PARMAK

Yıllar önce Antalya’nın bir ilçesinden Antalya’ya gitmek için ana yola çıkmıştım. Bir minibüs denk geldi. Bindim. Birkaç kişi daha vardı benden başka. İleride kalabalık bir gurup el kaldırdı. Minibüs durdu ve bindiler. Ellerinde enstrümanlar. Darbuka, zurna, davul, bu düğünlerde çalınanlardan.  Gurubun lideri şöförün yanına oturdu ve sohbet koyulaştı. Adam arada arkaya işaret ediyor ve ekip birden çalmaya başlıyordu. Kulağımın dibinde boğuk bir zurna sesi, zor bir yolculuk olacağı belliydi ki nitekim de öyle oldu.  Sonra bu gurubun lideri yaptığı günahları anlatmaya başladı. Derken arada öyle bir laf etti ki akıllara zarar:  “Evet ben bütün bunları yaptım ama zevkim için değil, Allah rızası için” demez mi?

Allah rızası için!

Hepimizin rasyonalize ettiği yani kılıfına uydurduğu bu cümleyi düşünsenize ne kadar sık kullanıyoruz. Esnaf kullanıyor, siyasetçi, satıcı, alıcı, anne, baba, öğretmen vs. kime sorsan yaptığı her şeyi Allah rızası için yapıyor. Fakat sorsanız herkes sadece kendisinin böyle olduğunu diğerlerinin yalancı sahtekar ve iki yüzlü olduğunu da söylemeden geçmiyor. Tuhaf bir durum değil mi sizce de?

Kendimizi kandırmaktan garip bir şekilde keyif alıyor olabilir miyiz?

Hani bazen sorarlar ya, geçmişe gidebilme imkanınız olsa neyi farklı yapardınız diye? Bugün düşündüm bunu ve daha ilkeli olmak isterdim, ahlak ve akıl üstünde daha çok tefekkür etmek isterdim diye cevapladım kendi kendime. Niye şimdi derseniz? Şimdi fark ettiğim için herhalde.

Mesnevide anlatıldığına göre bir Rum Elçisi Hz Ömer’i ziyarete geldi. Hz Ömer ona bir takım hakikatlerden söz edince elçi hayıflandı ve neden daha önce fark etmedim ben bunları diye sorunca Hz Ömer dedi ki:  

İki parmağını iki gözünün üstüne koy: bir şey görebilir misin? İnsaf et!
Sen görmesen de dünya yok değildir. Kusur, ancak şom, nefsin parmağında.
Kendine gel! Gözünden parmağını kaldır da ne istiyorsan gör. Mesnevi.1.1401-3

İnsanlar danışmaya geliyor, öyle şeyler söylüyorlar ki bunlar ancak dünyaya tek gözle bakmakla mümkün. Önündeki apaydınlık gerçek ters yüz olmuş. Adımını attığı kuyuyu görmüyor, ağzından çıkan kıvılcımla tutuşturduğu yüreklerin asla farkında değil. Yine birkaç gün önce düşünmüştüm gerçekten de dünyaya gözü bağlı olarak gelmiş olabilir miyiz diye?

Dikkati kendimize verelim diye yazdım onca şeyi siz fark ettiniz bunu. Parmaklarımızı gözümüzden çekelim. Gözümüze bağ olan duyguları akılla yönetebilme becerisi için uğraş verelim.

Bunun için Allah’ı razı etmek cümlesinden daha çok biz Allah’tan razı mıyız sorusuna odaklanalım. Verdiği ömre, bedene, bize emanet ettiklerine, vermediklerine, mahrum bıraktıklarına, sıkıntılara, musibetlere, O’ndan gelip O’na doğru giden yolculuğumuza razı mıyız?

Nuh Peygamber’in kavmi onu görünce yine nasihat edecek diye yüzlerini örtüp ondan gizleniyorlardı. Arkalarını dönüyorlardı. Bizlerin gerçeğe karşı tavrı da buna benziyor. Eğer bana soruyorsanız ki görmem ve fark etmem gereken şey nerede diye, size diyeceğim şudur: Kendinizi bürüdüğünüz ve sırtınızı döndüğünüz yerde.

“İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de, dostu gören göze derler.
İnsan, dostu görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman bile olsa, karınca ondan yeğdir. Mesnevi. 1. 1406-7

SOYUNMAK

40 yaşındaydı. İyi bir eğitim almıştı. Başarılı olmak için elinden gelen her şeyi yapsa da yetmemişti. Hangi basamağa ulaşsa üstünde bir tane daha vardı. Üstelik ondan önce oraya birileri ulaşmıştı. Hatta bazıları ona göre kolay yoldan ve onun katlandığı zahmetleri çekmeden kolayca tırmandırılmıştı. Bir gün kendince basit bir sebeple gittiği hastanede doktoru tahlillerine uzun uzadıya bakıp sonra endişeli bir ses tonuyla kendisiyle yalnız ve ayrıntılı görüşmek istediğini söyleyince başından aşağı kaynar sular döküldü. Hastaneden çıktığında telefonunu kapattı. Bir parka gidip saatlerce oturdu. Etrafına bakınıp durdu. Yine de gelip geçenler oluyordu. O yüzden ağlayamadı da.

Onu ilk gördüğümde lütfen bana ne için yaşanır söyler misin demişti.

İnsanlar sanki yarın da burada olacaklarmış gibi nasıl bu kadar rahat, aldığı yarım kilo domatesin içinde bir tane çürük çıktı diye satıcıyla nasıl saatlerce kavga edebiliyorlar, önünde yavaş ilerleyen bir bisikletliye hiç durmadan korna çalıp nasıl küfredebiliyorlar, söyler misiniz bana bunca insan bu denli öfkeyi nasıl taşıyabiliyor? Hele dünya bunca incinmeyi, küskünlüğü, kırgınlığı, düşmanlığı, nasıl görmezden gelebiliyor?

Sessizce dinledim.

