenirsen cilâlanmadan nasıl ayna olacaksın?” Mesnevi.1.2980.

Suretten geçip gönlünü arıtan kişi, gayp suretlerine ayna olur. Mesnevi.1.3146

Demir gibi demirlikten çık, renksiz bir hale gel. Riyazatla tozsuz passız bir ayna ol! Mesnevi.1.3459.

PARMAK

Yıllar önce Antalya’nın bir ilçesinden Antalya’ya gitmek için ana yola çıkmıştım. Bir minibüs denk geldi. Bindim. Birkaç kişi daha vardı benden başka. İleride kalabalık bir gurup el kaldırdı. Minibüs durdu ve bindiler. Ellerinde enstrümanlar. Darbuka, zurna, davul, bu düğünlerde çalınanlardan.  Gurubun lideri şöförün yanına oturdu ve sohbet koyulaştı. Adam arada arkaya işaret ediyor ve ekip birden çalmaya başlıyordu. Kulağımın dibinde boğuk bir zurna sesi, zor bir yolculuk olacağı belliydi ki nitekim de öyle oldu.  Sonra bu gurubun lideri yaptığı günahları anlatmaya başladı. Derken arada öyle bir laf etti ki akıllara zarar:  “Evet ben bütün bunları yaptım ama zevkim için değil, Allah rızası için” demez mi?

Allah rızası için!

Hepimizin rasyonalize ettiği yani kılıfına uydurduğu bu cümleyi düşünsenize ne kadar sık kullanıyoruz. Esnaf kullanıyor, siyasetçi, satıcı, alıcı, anne, baba, öğretmen vs. kime sorsan yaptığı her şeyi Allah rızası için yapıyor. Fakat sorsanız herkes sadece kendisinin böyle olduğunu diğerlerinin yalancı sahtekar ve iki yüzlü olduğunu da söylemeden geçmiyor. Tuhaf bir durum değil mi sizce de?

Kendimizi kandırmaktan garip bir şekilde keyif alıyor olabilir miyiz?

Hani bazen sorarlar ya, geçmişe gidebilme imkanınız olsa neyi farklı yapardınız diye? Bugün düşündüm bunu ve daha ilkeli olmak isterdim, ahlak ve akıl üstünde daha çok tefekkür etmek isterdim diye cevapladım kendi kendime. Niye şimdi derseniz? Şimdi fark ettiğim için herhalde.

Mesnevide anlatıldığına göre bir Rum Elçisi Hz Ömer’i ziyarete geldi. Hz Ömer ona bir takım hakikatlerden söz edince elçi hayıflandı ve neden daha önce fark etmedim ben bunları diye sorunca Hz Ömer dedi ki:  

İki parmağını iki gözünün üstüne koy: bir şey görebilir misin? İnsaf et!
Sen görmesen de dünya yok değildir. Kusur, ancak şom, nefsin parmağında.
Kendine gel! Gözünden parmağını kaldır da ne istiyorsan gör. Mesnevi.1.1401-3

İnsanlar danışmaya geliyor, öyle şeyler söylüyorlar ki bunlar ancak dünyaya tek gözle bakmakla mümkün. Önündeki apaydınlık gerçek ters yüz olmuş. Adımını attığı kuyuyu görmüyor, ağzından çıkan kıvılcımla tutuşturduğu yüreklerin asla farkında değil. Yine birkaç gün önce düşünmüştüm gerçekten de dünyaya gözü bağlı olarak gelmiş olabilir miyiz diye?

Dikkati kendimize verelim diye yazdım onca şeyi siz fark ettiniz bunu. Parmaklarımızı gözümüzden çekelim. Gözümüze bağ olan duyguları akılla yönetebilme becerisi için uğraş verelim.

Bunun için Allah’ı razı etmek cümlesinden daha çok biz Allah’tan razı mıyız sorusuna odaklanalım. Verdiği ömre, bedene, bize emanet ettiklerine, vermediklerine, mahrum bıraktıklarına, sıkıntılara, musibetlere, O’ndan gelip O’na doğru giden yolculuğumuza razı mıyız?

