İÇ SAVAŞ

insanın en az iki hayatı birden yaşadığını anlaması uzun zaman alıyor,
içindeki ve dışındaki hayatlar.
Kendini gerçekte nasıl hissettiği ve dışarıda üstlendiği roller.
Bu ikisi arasındaki yakınlık ve uzaklık oranında gergin yada dingindir insan.
İç dünyasında korkak fakat üstlendiği rol itibariyle güçlüyü oynayan birisini düşünelim, neler yasayabilecegini hayal edelim, dışarıdan aslında nasıl görünecegi ve onun nasıl göründüğünü zannettigi. Bunların ne tür diyaloglara yol açabileceği, bu adamın içinde yaşadıkları,.
Baska bir örnek daha, aslında iç dünyasında bastırılmış,  ezilmiş bir yapı çok çalışıp cabalayip önemli görevler üstlenmiş olsun. Bu adam eninde sonunda icindekinin yonlendirmesine boyun egecektir.
Erken yaşlarda kim ve nasıl biri olduğumuza karar veririz.
Bu mizacımız, doğuştan getirdiklerimiz, erken yaşta baktigimiz aynalar ki en önemlileri ebeveynlerimizdir. Bize ne olduğumuzu kim olduğumuzu ve aslinda nasıl bir şeye benzedigimizi gösterirler ve buna ikna oluruz.
Dışarısi yani bedenlerimizin dışındaki hayat ilginçtir. İyi oyuncular, kötü oynayanlar, oynayamayanlar, kendisine istediği gibi bir rol bulamayanlar,falan rolü kapmak icin bir ömür boyu ugrasanlar…
Bana öyle geliyor ki oynamak ve rol yapmak seyirciden en çok alkışı almaya bağlı olduğu sürece yeni ve doyum veren bir hayatımız olmayacak,
İyi ve doyumlu bir hayat günün birinde o sahnede herkesin önünde oynamaktan ve rol yapmaktan vaz geçme cesaretine ulaştığınızda başlayacak.
Bir gün, oyunun hiç beklenmedik bir anında hatta herkesin Keyfi de çok yerindeyken merhaba diyeceksiniz tüm seyircilere ve o şaskinlik sırasında su andan itibaren oyundan çıkıyorum deyip nazikçe yürüyüp gidecekiniz.
Pek çoğu hoslanmyacaktir çünkü keyifleri bozulsun kimse istemez. Hak veren de çıkar illa ki,  bütün bunlarla hiç ilgilenmeyen de.
Kostümü çıkarır hoşçakal der ve oyundan çıkarsınız hepsi bu. İşte ancak o zaman icerdeki ve dışardaki yakınlaşmaya başlar.
Zaten başından beri bu bütünlüğü yakalamış insanlar da var elbette,onlar daha şanslı olanlar,
En azından yaşadığınız bedensel gerginliklere bakarak bile nasıl bir rol ve nasıl bir iç dünyaya sahipsiniz görebilirsiniz, üstünde dusunmeye ve calismaya değer.
Allah hepimizi içi dışı bir etsin,  kolaylastirsin zorlastirmasin, Agah olanlardan okalim.cropped-tumblr_n972amxjnm1rjeauxo1_500.jpg

İŞİN SONU

life-stages-digital-art-hd-wallpaper-1920x1200-10314-770x472

Birisi, kuyumcunun birine giderek “ Altın tartacağım, bana terazini versene” dedi.

Kuyumcu dedi ki. “ Babacığım, hadi git, bende kalbur yok!” Adam: “Alay etme benimle. Ver şu teraziyi” dedi.
Kuyumcu dedi ki. “ Dükkânımda süpürge yok” Adam: “ Kâfi yahu, bırak alayı”
Ben senden terazi istiyorum. Sağırlıktan gelme; şu tarafa, bu tarafa,gidip durma, ver teraziyi” dedi.
Kuyumcu dedi ki. “ Sağır değilim, sözünü duydum, söylediğim sözleri de mânasız sanma.
Sözünü duydum ama sen kuvveti, kudreti kalmamış bir ihtiyarsın, hiç şüphem yok, zayıflıktan elin titreyecek.

Tartacağın altın da külçe değil, tozu var, kırık dökük bir şey. Elin titreyecek, yere dökeceksin,
Sonra bana bir süpürge ver de toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin.
Altını süpürüp bir yere toplayınca da güzelim, kalbur isterim diye tutturacaksın.
Ben, işin sonunu önceden gördüm, iyisi mi hadi sen başka bir yere git!” Mesnevi.III.1624-1633.