Duygusunu anlamaya çalıştım. Üzgündü. Kırgındı. Öfkeliydi. Asıl işini, asıl yapılması gerekeni yapmayıp boşa vakit geçirmiş, sınavda nasılsa vakit var diye sorularla ilgilenmek yerine etrafa bakınmış ta birden son 10 dakika anonsunu duymuş birisi gibi ürkmüş ve heyecanlanmıştı.

Onunla görüşmeye devam ettim.

Sonraları biraz daha sakinleşti. Ne yapmak istiyorsun dedim. İnsanlara,  incinip öfkelendikleri zaman bunun bir önemi yok, birazdan bitecek yolculuk demek istiyorum dedi. Herkese ve her şeye geçici olduklarını söylemek istiyorum dedi.

Biraz daha sakinleşip kabulü arttıktan sonra başkalarıyla ilgilenmek te vakit kaybı der oldu. Sizden bir şey sorup öğrenmek derdinde olmayanlara bir şey anlatılmaz. İçinde kelimeler barındıran bir kağıdı ateşe atmak gibi.

Yine de eskisi kadar görüşemesek te bir şeyler karaladığını, yazmaya başladığını duyuyordum uzaktan.

Bir gün bana da yazdı: “Biliyor musunuz? Düşünecek çok zamanım oldu bu arada. Yaşadıklarımı, etrafımdaki insanları, sizinle görüşmelerimizi, neden o kadar çok değerli olmaya ihtiyacım olduğunu, içimdeki bitmeyen ve dolmayan boşluğu, ilişkilerimi, pişmanlıklarımı. En sonunda kimseyi suçlamamaya karar verdim. En çok da kendimi bağışladım. Bunu nasıl mı yaptım? Kendime yüklediğim her şeyden soyunarak. Bana en başta verilen varlığın sonradan ilave ettiğim her şeyden daha değerli olduğuna inanarak.”

Hz Mevlana Mesnevisinde su sığırının hikayesini anlatır:

Bir su sığırı bir gün suyun kenarında bir inci bulur. İncinin değeri konusunda bilgisiz olduğundan her gün parlaklığıyla bir miktar meşgul olduktan sonra işine gücüne bakar. Bir tacir bu inciden haberdar olunca gizlice onun dışını balçıkla sıvayıp su sığırının ilgisinden uzaklaştırır inciyi.

Bu hikaye gelmişti aklıma onun yazdıklarını okuyunca. İnsan da dışı balçıkla sıvalı bir inci. İçindeki inciden habersiz durmadan dışına balçık sıvayanlar gibiyiz hepimiz de. İstediklerimize ulaşmanın yolunun dışımızı daha çok sıvamak olduğunu zannediyoruz. Halbuki durum tam tersi.

Varlığımızdan soyunarak parlayacağız.

BİZ VE ÖTEKİLER

 

 

Muzafer Sherif 1988 de Fairbanks, Alaska’da öldüğünde 82 yaşındaydı. Muzaffer Şerif Başoğlu olan asıl ismini  Amerikan vatandaşlığına geçtiği sırada Muzafer Sherif olarak değiştirmişti. Fairbanks’ın yerli halkı Aşağı Tananaların Chena kabilesinden Kızılderili Alaska Atabaskları’nın nüfusu 2010 yılına gelindiğinde ancak toplam nüfusun % 3,6 sını oluşturuyordu. Beyazlar Amerika’nın genelinde olduğu gibi burada da çoğunluğu ele geçirmiş görünüyordu.

Sherif 1906 yılında İzmir’in Ödemiş ilçesinde doğdu. İzmir Amerikan Kolejinin ardından İstanbul Darülfünunda felsefe okudu ve sonrasında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde psikoloji dersleri verdikten sonra Harvard Üniversitesine gitti. Parlak bir kariyere sahip oldu. Sosyal Psikoloji alanında dünyaca ün yaptı. Sonrasında Türkiye’ye dönüp önce doçent oldu ve üniversitede kürsü kurdu. Ancak işler 1940 lı yıllarda onun için pek iyi gitmedi. Komünist eğilimleri var denilerek tutuklandı. Dört ay tutuklu kaldıktan sonra Amerikalıların devreye girmesiyle ülkeyi terk etmesi karşılığında serbest bırakıldı. Amerikalı bir meslektaşı olan Carolyn ile evlendi. Sonrasında yeniden ülkesine dönmek istedi ancak bu kez de karısı yabancı diye üniversitede kürsü yönetemeyeceği söylendi. Muzaffer Şerif Başoğlu’nun önce İzmir’de Yunanlılarla mücadelesi ile başlayan hikayesi son nefesini verdiği Kızılderili yurduna kadar sürdü. Öğrencisi Prf. Dr. Mübeccel Kıray verdiği bir mülakatta Sherif’in her daim ülkesine olan hasretini dile getirdiğini söyledi.

Hikayesinden mi bilinmez, hayatı boyunca ırkçılık ve psikolojide sosyal guruplar üzerine çalıştı. 22 öğrenciyi iki gurup haline getirip bir yaz kampına götürdü. Önce guruplar birbirinden uzakta vakit geçirdi. Sonra bir araya geldiklerinde gurupların birbirine karşı olan düşmanlığı çarpıcıydı. En sonunda her iki gurubu ancak ikisi için de hayati olan bir sorun ancak bir araya getirebildi. Sherif bu çalışmayı kendisi de bahçıvan kılığına girerek takip etti. Sherif, insanlar bir bütünün parçasıdır ve psikolojik olan da sosyal olanın parçasıdır dedikten sonra insanların bireysel özelliklerini gurup davranışları ile karşılaştırdı ve insanların gurup normlarına uymayı tercih ettiklerini gözlemledi.

Gurup psikoloji araştırmaları Sherif’ten sonra da devam etti. Bebekler üzerine yapılan araştırmalarda bebeklerin kendisiyle ilgilenen kişileri ötekilere tercih ettiği belirlendi. Bebeklerin sadece tanıdık insanları değil tanıdıkları insanların türünü de tercih ettikleri yine araştırmalarda gözlemlendi. Bir kadın tarafından büyütülen bebeklerin kadınlara, bir erkek tarafından büyütülen bebeklerin de erkeklere daha uzun süre baktıkları görüldü. Kafkas kökenli  bebekler Kafkasyalı yüzlere Asyalı ya da Çinli olanlara nazaran daha çok bakar.