Nuh Peygamber’in kavmi onu görünce yine nasihat edecek diye yüzlerini örtüp ondan gizleniyorlardı. Arkalarını dönüyorlardı. Bizlerin gerçeğe karşı tavrı da buna benziyor. Eğer bana soruyorsanız ki görmem ve fark etmem gereken şey nerede diye, size diyeceğim şudur: Kendinizi bürüdüğünüz ve sırtınızı döndüğünüz yerde.

“İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de, dostu gören göze derler.
İnsan, dostu görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman bile olsa, karınca ondan yeğdir. Mesnevi. 1. 1406-7

SOYUNMAK

40 yaşındaydı. İyi bir eğitim almıştı. Başarılı olmak için elinden gelen her şeyi yapsa da yetmemişti. Hangi basamağa ulaşsa üstünde bir tane daha vardı. Üstelik ondan önce oraya birileri ulaşmıştı. Hatta bazıları ona göre kolay yoldan ve onun katlandığı zahmetleri çekmeden kolayca tırmandırılmıştı. Bir gün kendince basit bir sebeple gittiği hastanede doktoru tahlillerine uzun uzadıya bakıp sonra endişeli bir ses tonuyla kendisiyle yalnız ve ayrıntılı görüşmek istediğini söyleyince başından aşağı kaynar sular döküldü. Hastaneden çıktığında telefonunu kapattı. Bir parka gidip saatlerce oturdu. Etrafına bakınıp durdu. Yine de gelip geçenler oluyordu. O yüzden ağlayamadı da.

Onu ilk gördüğümde lütfen bana ne için yaşanır söyler misin demişti.

İnsanlar sanki yarın da burada olacaklarmış gibi nasıl bu kadar rahat, aldığı yarım kilo domatesin içinde bir tane çürük çıktı diye satıcıyla nasıl saatlerce kavga edebiliyorlar, önünde yavaş ilerleyen bir bisikletliye hiç durmadan korna çalıp nasıl küfredebiliyorlar, söyler misiniz bana bunca insan bu denli öfkeyi nasıl taşıyabiliyor? Hele dünya bunca incinmeyi, küskünlüğü, kırgınlığı, düşmanlığı, nasıl görmezden gelebiliyor?

Sessizce dinledim.

Duygusunu anlamaya çalıştım. Üzgündü. Kırgındı. Öfkeliydi. Asıl işini, asıl yapılması gerekeni yapmayıp boşa vakit geçirmiş, sınavda nasılsa vakit var diye sorularla ilgilenmek yerine etrafa bakınmış ta birden son 10 dakika anonsunu duymuş birisi gibi ürkmüş ve heyecanlanmıştı.

Onunla görüşmeye devam ettim.

Sonraları biraz daha sakinleşti. Ne yapmak istiyorsun dedim. İnsanlara,  incinip öfkelendikleri zaman bunun bir önemi yok, birazdan bitecek yolculuk demek istiyorum dedi. Herkese ve her şeye geçici olduklarını söylemek istiyorum dedi.

Biraz daha sakinleşip kabulü arttıktan sonra başkalarıyla ilgilenmek te vakit kaybı der oldu. Sizden bir şey sorup öğrenmek derdinde olmayanlara bir şey anlatılmaz. İçinde kelimeler barındıran bir kağıdı ateşe atmak gibi.

Yine de eskisi kadar görüşemesek te bir şeyler karaladığını, yazmaya başladığını duyuyordum uzaktan.

Bir gün bana da yazdı: “Biliyor musunuz? Düşünecek çok zamanım oldu bu arada. Yaşadıklarımı, etrafımdaki insanları, sizinle görüşmelerimizi, neden o kadar çok değerli olmaya ihtiyacım olduğunu, içimdeki bitmeyen ve dolmayan boşluğu, ilişkilerimi, pişmanlıklarımı. En sonunda kimseyi suçlamamaya karar verdim. En çok da kendimi bağışladım. Bunu nasıl mı yaptım? Kendime yüklediğim her şeyden soyunarak. Bana en başta verilen varlığın sonradan ilave ettiğim her şeyden daha değerli olduğuna inanarak.”