İşin sonu nedir?

İnsan hangi zamanda ve hangi düzeyde işin sonuyla ilgilenmeye başlar?

İşin sonun görmek ve bilmek neden gerekir? Ne kazandırır?

Hangi işin sonunu merak etmek gerekir?

Daha bir çok soru sorulabilir?

Bir iş adamı geldi aklıma hemen, yatırım yapmayı planlıyor. Konuştuk uzun uzun. Neler olabileceği, yatırımın neye mal olacağı ve ne elde edebileceği ile ilgili. Haklıydı. Emek ve sermaye harcıyordu. İşin sonunda ne olabileceğini merak etmesi ve üzerinde düşünmesi son derece gerekli ve anlamlıydı.

Davet vermek isteyen bir hanım, misafirleri üzerinde düşündü ve planlama yaptı. Ne zaman çağıracak, ne ikram edecek ? Nasıl sonuçlanmasını istediğini anlattı. İşin sonunu merak etti.

Sınava girecek öğrenciler, hemen hepsi sınavın sonuçları üzerine günlerce kafa yordu. Ne istediği, neler olabileceği ve bunlarla ilgili neler yapılması gerektiğini konuştuk. Kaygılıydılar ve bu da normaldi.

Yukarıdaki örneklerde anlattığım insanların hepsi belli bir olgunluk düzeyine ulaşmış insanlardı. İyi, kötü ,doğru, yanlış, haklı haksız ayırımı ile ilgili zihinlerinde belli kriterler oluşmuştu. Akıl melekeleri olabileceklerle ilgili çalışacak düzeydeydi.

Bunun olmadığı insanları kabaca ayıralım önce. Deliler, çocuklar ve akıllarını kullanamayacak düzeyde bir takım organik ve zihinsel rahatsızlığı olanlar. Böyle olmayan ve geride kalan insanlardan yaptıkları her davranışın sonuçlarıyla ilgilenmesini bekleriz.

Yukarıdaki sınıflamaya girmediği halde işin sonu ile ilgilenmeyen insanlar yok mu? Var elbette. Bunları gördüğümüzde hemen onları da diğer kategoriye alıyoruz. Almalıyız da.

Hikaye bize çok net bir şey söylüyor: “Ne yaparsan yap, işin sonunu düşün ve hesapla.”

Çünkü olabileceklerden etkileneceksin. Olan biten her neyse ya seni daha ileri itecek ya da geriye çekecek. Belki de başladığın yerden daha geriye.

Neden bazı insanlar bunu yapamaz diye soruyorsanız, söyleyeyim. Sabırsızdırlar. Ellerindekinin ve kendi değerlerinin farkında değildirler. Kısaca henüz olgunlaşmamıştırlar ve bir hayal dünyasında yaşarlar. Gerçeğin dışında bir yerlerde gezinirler. Bu yüzden de hep hayal kırıklığı hikayeleri dinlersiniz bu insanlardan.

En önemlisi gerçeğe karşı dayanıksızdırlar.

Peki asıl sonunu merak etmemiz gereken ne?

Hayat.

Sonu ne?

Ölüm.

O zaman ölümü ve olabilecekleri hesaplayıp sermayeyi öylece tüketmek gerekmez mi?

Sermayemiz ne?

Bize sunulan nefes sayısı.

Bağdat’ta buz satan adamın sokaktaki bağrışı geldi zihnime:

“Sermayesi eriyen adama yardım edin.”

Sermayeleri eriyen kendilerimize yardım edelim. Bu kendimize borcumuz ve en temel değer verme biçimimizdir.

Bundan sonra her ne düşünüyor ve planlıyorsak , günün birinde çürüyecek olan bedenlerimize ait resme bakalım önce.

Çok mu ağır?

Belki.

Fakat gerçek.

                                                                              Niçin küçülüyor eşyâ uzakta?

                                                                              Gözsüz görüyorum rûyâda, nasıl?

                                                                              Zamânın raksı ne, bir yuvarlakta?

                                                                              Sonum varmış, onu öğrensem asıl? NFK. Çile.