Laboratuar çalışmaları yeni tanışan bireylerin hızlıca üç özelliği hemen algıladıklarını gösteriyor. Yaş, cinsiyet ve ırk. Peki bu hızlı guruplaşma doğuştan mı? Araştırıcılar ırkçılığın 6 yaşına doğru öğrenildiğinde daha çok ittifak halindeler. Yani öğrenilmiş olma ihtimali daha yüksek. O yüzden mücadele etme şansımız var.

İnsanlar belirsizlikle yüz yüze kaldıklarında gurup dinamiklerine göre hareket etmeyi yeğliyorlar ve hızlıca hafızalarına ve hikayelerine yönelip bizden olanları ve ötekileri ayırıp bizden olanların koluna giriyor. Irk kelimesinin içini genişletiyor araştırıcılar, benzer renkler, benzer takımları tutma, büyüdükleri ortam, alışkanlıklar da gurup olma adına etkili. Toplamı ise inandığımız hikayelerde gizli. Bir araya geldiğimiz insanlarla genellikle aynı hikayelere ve aynı mitlere inanıyoruz.

Ölümcül bir salgınla karşı karşıya olmamıza rağmen guruplaşma ve kavgaların nasıl bu denli sürebildiğine dair düşünürken ulaştım yukarıdaki bilgilere. Demek ki kavim ya da sosyal guruplar da insanın gerçeği. Böyle olmakla birlikte ahlak bireyin Allah’la tekil ilişkisinden vazgeçmeden gurup içinde var olmasından yana. Allah insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye( bir başka tefsiri yoruma göre beni bilsinler diye) yarattım derken insanlar dedi. Zariyat.56. Yine farklılıklardan söz ederken Kur’an’da “Sizi birbirinizi tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere ayırdık” dedi. Hucurat.13. Peygamber sav Veda Hutbesinde asabiyeti yasakladı. Câhiliye döneminde, aralarında baba tarafından kan bağı bulunan akrabanın oluşturduğu topluluğa “asabe”, bu topluluğun bütün fertlerini birbirine bağlayan ve herhangi bir dış tehlikeye karşı koymak veya saldırıda bulunmak söz konusu olduğunda bütün topluluk üyelerinin harekete geçmesini sağlayan birlik ve dayanışma ruhuna da “asabiyet” denilmekteydi.

Hz Mevlana da tarafgirlik insanı şaşı yapar der. Ahlaka uygun olmayan tarafgirliğin önlenmesi için kültürümüzden ve inandığımız öğretilerden yola çıkarak yeni yöntemler geliştirmek zorundayız. Sadece iyi niyetli olmak yetmez. Çaba göstermemiz de gerekir. Biz bu manada bu salgın günlerinde ortak hikayelerimiz çoğalsın diye her akşam internet üzerinden canlı yayında Mesnevi okuyoruz.

Temennim ve niyazım odur ki, insanlar arasında ayırım yapmayan, hiçbir gurubu diğerinden üstün görmeyen ve bizi evlerimize mahkum eden bu salgın, önce kendi içimizde sonra da ötekiyle aramızda uzlaşmayı ve barışı temin etsin.

GELİNCE EVDE OL

 

İlk günlerin korkusu, kaosu ve karmaşası, yavaş yavaş kendini kabule doğru bırakıyor.

Virüsle bir anda karşılaştık. Çok ani oldu.

Önce inkar ettik.

Yok canım o kadar değildir. Birkaç haftaya geçer. Zaten bize dokunmaz.

Sonra gerçek gözümüze kaçamayacağımız kadar batmaya başladı. İş ciddileşti. Vakalar, artık sadece bir sayı olmaktan çıktı. İyice yaklaştı. Ölümler, sırtımızı ne kadar dönersek dönelim, gözümüzü ve kulağımızı ne oranda kapatırsak kapatalım sesini yükseltti.

Bazen uyusak geçer gibi geliyor.

Dur birkaç gün haber seyretmeyim. Belgesel kanalları da bayağı iyiymiş. Dizi kanallarına abone olalım.

Yok, ne yapsak bitecek gibi durmuyor.

Sonra öfke.

Böyle mi önlem alınır? Kapatın herkesi eve. Ulan Çinliler. Bizim milletten olmaz. Şu gençlerin haline bak. Hepsi sarmaş dolaş. Zaten umrecilerin yüzünden. Saklıyorlar. Yalan söylüyorlar.

Yok. Ne yapsak olmuyor.

Bölüyor zihin sonra.

Herkese bir şekilde bulaşacakmış diyorlar. Öyle olsa da bana gelmez inşallah. Yok, yok sanmam.

Ardından depresyon.

Küsüyor insanoğlu. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içinden. Öylece reddediyor her şeyi.

Kaderle pazarlık başlıyor sonra.

Eninde sonunda bir kabule ulaşacak ki hayat devam etsin.

Ezberlerimiz bozuldu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Virüsün karşısında neredeyse herkes eşit. Ne böbürlenme, ne kibir, ne atıp tutmak, mal mülk hiçbir şey kar etmiyor.

Sonra üst akıl?

Onlar da kafamıza yatar gibi duruyor. Zaten söylemişler önceden. Aşağı yukarı benzer şeyler. Türkiye bile pandemi genelgesi yayınlamış önceden.

Bir dakika. Önce bir sakinleşip düşünelim.

Bir problemle karşı karşıyayız.

Problem nasıl çözülür?

Öncelikle herkes kendi sınırlarını bir belirlesin. Kendi duygularımıza bir bakalım. Sonra duygulardan sıyrılıp aklımızla bakacak hale gelelim. Buradaki sorumluluk bize ait. Bunu bir başkası halletmeyecek. Sonra sorumluluk alanımıza odaklanalım. Ben neden sorumluyum? Benim sorumluluk alanım ve sınırlarım ne? Gücümüz arta kaldıysa en yakınımızdan çevreye doğru gücümüz oranında yardımlaşalım. Herkesin devleti yönetmesine gerek yok. Öncelikle kendimizi ve sorumluluk alanımızı yönetmekten sorumluyuz.