Hz Mevlana Mesnevisinde su sığırının hikayesini anlatır:

Bir su sığırı bir gün suyun kenarında bir inci bulur. İncinin değeri konusunda bilgisiz olduğundan her gün parlaklığıyla bir miktar meşgul olduktan sonra işine gücüne bakar. Bir tacir bu inciden haberdar olunca gizlice onun dışını balçıkla sıvayıp su sığırının ilgisinden uzaklaştırır inciyi.

Bu hikaye gelmişti aklıma onun yazdıklarını okuyunca. İnsan da dışı balçıkla sıvalı bir inci. İçindeki inciden habersiz durmadan dışına balçık sıvayanlar gibiyiz hepimiz de. İstediklerimize ulaşmanın yolunun dışımızı daha çok sıvamak olduğunu zannediyoruz. Halbuki durum tam tersi.

Varlığımızdan soyunarak parlayacağız.

BİZ VE ÖTEKİLER

 

 

Muzafer Sherif 1988 de Fairbanks, Alaska’da öldüğünde 82 yaşındaydı. Muzaffer Şerif Başoğlu olan asıl ismini  Amerikan vatandaşlığına geçtiği sırada Muzafer Sherif olarak değiştirmişti. Fairbanks’ın yerli halkı Aşağı Tananaların Chena kabilesinden Kızılderili Alaska Atabaskları’nın nüfusu 2010 yılına gelindiğinde ancak toplam nüfusun % 3,6 sını oluşturuyordu. Beyazlar Amerika’nın genelinde olduğu gibi burada da çoğunluğu ele geçirmiş görünüyordu.

Sherif 1906 yılında İzmir’in Ödemiş ilçesinde doğdu. İzmir Amerikan Kolejinin ardından İstanbul Darülfünunda felsefe okudu ve sonrasında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde psikoloji dersleri verdikten sonra Harvard Üniversitesine gitti. Parlak bir kariyere sahip oldu. Sosyal Psikoloji alanında dünyaca ün yaptı. Sonrasında Türkiye’ye dönüp önce doçent oldu ve üniversitede kürsü kurdu. Ancak işler 1940 lı yıllarda onun için pek iyi gitmedi. Komünist eğilimleri var denilerek tutuklandı. Dört ay tutuklu kaldıktan sonra Amerikalıların devreye girmesiyle ülkeyi terk etmesi karşılığında serbest bırakıldı. Amerikalı bir meslektaşı olan Carolyn ile evlendi. Sonrasında yeniden ülkesine dönmek istedi ancak bu kez de karısı yabancı diye üniversitede kürsü yönetemeyeceği söylendi. Muzaffer Şerif Başoğlu’nun önce İzmir’de Yunanlılarla mücadelesi ile başlayan hikayesi son nefesini verdiği Kızılderili yurduna kadar sürdü. Öğrencisi Prf. Dr. Mübeccel Kıray verdiği bir mülakatta Sherif’in her daim ülkesine olan hasretini dile getirdiğini söyledi.

Hikayesinden mi bilinmez, hayatı boyunca ırkçılık ve psikolojide sosyal guruplar üzerine çalıştı. 22 öğrenciyi iki gurup haline getirip bir yaz kampına götürdü. Önce guruplar birbirinden uzakta vakit geçirdi. Sonra bir araya geldiklerinde gurupların birbirine karşı olan düşmanlığı çarpıcıydı. En sonunda her iki gurubu ancak ikisi için de hayati olan bir sorun ancak bir araya getirebildi. Sherif bu çalışmayı kendisi de bahçıvan kılığına girerek takip etti. Sherif, insanlar bir bütünün parçasıdır ve psikolojik olan da sosyal olanın parçasıdır dedikten sonra insanların bireysel özelliklerini gurup davranışları ile karşılaştırdı ve insanların gurup normlarına uymayı tercih ettiklerini gözlemledi.