Faik Özdengül

KIYMETLİ MEVSİMDİR HAZAN

hazan zamanı hüzün zamanı neşe koçak

– Söyle hangi mevsimin çocuğusun sen?
– Nerde bıraktın baharı, nasıl geçti sonbahar, kış rüzgarları nasıl çatlattı dudağını?
– Dil lal olsa kalp olmaz.
– Sen söylemesen halin söyler
– Aldım sakladım hüznünü yüreğime.
– İnan diye sevildiğine

Yeryüzüne nasıl yakışırsa sonbahar, hüzün de insana öyle yakışır.
Belli belirsiz utangaç bir güneş. Rüzgara teslim olmuş yapraklar. Göç eden kuşlar.
Bir gidiş gibi sanki oysa gelişe gebe. Geçiş mevsimi. Geçiciliğin habercisi.
Bir eli yazda bir eli kışta. Geleceği muştulayan sessiz bekleyiş.
“Sonbahar gizler, güzelleri ve çirkinleri” ( Mesnevi 2925) .
Giz mevsimidir sonbahar. Bekleme, Bekletilme vakti.
Toprak bekler. Sessizleşir. Hırpalar tabiatı hazan yağmurları. Koparır alır, savurur neyi varsa. Kuş yuvadan ayrılır, yaprak daldan, dal ağaçtan.
Ayrılma zamanıdır sonbahar. Yeniden kavuşana dek.
Gelene teslim olan bekler.
Neyi?
Önce uyku zamanı kışı, sonra deli baharı. Uyumak bahara uyanmaktır. Çünkü sonbaharı veren baharı getirmeye muktedir olandır.
Manevî bahar mevsimleri ve çiçekler, sonbaharların içinde gizlenmişlerdir. Sonbahar da ilkbaharın içinde saklıdır. Ve baharı olduğu kadar, mutlak bir sonbaharı da olacaktır her insanın.

“Tortuyu süzmek, sâfı meydana getirmek için aklımızın ne kadar zahmetler çekmesi lâzım. Kış ve güz imtihanlarıyla yazın harareti, can gibi olan bahar, yeller, bulutlar, şimşekler, hep hâdiselerin zuhur etmesi; rengi toprak olan yerin, yeninde, yakasında bulunan lâlle, âdi taşı meydana çıkarması içindir. Ey yiğit; Ulu Tanrı, sıcağı soğuğu, zahmeti, derdi bedenlerimize havale etmiştir. Bütün bunlar, korku, açlık,malların azlığı, bedenimizin hastalığı, hepsi can nakdinin meydana çıkması içindir.”
( Mesnevi 2950-2960)

Ruhu sonbaharla tanış, sonbaharı bir başka seven insanlar vardır. Hırpalanmayı, kendinden vermeyi, bir yaprak gibi dökülmeyi görmüş, örselenmeyi öğrenmiş, sezmiş tanımış. Bu insanlar sonbahar gelince sevinirler. Kendilerinden, eskilerinden izler taşıyan koca mevsim onlara kışa kadar eşlik eder. Halleşirler. Eskilerden konuşurlar. Ta ki ilk kar düşene, toprak ana uykuya dalıncaya dek.
Hüznü erken öğrenmiş çocuklardır onlar.
Azarlandığında, korktuğunda, hırpalandığında, kaybettiğinde başına gelen her şeyi, her sonbahar yeniden yaşar. Eski fotograflara bakar gibi bakar yaşanmışlıklarına. Ne yapması gerektiğini de yine sonbahardan öğrenir. İyice hırpalanınca toprak, nasıl karı yorgan yapıp uykuya dalarsa, bu çocuklar da öyle yapar. Korkulu gecelerde uykuyu yorgan yapıp hayallerini bahara saklar.
İnsan anlaşıldığı yere gider, kendini anlayana yakın hisseder. İşte sonbahar bu insanlara seni anlıyorum, bak ben de senin gibiyim, sendenim, gelir geçerim ama, bahar da, yaz da bizdendir diyen mevsimdir.
Sonbahar, ruhu hazanda kalmış çocuklar için gelir en çok.
Rüzgarı ve yağmuruyla sarsmak, onları kış uykusunda dinlendirip iyileştirmek ve bahara kavuşturmak için.
Her güz; bağı bahçeyi yakıp yandırmakta sonra yeniden bahçeleri renklere boyayan kırmızı gülleri yetiştirmektedir. Hazan kıymetli mevsimdir. Tarumar olan her bahçe için dua zamanıdır. Yoksa külhanda nasıl olur da gül bahçesi yetişir?