Bir krizi yönetirken duygu yönetimi önceliklidir. Sonra akıl girer devreye, sonra bizim duygularımızdan bağımsız başka akıllar çağrılır ve kriz akılla yönetilir. En son da olan biten mihenge doğrulatılır.

Peki bütün bunlar geçer mi?

Geçer.

Istırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,

Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,

Gam karar eyleyemez hande-i hürrem de geçer,

Devr-i şâdi de geçer, gussa-i matem de geçer,

Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer…Neyzen Tevfik.

Hepsi geçer geçmesine de bakın bizim dikkatimiz asıl nerede olmalı?

Devranın cefası ile âlemdeki bütün eziyetler, Allah’tan uzak olmadan ve gafil bulunmadan daha kolaydır. Çünkü bunlar hep geçer de onlar geçmez. Devlet, ona derler ki insanın canı uyanık olsun! Mesnevi.6.1756-57

Sıkıntılar misafirdir der Hz Mevlana. Onları güzelce karşıla, gelirken hediyeleri ile gelirler, onlardan mahrum olma. Gam gelince çevikçe sıçra ve ümide sarıl. Ona şöyle söyle: ey nimetleri inkar eden? Böyle söyle ki siyaha değil beyaza odaklansın zihnin. Bedenin ve zihnin zaten Halik’ın yapısı, adeta gül yığını, gül demeti hepsi. Öyleyse niye gül kokmuyor? Düşüncelerinde niye diken var?

Sonra nihayetinde bütün tedbirler alındıktan sonra problemi asıl çözecek olana götür. Mutlaka:

Ey gönül, işlediğin suçlara, kusurlara karşılık, Hakk’tan özür dilemek için neler düşünüyorsun? O’ndan sayılamayacak kadar lütuflar, iyilikler, ihsanlar, vefalar gelmede, senden de bunca hatalar, kusurlar, cefalar görünmede. O’nun tarafından, bunca keremler, senden ise, manasız aykırı işler; O’ndan pek çok nimetler, senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar suçlar, günahlar. Senden bunca haset, bunca kötü düşünce, bunca dedikodu. O’ndan ise bunca ihsan, bunca lütuf, bunca iyilikler. Yaptığın kötülüklerden, işlediğin günahlardan pişman olup da, candan Allah dediğin zaman, seni belalardan kurtarmak için senin imdadına yetişen, sana o duyguyu veren, kendini hissettiren O’dur. Divan-ı Kebir.

Bazılarının kulağına dünyadaki en büyük volümle çalınsa da yine duymayacak. Bunu biliyoruz. Lakin bu musibeti fırsata dönüştürebilecek olanlarımız illa ki var.

Takdir sana bir zahım vurdu mu bekle, ondan sonra bir ağır elbise giydirecektir. Çünkü o, silleyi vurduktan sonra taç ve taht bağışlamayacak bir padişah değildir. Bütün dünya, O’nun gözünde  bir sinek kanadı değerindedir. Bir silleye karşı da sonsuz ihsanlarda bulunur. Boynunu, dünyanın şu altın boyunduruğundan çabuk kurtar da Allah’tan sille satın almaya bak. Peygamberler de dertlere, musibetlere sabrettiler de o yüzden başlarını yücelttiler. Fakat yiğidim, hazırlan, bekle de gelince seni evde bulsun. Yoksa eve geldim, kimsecikler yoktu diye getirdiği elbiseyi geri götürür ha! Mesnevi.6.1638-44

Dostlar gün tufan günüdür.

Bu hengamede yüzgeçlik işe yaramaz.

Hadi Nuh’un gemisi kalkmadan bir an önce binelim!

 

KUYUDAN MISIR’A BAKMAK

 

Nerede dert varsa deva oraya gider, nerede yoksulluk varsa nimet oraya varır. Müşkül neredeyse cevap oradadır, gemi neredeyse su orada! Suyu az ara, susuzluğu elde et de sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın! Mesnevi.

Sıkıntılı günlerden geçiyoruz. Ölümle aramızdaki perde inceldi. Önceden sağır kesildiğimiz davul iyice yaklaşıp yok sayamayacağımız kadar yakından çalıyor.

Yaşamak lezzetini alan, ayrılık tohumlarını eken gerçekle yüzleşmek nefsimize ağır geliyor.

Psikiyatrist bir arkadaşım şöyle söyledi iki gün önce: “kaygıdan dolayı intiharların artmasından endişe ediyorum.” İnsan tuhaf varlık ölüm bile kendi kontrolünde olsun istiyor. Kendisine silah doğrultulunca öleceksem de bunu ben yaparım diye kendi kafasına sıkmayı tercih ediyor.

Oysa yaşamak dediğimiz şey zıtlıklar üzerine kurulmuştur. Dert aslında derman içindir. Yaşadıklarımız içinde cevabı barındıran müşküller olmaz mı?

Yusuf neden kuyuya düştü?

İnsanlar ikiye ayrılıyor: Bir kısmı Yusuf kuyuya düşünce hayatı kuyudan ibaret sayıyor, diğerleri kuyudan sonrasına odaklanıyor.

Hayat, Yusuf’u kuyuya düşüren kötülükler ve hasetten ibaret bir savaş alanı mı? Yoksa zaman zaman düşülecek kuyulardan sabırla geçilerek selamete ulaşılan bir gölgelik mi?

Bizden öncekiler düştüler ve geçtiler. Biz de aynı yerden geçiyoruz. Nihayetinde,  öncekiler de sonrakiler de aynı yerde toplanacaklar.  Toplanma yerinde gülümseyerek birbirimize benzer hikayeler anlatacağız.

Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam, Allah emriyle tesir eder. Mesnevi.

Her gam, her kuyu, istiğfar merdiveniyle aşılır. Yani derdi veren cebine derman da koyar. Bunu bilenler,  gam görünce orasını burasını yoklayarak ceplerine gizlenmiş mektubu arar.