Gurup psikoloji araştırmaları Sherif’ten sonra da devam etti. Bebekler üzerine yapılan araştırmalarda bebeklerin kendisiyle ilgilenen kişileri ötekilere tercih ettiği belirlendi. Bebeklerin sadece tanıdık insanları değil tanıdıkları insanların türünü de tercih ettikleri yine araştırmalarda gözlemlendi. Bir kadın tarafından büyütülen bebeklerin kadınlara, bir erkek tarafından büyütülen bebeklerin de erkeklere daha uzun süre baktıkları görüldü. Kafkas kökenli  bebekler Kafkasyalı yüzlere Asyalı ya da Çinli olanlara nazaran daha çok bakar.

Laboratuar çalışmaları yeni tanışan bireylerin hızlıca üç özelliği hemen algıladıklarını gösteriyor. Yaş, cinsiyet ve ırk. Peki bu hızlı guruplaşma doğuştan mı? Araştırıcılar ırkçılığın 6 yaşına doğru öğrenildiğinde daha çok ittifak halindeler. Yani öğrenilmiş olma ihtimali daha yüksek. O yüzden mücadele etme şansımız var.

İnsanlar belirsizlikle yüz yüze kaldıklarında gurup dinamiklerine göre hareket etmeyi yeğliyorlar ve hızlıca hafızalarına ve hikayelerine yönelip bizden olanları ve ötekileri ayırıp bizden olanların koluna giriyor. Irk kelimesinin içini genişletiyor araştırıcılar, benzer renkler, benzer takımları tutma, büyüdükleri ortam, alışkanlıklar da gurup olma adına etkili. Toplamı ise inandığımız hikayelerde gizli. Bir araya geldiğimiz insanlarla genellikle aynı hikayelere ve aynı mitlere inanıyoruz.

Ölümcül bir salgınla karşı karşıya olmamıza rağmen guruplaşma ve kavgaların nasıl bu denli sürebildiğine dair düşünürken ulaştım yukarıdaki bilgilere. Demek ki kavim ya da sosyal guruplar da insanın gerçeği. Böyle olmakla birlikte ahlak bireyin Allah’la tekil ilişkisinden vazgeçmeden gurup içinde var olmasından yana. Allah insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye( bir başka tefsiri yoruma göre beni bilsinler diye) yarattım derken insanlar dedi. Zariyat.56. Yine farklılıklardan söz ederken Kur’an’da “Sizi birbirinizi tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere ayırdık” dedi. Hucurat.13. Peygamber sav Veda Hutbesinde asabiyeti yasakladı. Câhiliye döneminde, aralarında baba tarafından kan bağı bulunan akrabanın oluşturduğu topluluğa “asabe”, bu topluluğun bütün fertlerini birbirine bağlayan ve herhangi bir dış tehlikeye karşı koymak veya saldırıda bulunmak söz konusu olduğunda bütün topluluk üyelerinin harekete geçmesini sağlayan birlik ve dayanışma ruhuna da “asabiyet” denilmekteydi.

Hz Mevlana da tarafgirlik insanı şaşı yapar der. Ahlaka uygun olmayan tarafgirliğin önlenmesi için kültürümüzden ve inandığımız öğretilerden yola çıkarak yeni yöntemler geliştirmek zorundayız. Sadece iyi niyetli olmak yetmez. Çaba göstermemiz de gerekir. Biz bu manada bu salgın günlerinde ortak hikayelerimiz çoğalsın diye her akşam internet üzerinden canlı yayında Mesnevi okuyoruz.

Temennim ve niyazım odur ki, insanlar arasında ayırım yapmayan, hiçbir gurubu diğerinden üstün görmeyen ve bizi evlerimize mahkum eden bu salgın, önce kendi içimizde sonra da ötekiyle aramızda uzlaşmayı ve barışı temin etsin.

GELİNCE EVDE OL

 

İlk günlerin korkusu, kaosu ve karmaşası, yavaş yavaş kendini kabule doğru bırakıyor.

Virüsle bir anda karşılaştık. Çok ani oldu.

Önce inkar ettik.

Yok canım o kadar değildir. Birkaç haftaya geçer. Zaten bize dokunmaz.

Sonra gerçek gözümüze kaçamayacağımız kadar batmaya başladı. İş ciddileşti. Vakalar, artık sadece bir sayı olmaktan çıktı. İyice yaklaştı. Ölümler, sırtımızı ne kadar dönersek dönelim, gözümüzü ve kulağımızı ne oranda kapatırsak kapatalım sesini yükseltti.

Bazen uyusak geçer gibi geliyor.

Dur birkaç gün haber seyretmeyim. Belgesel kanalları da bayağı iyiymiş. Dizi kanallarına abone olalım.

Yok, ne yapsak bitecek gibi durmuyor.

Sonra öfke.

Böyle mi önlem alınır? Kapatın herkesi eve. Ulan Çinliler. Bizim milletten olmaz. Şu gençlerin haline bak. Hepsi sarmaş dolaş. Zaten umrecilerin yüzünden. Saklıyorlar. Yalan söylüyorlar.

Yok. Ne yapsak olmuyor.

Bölüyor zihin sonra.

Herkese bir şekilde bulaşacakmış diyorlar. Öyle olsa da bana gelmez inşallah. Yok, yok sanmam.

Ardından depresyon.

Küsüyor insanoğlu. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içinden. Öylece reddediyor her şeyi.

Kaderle pazarlık başlıyor sonra.

Eninde sonunda bir kabule ulaşacak ki hayat devam etsin.

Ezberlerimiz bozuldu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Virüsün karşısında neredeyse herkes eşit. Ne böbürlenme, ne kibir, ne atıp tutmak, mal mülk hiçbir şey kar etmiyor.

Sonra üst akıl?

Onlar da kafamıza yatar gibi duruyor. Zaten söylemişler önceden. Aşağı yukarı benzer şeyler. Türkiye bile pandemi genelgesi yayınlamış önceden.

Bir dakika. Önce bir sakinleşip düşünelim.

Bir problemle karşı karşıyayız.

Problem nasıl çözülür?

Öncelikle herkes kendi sınırlarını bir belirlesin. Kendi duygularımıza bir bakalım. Sonra duygulardan sıyrılıp aklımızla bakacak hale gelelim. Buradaki sorumluluk bize ait. Bunu bir başkası halletmeyecek. Sonra sorumluluk alanımıza odaklanalım. Ben neden sorumluyum? Benim sorumluluk alanım ve sınırlarım ne? Gücümüz arta kaldıysa en yakınımızdan çevreye doğru gücümüz oranında yardımlaşalım. Herkesin devleti yönetmesine gerek yok. Öncelikle kendimizi ve sorumluluk alanımızı yönetmekten sorumluyuz.

Bir krizi yönetirken duygu yönetimi önceliklidir. Sonra akıl girer devreye, sonra bizim duygularımızdan bağımsız başka akıllar çağrılır ve kriz akılla yönetilir. En son da olan biten mihenge doğrulatılır.

Peki bütün bunlar geçer mi?

Geçer.

Istırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,

Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,

Gam karar eyleyemez hande-i hürrem de geçer,

Devr-i şâdi de geçer, gussa-i matem de geçer,

Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer…Neyzen Tevfik.

Hepsi geçer geçmesine de bakın bizim dikkatimiz asıl nerede olmalı?

Devranın cefası ile âlemdeki bütün eziyetler, Allah’tan uzak olmadan ve gafil bulunmadan daha kolaydır. Çünkü bunlar hep geçer de onlar geçmez. Devlet, ona derler ki insanın canı uyanık olsun! Mesnevi.6.1756-57

Sıkıntılar misafirdir der Hz Mevlana. Onları güzelce karşıla, gelirken hediyeleri ile gelirler, onlardan mahrum olma. Gam gelince çevikçe sıçra ve ümide sarıl. Ona şöyle söyle: ey nimetleri inkar eden? Böyle söyle ki siyaha değil beyaza odaklansın zihnin. Bedenin ve zihnin zaten Halik’ın yapısı, adeta gül yığını, gül demeti hepsi. Öyleyse niye gül kokmuyor? Düşüncelerinde niye diken var?