Belki de oyuna eğlenceye dalıp kim olduğunu ve asıl işini unuttun ya da ihmal ettin. Mesnevide Hz Mevlana tavşancıl kuşunun hikayesini anlatır. Peygamber sav abdest alırken ayakkabısını kapıp yukarı uçan kuş. Sonra yukarıdan ayakkabıyı ters çevirir de içinden zararlı bir hayvan yere düşer. Peygamberi  korumak için önce ayakkabısını aşırıp belayı defettikten sonra iade eder. Hz Mevlana bunu anlattıktan sonra şöyle der: Ey can o hikaye Allah hükmüne razı olasın diye sana ibrettir. İbret al da kötü bir işe düşünce aklını başına devşir, ye’se düşme hüsnü zanda bulun! Başkaları, o hadiseden korkup sapsarı kesilse bile sen aldırış etme. Fayda zamanında da ziyan zamanında da gül gibi gülmeye bak! Gülün yapraklarını birer, birer koparsan da yine gülmeyi bırakmaz, yine solup gamlanmaz. Bir dikenden niçin gama düşeyim? Zaten bu gülmeyi diken yüzünden buldum der. Mesnevi.

Allah merhametlidir. Yegane hüküm ve hikmet sahibidir. İnsan ölümlüdür. Acizdir. Görevi kulluktur. Sınanacaktır. Bu önceden söylenmiştir kendisine.

Hayat öncesi ve sonu olmayan anlardan oluşur. Gelecek kaygısı tek bir nefesine bile hükmedemeyen insanın kendisini abartmasından başka bir şey değildir. İnsana emanet edilen şey ancak andır. Çünkü gelecek henüz gelmemiştir. Sufi vaktin oğludur der Hz Mevlana bu yüzden.

Sınamak ve sınanmak insanın da pek ala bildiği ve kullandığı bir yöntemdir. Eğitim hayatından, iş hayatından tutun da hayatın her anında sınanmalardan geçtiğimiz bilinen bir gerçektir. Nitekim insan bunu da yine Allah’tan öğrenmiştir. Hayatınızda elde ettiğiniz her ne varsa bu bir sınanmanın sonucudur.

Allah’ın verdiği mihnet ve cefayı da Peygamberin pabucunu kapan tavşancıl say. Allah “ Kaybettiğiniz şeylere eseflenmeyin hatta kurt gelse de keçinizi yese bile” buyurdu. O bela daha büyük belaları defetmek o ziyan daha dehşetli ziyanları men etmek içindir. Mesnevi.

O yüzden, yüzleştiğimiz sıkıntılara yüklediğimiz anlamları,  yeniden değerlendirme zamanları gibi görelim yaşananları. Yolcuyuz ve yolculuğun en büyük armağanı keşfetmektir. Keşfetmekse içinde zorluklar barındırır. Hakikatse en büyük keşiftir. Kaşifler her zaman zorlukları bilerek çıkarlar yola.

Yolcu sana da bir sıkıntı bir gönül darlığı geldi mi alevlenme meyus olma…senin için muvafıktır o. Mesnevi.

Adem kuyusundan tevbe ve istiğfarla çıktı. Yusuf kuyuya düştüğünde zaten Mısır onu arıyordu. Bizim için imtihan kuyusu ören emin ol Mısır’ı çoktan yarattı.

Sabret ve kim olduğunu unutma.

Eğer unuttuysan bu gafletine tövbe et.

İlahi takdir icabı olarak sana belalar gelince eseflenme! Bu kahırlar yüzünden elindeki sermayeyi sevgiliye bağışlarsın. Mesnevi.

GÜNEŞİN PEŞİNE DÜŞ

 

 

Kimde bir düzgün esvap görsen bil ki onu sabretmek , uğraşıp kazanmakla elde etmiştir.
Kimi aç , çıplak görürsen bu hali , sabırsızlığına tanıktır.Mesnevi.6.1411-12.

Kötüye sabredersen yolun iyilere çıkar. Ay geceye sabrettiği için aydınlanmıştır.

Biz sıkıntılara imtihan deriz. İnsan içinin de içinde, en geride iki temel güdüyle hareket eder. Yaşamak ve ölmekten sakınmak. Yaşamak için çalışır çabalar, kazanır, elde eder, yer içer, uyur, üremek ister. Ölmemek için kendini savunur, saldırır. Oysa gerçek bu güdüleri yönetebilmekle ilintilidir. İnsan ne ebedi olarak yaşayabilir, ne de ne kadar çabalarsa çabalasın ölümü engelleyebilir.

Ne yapsın o zaman?

Yaşamak arzusu ve ölüm kaygısının dışına çıkabilir mi? Kim bunun esaretinden kurtulabilir? Kurtulan olmuş mudur? Bu ikisi dışında başka bir anlam bulmuş olan  var mı hayatında? Duyulmuş mu?

Sorunun cevabı kolay aslında.

Güneşin peşinden gitsin.

Başına neler geldiğine aldırmadan o nereye giderse bu da oraya.

Yıldız olsun, ay olsun, hilal olsun, Bilal olsun.

Ayın bedir oluş yahut zayıflayıp eriyerek hilâl haline gelişle ne işi var? O, güneşin ardına düşmüş gölge gibi koşar durur.Mesnevi.6.905.

Var olma kaygısı, ebedi olma dürtüsü, biriktirme arzusu, görünme bilinme, diğerlerinin önüne geçme, alkışlanma, böbürlenme isteği. Hepsi dönüp dönüp kendine baktırır insanı. Ne kadar oldu?  Ne durumdayım? Güvende miyim? Var mıyım? Yok muyum? Soru soru üstüne. Bir adım bile ileri gidemez.

Hayat nasıl ilerler peki?

Mevsimler gibi, ağaç gibi, yaprak gibi, ay gibi, çiçekler gibi, açar ve solar mütemadiyen. Nihayetinde göçer insan.

Dolunay olduğunda görkemlidir ay, ardından felek nazar eder günden güne erir ve hilale döner, sonra yine o görkemli günler sonra yine eziş büzüş. Umurunda mı? İlla ki. Fakat sabreder. Dönüp dönüp iki de bir ne halde olduğuna değil neyin peşinde olduğuna bakar. Onun derdi güneşledir.

Bilal de böyle yaptı diyor Hz Mevlana, kızgın kumların üstünde işkence altında, Ahad(Allah bir) demekten vazgeçmedi. Ne halde olduğuna bakmadı. Vücudundaki yara bere ve acılara dayandı da güneşe bakmaktan vazgeçmedi.

Ey kasırga, senin önünde bir yaprağım ben, nereye düşeceğimi ne bilirim?
Hilâl’sem de koşuşup duruyorum Bilâl’sem de. Senin güneşine uymuşum bir kere.Mesnevi.6.903.

Ey insan korkuyorsun korkmasına da ırmak akıyor, felek dönüyor, takdir işliyor.

Değirmen taşı niye dönüyor? İnleye inleye dönüşü onu döndüren ırmağın aktığına tanıklık değil mi?

Tamam suyun akışını görecek ferasetimiz yok. Taşın dönüşünden anla. Ne taş yoruldum der? Ne ay durup dinlenme arzusunda, ne felekler usanır işinden gücünden. Hepsi de bir karara bağlanmış kendi yörüngesinde akıp durmakta.

Sen de ey insan yıldızlar gibi durup dinlenmeyi dileme. Güneşin peşine düş.

Sabret.

Bazen bütün kapılar ardı ardına kapanır. Hangi dala uzansan kırılır. Hangi ipe yapışsan kopar. Bunu da O yapar. Sebeplerden kurtulup O’nu göresin diye.Her şey kaybolduğunda kalan sadece O dur çünkü.

Sabret. Güneşe hükmeden O, rüzgarı savuran, denizi coşturan hep O.

Razı ol ve sabret.

Âşıklar kuvvetli bir selin önüne düşmüşlerdir. Onlar, aşkın takdirine razı olmuşlardır.Mesnevi.6.910.

EKSİK TABURE

 

 

Oyunu bilirsiniz. Kişi sayısından bir tane eksik tabure olur. Tabureler meydana konur. İnsanlar ayaktadır. İşaret verilir. İşaretle birlikte hızlıca bir tabure bulup oturmak zorundadır oyuncular. Geç kalan ayakta kalır. Oyun bu şekilde tekrar eder. Ta ki oyuncular yorulana kadar.

Dünyaya yeni gelmiş bebeğin taburesi var mı, hazır mı bilinmez. Bazıları şanslıdır, yeri çok önceden hazırdır, güzel karşılanır. Bazıları da kendine yer bulmak zorunda kalır. Büyüdükçe ikisi de eşitlenir. Rekabet başlar. Her kes kendine yer edinme, eşitlerinden öne çıkma çabasına girer. İnsan her zaman dünyada eksik tabure olduğuna inanır. Oturabilmek için rekabet etmek zorundadır. Rekabet çoğu zaman da kavgaya, savaşa doğru evrilir.

Oysa ahlak yer kapmak yerine diğerine yer vermeyi önerir. Kadim öğretiler hep böyle söyler. İnsan hep almaya çalışır, nasihatçiler vermeyi öğütler. Alma çabası, biriktirmek, diğerinin önüne geçmek, insanın yaşadığı yeryüzünde kalıcı olduğu zannından dolayıdır.

Verene verildiğini güneşten öğrenmelidir insan. Yaratan Rabbinin adıyla oku ne demektir? O’nunla oku, O’nunla gör, O’nunla düşün, O’nunla gez dolaş.O’nunla bak bakılması gereken her şeye. O kalıcı sen fani.

Geçinmek ancak geçici olduğunu idrak etmekle mümkündür. Anı yaşamak suretiyle, geçmiş ve geleceğin kaydından kurtulmakla ve O’na güvenmekle sulha ulaşabilir insan, hem kendisiyle hem de diğerleriyle.

İnsan her an ölmektedir. Anı yaşar ve andan ölür. Anın ne geçmişi ne de geleceği vardır.

Âlemde bulunan kadın, erkek… Herkes her an can vermede, ölmededir.
Sözlerini de, ölüm zamanı babanın oğula vasiyeti say.
Ve ibret al ,acın… Bu suretle de buğuz,haset ve kin, kökünden sökülüp çıksın.
Yakınlarına onlar ölünce nasıl yüreğin yanarsa o çeşit bak. Mesnevi.6.761-64.

Diğeriyle geçinmeye engel olan buğz, haset, kin ve düşmanlık hisleri nasıl olup ta çıkarılacak içeriden? Hz Mevlana’nın önerisi şöyle: söylediğin her sözü son anında söylenmiş vasiyetin gibi düşünerek söyle. Ölmek üzeresin ve son vasiyetini aktarıyorsun, yani söylediğin her sözü bu hayatta söylediğin son sözlermiş gibi düşünüp konuş. Zor mu? Evet. Nasıl kolay olur? Geçici ve fani olduğunu kendine sık sık hatırlatarak.

Peki sen fanisin de diğerleri kalıcı mı? Hayır. O halde onları da düşünürken ve onlar hakkında karar verirken de sanki ölmüşler de ardından konuşuyormuş gibi düşün. Sen de bilirsin ki ölen birdenbire sevimli olur. Hakkında konuştuğun, gıybetini ettiğin, kin güttüğün, buğz ettiğin ölmüş olsa aynı şeyleri mi söylersin? Yine onunla rekabet eder misin? Yine ona düşmanlık besler misin? Yoksa artık rakip olmaktan çıkmış mıdır?

İyi de öyle bir şey yok. Yaşıyorlar. Neden ölmüş gibi düşüneyim ki?

Gelecek şey gelmiştir onları ölmüş say, sevdiğini ölüyor, ölmüş onu kaybetmişsin bil.
Garezler senin bu çeşit bakışına perde oluyorsa onları yırt, at. Mesnevi.6.765-66.

Böyle yap çünkü böyle yapmak öncelikle senin yararına.

Yapamıyorum, beceremiyorum acizim diyorsan?

Âciz, bir zincirdir. Birisi gelmiş, sana o zinciri takmıştır. Gözünü açıp zinciri takanı görmek gerek.
Ey yaşayış yolunu gösteren ben bir doğandım, ayağım bağlandı, bu neden? diye yalvarıp sızlanmaya koyul. Mesnevi.6.768-69.