Sonra nihayetinde bütün tedbirler alındıktan sonra problemi asıl çözecek olana götür. Mutlaka:

Ey gönül, işlediğin suçlara, kusurlara karşılık, Hakk’tan özür dilemek için neler düşünüyorsun? O’ndan sayılamayacak kadar lütuflar, iyilikler, ihsanlar, vefalar gelmede, senden de bunca hatalar, kusurlar, cefalar görünmede. O’nun tarafından, bunca keremler, senden ise, manasız aykırı işler; O’ndan pek çok nimetler, senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar suçlar, günahlar. Senden bunca haset, bunca kötü düşünce, bunca dedikodu. O’ndan ise bunca ihsan, bunca lütuf, bunca iyilikler. Yaptığın kötülüklerden, işlediğin günahlardan pişman olup da, candan Allah dediğin zaman, seni belalardan kurtarmak için senin imdadına yetişen, sana o duyguyu veren, kendini hissettiren O’dur. Divan-ı Kebir.

Bazılarının kulağına dünyadaki en büyük volümle çalınsa da yine duymayacak. Bunu biliyoruz. Lakin bu musibeti fırsata dönüştürebilecek olanlarımız illa ki var.

Takdir sana bir zahım vurdu mu bekle, ondan sonra bir ağır elbise giydirecektir. Çünkü o, silleyi vurduktan sonra taç ve taht bağışlamayacak bir padişah değildir. Bütün dünya, O’nun gözünde  bir sinek kanadı değerindedir. Bir silleye karşı da sonsuz ihsanlarda bulunur. Boynunu, dünyanın şu altın boyunduruğundan çabuk kurtar da Allah’tan sille satın almaya bak. Peygamberler de dertlere, musibetlere sabrettiler de o yüzden başlarını yücelttiler. Fakat yiğidim, hazırlan, bekle de gelince seni evde bulsun. Yoksa eve geldim, kimsecikler yoktu diye getirdiği elbiseyi geri götürür ha! Mesnevi.6.1638-44

Dostlar gün tufan günüdür.

Bu hengamede yüzgeçlik işe yaramaz.

Hadi Nuh’un gemisi kalkmadan bir an önce binelim!

 

KUYUDAN MISIR’A BAKMAK

 

Nerede dert varsa deva oraya gider, nerede yoksulluk varsa nimet oraya varır. Müşkül neredeyse cevap oradadır, gemi neredeyse su orada! Suyu az ara, susuzluğu elde et de sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın! Mesnevi.

Sıkıntılı günlerden geçiyoruz. Ölümle aramızdaki perde inceldi. Önceden sağır kesildiğimiz davul iyice yaklaşıp yok sayamayacağımız kadar yakından çalıyor.

Yaşamak lezzetini alan, ayrılık tohumlarını eken gerçekle yüzleşmek nefsimize ağır geliyor.

Psikiyatrist bir arkadaşım şöyle söyledi iki gün önce: “kaygıdan dolayı intiharların artmasından endişe ediyorum.” İnsan tuhaf varlık ölüm bile kendi kontrolünde olsun istiyor. Kendisine silah doğrultulunca öleceksem de bunu ben yaparım diye kendi kafasına sıkmayı tercih ediyor.

Oysa yaşamak dediğimiz şey zıtlıklar üzerine kurulmuştur. Dert aslında derman içindir. Yaşadıklarımız içinde cevabı barındıran müşküller olmaz mı?

Yusuf neden kuyuya düştü?

İnsanlar ikiye ayrılıyor: Bir kısmı Yusuf kuyuya düşünce hayatı kuyudan ibaret sayıyor, diğerleri kuyudan sonrasına odaklanıyor.

Hayat, Yusuf’u kuyuya düşüren kötülükler ve hasetten ibaret bir savaş alanı mı? Yoksa zaman zaman düşülecek kuyulardan sabırla geçilerek selamete ulaşılan bir gölgelik mi?

Bizden öncekiler düştüler ve geçtiler. Biz de aynı yerden geçiyoruz. Nihayetinde,  öncekiler de sonrakiler de aynı yerde toplanacaklar.  Toplanma yerinde gülümseyerek birbirimize benzer hikayeler anlatacağız.

Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam, Allah emriyle tesir eder. Mesnevi.