DAMA ÇIKMAK

 

 

Bir haylidir can çekiştin ama hâlâ perde arkasındasın. Çünkü bir türlü ölemedin; halbuki ölüm, asıldı.
Ölmedikçe can çekişmen, sona ermez. Merdiven tamamlanmadıkça dama çıkamazsın. Mesnevi.6.723-24

İlk defa duymadınız. Ölmeden önce ölmek sözünü. Bu mevzuda Hadis-i Şerif te var.

Öncelikle ölüm sözcüğü sevimsiz gelir nefse. Bir başkası için bile olsa görmezden gelinmesi, bir an önce sapılması gereken bir sokak gibi. Oralarda gezinmek insanın ağzının tadını bozar. Sözü böyleyken gerçeği nasıl siz düşünün.

Şöyle sözler duydum. Cep telefonuna gelen ölüm mesajlarından dolayı: “Abi mecbur muyum kimin öldüğünü sürekli duymaya”. Medyada da haber olmuştu. Bilindik birisi Karacaahmet mezarlığının kapısındaki “Her Nefis Ölümü Tadacaktır” cümlesinden rahatsızlığını dile getirmişti. Sözcük sahici. Görmezden gelip yadsıdığımız bir gerçeği gözümüze sokuyor. Nefsin asla hoş karşılamayacağı sonumuzu.

Yukarıda zikrettiğim Hz Mevlana’ya ait beyit insanı can çekişen bir varlık olarak niteliyor. Yaşamak bir manada can çekişmektir. Süresi değişse de ne zaman olacağı kestirilemeyen bir süreç. İstediğimiz kadar kaçalım illa ki gelip yakalayan bir aslan gibi. Pençesi güçlü. İnsanın doğru dürüst yaşayabilmesi bir ayağının gerçeğin üstünde durmasına bağlı. Gerçeğe saygı problem çözümünde etkili basamaklardan birisi. Nitelikli ve olgun insan gerçekle arası iyi olandır. Yaşadığınız sıkıntıları ki biz onları imtihan olarak değerlendiriyoruz, düşününce hepsini rahatlama öncesi bir can çekişme olarak niteleyebilirsiniz. Öldü de kurtuldu lafını sizler de çok sık duymuşsunuzdur.

Peki bu dünyada da ölmeden ölmek mümkün mü?

Mümkün ki söylemiş bizden öncekiler.

Tam olarak kastettikleri şey ne?

Somut anlamda düşününce bir yere uzanıp ölü gibi yatmak mı? Elbette değil. Mecaz bu. Soyut bir kavram yani.

Seni can çekişen bir insan haline getiren, hayattan koparıp, durduran her şey önceki halinden ölmekle yani değişmekle mümkün. İnsan çocukluğundan ölür ergen olur, ergenliğinden ölür yetişkin olur. Basamak basamak ilerleyen bir hal. Bahsedilen metafor değişimle ilgili. Bir sıkıntı baş gösterdiyse sana verdiği mesaj eski halinden ölüp yeni bir şey olmanı önermektir. Değiş diyor. Büyü. Geliş. Aynı yerde durma. Orada kalarak içinden çıkamazsın. Büyüdün eski elbiseler dar geliyor. Yeni ve daha büyüğünü edin. Büyüklerin bahsettiği derdi dertle çözmek böyle bir şey.

Ölmediğin için can çekişmen uzadı. Ey Tıraz mumu, sabahleyin sön, öl.
Yıldızlarımız gizlenmedikçe can güneşi, bil ki gizlidir.
Topuzu kendine vur da benliğini darmadağın et. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer. Mesnevi.6.730-33.

Sorunlarının çözümündeki engel kendi benliğin, eski bakış açın, önceki düşünme biçimin. Yeniye kapalı olman. Önüne çıkan engelleri aşarak ilerleyen bir sel gibi akmayı hedefleyerek ilerle. Durduğun anda daralır, bunalır, can çekişmeye başlarsın.

Topuzu kendi benliğine vurmayı adet edin. Baban Adem gibi kusur bende de. Bağışlanma dile. Bu yolda bir an bile boş durma, öyle ki son ölüşün tam bir felaha dönüşsün.

 

SAKİN OL

 

 

 

Beyin emrindeki ata dön, at gâh ahırda mahpustur, gâh gezer dolaşır.
Seni de bir mıha bağladı mı sabret, çözdü mü yürü sıçra. Mesnevi.6.928-29

Bakış açını değiştir. Yapıyorum ediyorum zannetme.

Yapıyorum deme oluyor de.

Olan her neyse olsun sen de ona bakıp teskin olmayı öğren. Irmak akmaya devam etsin. Kah ırmağın  içine gir yıkan,  kah onunla beraber ak. Kah dışında onunla beraber yürü. Akışını seyret.

Beyin emrindeki at gibi. Mahmuzlayınca yürü, son sürat gidebildiğin kadar git. Dur deyince dur. Ahıra bağlayınca dinlen, bekle. Savaşa sürerse savaşa, gezmeye götürürse gezmeye git onunla.

İnsanın ulaşıp öğreneceği şey ne? Becerebilmesi gereken? Temel ihtiyacı?

Teskin olmak!

Bebeklere bak. Acıkır, altını ıslatır, korkar, endişelenir sonra?

Sesini duyurmak için ağlayıp inler. Merhametli bir anne gelip de sarıp sarmalayınca sakinleşir, ihtiyaçlarının hallolacağını anlar ve teskin olur, rahatlar.

Allah o anneden daha mı duyarsız sence? Daha mı az şefkatli? Daha mı merhametsiz?

Mümkün mü?

Ağlayıp inle ve bekle.

Yıllardır korkar endişelenirsin. Geçmişte ne olup bittiğine bak.

Devran dönüyor, güneş bir doğup bir batıyor, gece ile gündüz birbiriyle iki kardeş gibi yakalamaca oynuyor, bahar güze, güz kışa o da yaza evriliyor, rüzgar ağaçla oynaşmada, toprak yazın coşup kışın durup dinlenmede. Yağmur bulutla yoldaş, deniz kıyıyla haldaş. Hiç birisinin ne endişesi ne de acelesi var.

Senin acelen ne? Alnın, sırtın boncuk boncuk ter, gözü dönmüş kasırga gibi son sürat koşmadasın. Hakikaten bu telaş ne?

Hikayen var bilirim. Çok acı çektin tamam. Sıkıntı pek çok ona da eyvallah. Yalnız sakin ol. Önce bir dur. Yüklerini kontrol et, fazlalıklardan kurtul. Gemi zaten gidiyor. Sen içinde koşuşturmadan da yol almakta.

Ne yapacaksan sükunetle yap. Yavaş.

Öncelikle nasıl teskin olunacak onu öğren.

Söyledim aslında yolculukta yalnız değilsin. Sen doğmadan önce de, senden sonra da mevcut olan ezeli ve ebedi bir maşuğun var. Birkaç işi sen hallet tamam, hiç yokmuşsun gibi de konuşmayalım. Sonrasında bırak gerisini O çözer.

Her ne oluyorsa O’nunla oluyor. Endişe etme. Sakin ol.Bugün böyle.  Yarın da başka türlü olur. Her şey kontrol altında. Olması gerektiği gibi. Sen sadece ağlayıp sesini duyurmaya bak. Diline O’nu dola. Gönlünde başkasına yer bırakma.

Canıma bir can kokusudur gelmede, merhametli sevgilimin kokusu erişmede.
Mustafa, Miraçtan geldi, Bilâl’ine ne mutlu ne mutlu!. Mesnevi.6.950

 

TAMAH

 

 

Birisinin bir koçu vardı. Boynuna bir ip bağlamış, ardından çekip götürüyordu. Bir hırsız geldi, ipini kesip koçu götürdü. Adam haberdar olunca, koçu nereye götürdü diye sağa sola koşmaya başladı.
Hırsızın bir kuyu başında eyvahlar olsun diye feryat etmekte olduğunu gördü. Dedi ki: Üstat, neden feryat ediyorsun?

Hırsız, kuyuya altın torbam düştü. Çıkarabilirsen sana gönül hoşluğu ile beşte birini veririm.
Yüz altının beşte birine sahip olursun dedi. Adam, bu tam on koçun değeri.
Bir kapı kapandıysa on kapı açıldı. Bir koç gittiyse Allah, ona karşılık bir deve ihsan etti ,deyip ;
Elbisesini çıkarttı, kuyuya indi. Hırsız da derhal elbiselerini alıp kaçtı.

Yolu köye çıkaracak bir tedbir gerek. Yoksa insana tamah tohumunu getiren tedbire tedbir demezler.
Tamah huyu fitneden ibaret bir hırsızdır ama hayal gibi her an bir surete bürünür.
Onun hilesini Allah’tan başka kimse bilmez. Allah’a kaç da o alçaktan kurtul! Mesnevi.6.467-77

Mal kendimize bağlayıp çekip götürdüğümüz ya da omzumuza, sırtımıza yükleyip taşıdığımız bizden olmayan, bize ait olmayan şeylerdir. Çekip götürdüğün koç, ondan nemalanmak için, onu göstermek için, kendine bir paye edinmek için yanında taşıdığın her şeyi temsil eder. Nasrettin Hoca’nın ye kürküm ye hikayesinde olduğu gibi başkalarının yanında seni diğerlerinden ayıran, daha önemli yapan, daha fazla yapan, itibar göreceğini umduğun, sana ilave bir şey.

Başındaki külah gibi. Rüzgar esince seni terk eder, senden uzaklaşır. Önemli olan o gidince kalandır aslında. Başın kelse ve ondan utanıyorsan külah gitmesin diye ödün kopar. Varlığın dışında ilave her şey o gidince utanacaksan eğer aynı zamanda korunması ve üzerinde titrenmesi gereken bir yüke de dönüşür.

Mesnevi’nin bir başka yerinde malın eninde sonunda insanın kendisini boğan ve zehirleyen bir şeye dönüşeceği, dağdan getirdiği ejderhayı insanlara gösterip para kazanmak ve şöhret sahibi olmak isteyen adamın hikayesinde anlatılır.

Mal, daha doğrusu insana ilave her şey, insanı taşıyan ve düşüncesinin gönle girmediği yerde durduğu veya durdurabildiği sürece sorun oluşturmaz. Tıpkı gemiyi üstünde taşıyan sular gibi. Sorun, suyun geminin içine girdiği yerde başlar. Eninde sonunda gemiyi batırır.

Kur’an’da Hz İsa döneminde rızkın insanlara zahmetsiz gönderildiğini ancak insanların ileride ne olur olmaz diye gelenlerden bir kısmını saklayıp biriktirdikleri bu yüzden de gelen rızkın kesildiği anlatılır. Güvensizlik ve insanın Allah’tan ziyade kendi çabası ve düşüncesini öne çıkarmasının sonucudur bu.

Yukarıdaki hikayede koçu ardında taşıyan adamın onu kaybettiğindeki davranışı normal. Sonuçta hayat dediğimiz şey yitirdiklerimizi arayıp durmak bir bakıma . İnsan sahip olma ve mülk edinme telaşı ile birlikte bir yandan da kaybetme endişesi ve kayıplarını telafi etme çabası içindedir. Ancak hikayede kınanan davranış yitirdiğini bulmak için çabalarken tamah yüzünden yeni bir oyuna kurban olmak.

Tamah açgözlülük, gözün doymaması olarak tarif edilir. Aklın önüne geçer ve aklın olmadığı her durum mağlubiyettir. Olgunluk duyguyu akılla yönetebilme kabiliyeti demiştik daha önceleri. Tamah öyle bir tabiat ki daha çok kazanma kaygısı eldekileri de götürür.

İnsanı ana rahmine koyan, can veren, zamanı gelince dünyaya gönderen, sebepler yaratıp besleyip büyüteni unutmaktır aslında Tamah. O yüzden çaresi de unuttuğunu hatırlayıp yeniden O’na sığınmaktır.