Her gam, her kuyu, istiğfar merdiveniyle aşılır. Yani derdi veren cebine derman da koyar. Bunu bilenler,  gam görünce orasını burasını yoklayarak ceplerine gizlenmiş mektubu arar.

Belki de oyuna eğlenceye dalıp kim olduğunu ve asıl işini unuttun ya da ihmal ettin. Mesnevide Hz Mevlana tavşancıl kuşunun hikayesini anlatır. Peygamber sav abdest alırken ayakkabısını kapıp yukarı uçan kuş. Sonra yukarıdan ayakkabıyı ters çevirir de içinden zararlı bir hayvan yere düşer. Peygamberi  korumak için önce ayakkabısını aşırıp belayı defettikten sonra iade eder. Hz Mevlana bunu anlattıktan sonra şöyle der: Ey can o hikaye Allah hükmüne razı olasın diye sana ibrettir. İbret al da kötü bir işe düşünce aklını başına devşir, ye’se düşme hüsnü zanda bulun! Başkaları, o hadiseden korkup sapsarı kesilse bile sen aldırış etme. Fayda zamanında da ziyan zamanında da gül gibi gülmeye bak! Gülün yapraklarını birer, birer koparsan da yine gülmeyi bırakmaz, yine solup gamlanmaz. Bir dikenden niçin gama düşeyim? Zaten bu gülmeyi diken yüzünden buldum der. Mesnevi.

Allah merhametlidir. Yegane hüküm ve hikmet sahibidir. İnsan ölümlüdür. Acizdir. Görevi kulluktur. Sınanacaktır. Bu önceden söylenmiştir kendisine.

Hayat öncesi ve sonu olmayan anlardan oluşur. Gelecek kaygısı tek bir nefesine bile hükmedemeyen insanın kendisini abartmasından başka bir şey değildir. İnsana emanet edilen şey ancak andır. Çünkü gelecek henüz gelmemiştir. Sufi vaktin oğludur der Hz Mevlana bu yüzden.

Sınamak ve sınanmak insanın da pek ala bildiği ve kullandığı bir yöntemdir. Eğitim hayatından, iş hayatından tutun da hayatın her anında sınanmalardan geçtiğimiz bilinen bir gerçektir. Nitekim insan bunu da yine Allah’tan öğrenmiştir. Hayatınızda elde ettiğiniz her ne varsa bu bir sınanmanın sonucudur.

Allah’ın verdiği mihnet ve cefayı da Peygamberin pabucunu kapan tavşancıl say. Allah “ Kaybettiğiniz şeylere eseflenmeyin hatta kurt gelse de keçinizi yese bile” buyurdu. O bela daha büyük belaları defetmek o ziyan daha dehşetli ziyanları men etmek içindir. Mesnevi.

O yüzden, yüzleştiğimiz sıkıntılara yüklediğimiz anlamları,  yeniden değerlendirme zamanları gibi görelim yaşananları. Yolcuyuz ve yolculuğun en büyük armağanı keşfetmektir. Keşfetmekse içinde zorluklar barındırır. Hakikatse en büyük keşiftir. Kaşifler her zaman zorlukları bilerek çıkarlar yola.

Yolcu sana da bir sıkıntı bir gönül darlığı geldi mi alevlenme meyus olma…senin için muvafıktır o. Mesnevi.

Adem kuyusundan tevbe ve istiğfarla çıktı. Yusuf kuyuya düştüğünde zaten Mısır onu arıyordu. Bizim için imtihan kuyusu ören emin ol Mısır’ı çoktan yarattı.

Sabret ve kim olduğunu unutma.

Eğer unuttuysan bu gafletine tövbe et.

İlahi takdir icabı olarak sana belalar gelince eseflenme! Bu kahırlar yüzünden elindeki sermayeyi sevgiliye bağışlarsın. Mesnevi.

GÜNEŞİN PEŞİNE DÜŞ

 

 

Kimde bir düzgün esvap görsen bil ki onu sabretmek , uğraşıp kazanmakla elde etmiştir.
Kimi aç , çıplak görürsen bu hali , sabırsızlığına tanıktır.Mesnevi.6.1411-12.

Kötüye sabredersen yolun iyilere çıkar. Ay geceye sabrettiği için aydınlanmıştır.

Biz sıkıntılara imtihan deriz. İnsan içinin de içinde, en geride iki temel güdüyle hareket eder. Yaşamak ve ölmekten sakınmak. Yaşamak için çalışır çabalar, kazanır, elde eder, yer içer, uyur, üremek ister. Ölmemek için kendini savunur, saldırır. Oysa gerçek bu güdüleri yönetebilmekle ilintilidir. İnsan ne ebedi olarak yaşayabilir, ne de ne kadar çabalarsa çabalasın ölümü engelleyebilir.

Ne yapsın o zaman?

Yaşamak arzusu ve ölüm kaygısının dışına çıkabilir mi? Kim bunun esaretinden kurtulabilir? Kurtulan olmuş mudur? Bu ikisi dışında başka bir anlam bulmuş olan  var mı hayatında? Duyulmuş mu?

Sorunun cevabı kolay aslında.

Güneşin peşinden gitsin.

Başına neler geldiğine aldırmadan o nereye giderse bu da oraya.

Yıldız olsun, ay olsun, hilal olsun, Bilal olsun.

Ayın bedir oluş yahut zayıflayıp eriyerek hilâl haline gelişle ne işi var? O, güneşin ardına düşmüş gölge gibi koşar durur.Mesnevi.6.905.

Var olma kaygısı, ebedi olma dürtüsü, biriktirme arzusu, görünme bilinme, diğerlerinin önüne geçme, alkışlanma, böbürlenme isteği. Hepsi dönüp dönüp kendine baktırır insanı. Ne kadar oldu?  Ne durumdayım? Güvende miyim? Var mıyım? Yok muyum? Soru soru üstüne. Bir adım bile ileri gidemez.

Hayat nasıl ilerler peki?

Mevsimler gibi, ağaç gibi, yaprak gibi, ay gibi, çiçekler gibi, açar ve solar mütemadiyen. Nihayetinde göçer insan.

Dolunay olduğunda görkemlidir ay, ardından felek nazar eder günden güne erir ve hilale döner, sonra yine o görkemli günler sonra yine eziş büzüş. Umurunda mı? İlla ki. Fakat sabreder. Dönüp dönüp iki de bir ne halde olduğuna değil neyin peşinde olduğuna bakar. Onun derdi güneşledir.

Bilal de böyle yaptı diyor Hz Mevlana, kızgın kumların üstünde işkence altında, Ahad(Allah bir) demekten vazgeçmedi. Ne halde olduğuna bakmadı. Vücudundaki yara bere ve acılara dayandı da güneşe bakmaktan vazgeçmedi.

Ey kasırga, senin önünde bir yaprağım ben, nereye düşeceğimi ne bilirim?
Hilâl’sem de koşuşup duruyorum Bilâl’sem de. Senin güneşine uymuşum bir kere.Mesnevi.6.903.

Ey insan korkuyorsun korkmasına da ırmak akıyor, felek dönüyor, takdir işliyor.

Değirmen taşı niye dönüyor? İnleye inleye dönüşü onu döndüren ırmağın aktığına tanıklık değil mi?

Tamam suyun akışını görecek ferasetimiz yok. Taşın dönüşünden anla. Ne taş yoruldum der? Ne ay durup dinlenme arzusunda, ne felekler usanır işinden gücünden. Hepsi de bir karara bağlanmış kendi yörüngesinde akıp durmakta.

Sen de ey insan yıldızlar gibi durup dinlenmeyi dileme. Güneşin peşine düş.

Sabret.

Bazen bütün kapılar ardı ardına kapanır. Hangi dala uzansan kırılır. Hangi ipe yapışsan kopar. Bunu da O yapar. Sebeplerden kurtulup O’nu göresin diye.Her şey kaybolduğunda kalan sadece O dur çünkü.

Sabret. Güneşe hükmeden O, rüzgarı savuran, denizi coşturan hep O.

Razı ol ve sabret.

Âşıklar kuvvetli bir selin önüne düşmüşlerdir. Onlar, aşkın takdirine razı olmuşlardır.Mesnevi.6.910.