Ey hamuru toprak olan insan, yağmur da, kar da, rüzgar da, bahar da, yaz da hepsi senin için, hepsi sana. Madem topraktan yaratıldın toprak gibi yap. Ne hazandan kork, ne yazdan.Ne sadece güneş, ne de bulut.
Tevazu ile aç kollarını, gelen kimse, neyse, tohum gibi al içine, sen de başağa dönüşsün, ağaç olsun, meyve versin, sonra yine bir hazan gelir nasılsa, ardından başka bir bahar.
Ey toprak korkma, görkemli dallar yetiştir ve onları dua eden eller gibi gökyüzüne sal.Toprak olsan da uzan uzanabildiğin kadar. Ağacınla, dalınla, meyvenle. Hani analar vardır, bağrında yıldızlar yetiştirip tevazuyla gökyüzüne bırakır, işte o kudretli kadınlar gibi sen de bekle ve büyüt içindekini.
Ey toprak sevin. Hüzünlüyken de sevin. Sonbahar nasıl yakıştıysa sana, hazan nasıl girdiyse koynuna, yazın sıcağına da, baharın serinliğni de öylece aç kendini.

Ey toprak yumuşa, yumuşa ki kıvrımlarına yeni tohumlar atılsın artık.

Faik Özdengül

BİR TAŞ ÇOK KUŞ

niyettBİR TAŞ ÇOK KUŞ

“Yeni bir mürit günün birinde bir ev yaptırdı. Pir gelip evini gördü.

Şeyh, o yeni müridini, o iyi düşünceli kişiyi imtihan etmek maksadıyla dedi ki:

“ Yoldaş, eve niçin pencere açtın?” O da şöyle cevap verdi: “ Işık gelsin diye”

Şeyh “ O feridir. Şunu niyaz etmek gerek: Bu pencereden ezanı duyasın” dedi. Mesnevi.II. 2227-30.”

Davranışlarımızı, yapıp ettiklerimiz ve uğraşılarımızı, ilişkileri belirleyen ihtiyaçlardır.

Öncelikle fizyolojik ihtiyaçlar gelir, yeme içme, barınma, cinsellik, güvenlik, emniyet gibi daha sonra ise sevme sevilme, güç ve itibar kazanma, kendini tanıma, anlama, kendini geliştirme gibi soyut ve insanın ruhuna yönelik ihtiyaçlar.

Bu ihtiyaçlar bizi motive eder. Dürtüler, hedef nesnelerine yönelir ve ihtiyaçlarının bir an önce karşılanmasını ister. İnsan, sağlığı, aklı, sahip olduğu imkanlar çerçevesinde uygun yol ve yöntemler belirleyerek, yaşadığı çevreyle de ters düşmeden, kurallar ve kanunlar çerçevesinde bu ihtiyaçları gidermeye çalışır. İhtiyaçlar giderilemezse iç çatışmalar belirir. Biz bunu en çok bedensel belirtilerden fark ederiz. Baş ağrısı, kaslarda gerilimler, bunaltı, daraltı, nefes alıp vermede zorluklar, ayak ve bacak ağrıları, mide barsak sisteminde hissedilen ağrı, hazımsızlık, kabızlık eğer bilinen organik bir problem yoksa daha çok iç gerilim işaretleridir.

İç gerilimler ve içsel çatışmalar çözülemezse, bu ister istemez dışarı yansıtılır. Öfke, surat asma, insanlardan uzaklaşma, kavga gürültü ve başkalarıyla çatışmalar, genellikle çözülemeyen içsel çatışmanın dışa vurumudur. İçi huzursuz olan diğerlerini de rahatsız ve huzursuz eder.

Bütün bu ön bilgileri verdikten sonra gelelim hikayede anlatılmak istenene.

Barınma ihtiyacı nedeniyle ev yapmış ve yeni evine şeyhini davet etmiş bir mürit var hikayede. İmkan bulmuş, sağlığı el vermiş ve bir ev yapmış.

Bunu genişletelim, kendimize yönelik düşünelim, ev sahibi olduk, araba aldık, bahçe yaptık, evlendik, çocuk sahibi olduk, para kazandık, okula gittik, makam sahibi olduk, kariyer yaptık.

Bütün bunlar barınma ihtiyacı, güce duyulan ihtiyaç, ilişkiler, sevme sevilme, üretme, itibar gibi ihtiyaçlarımızdan kaynaklandı.

Hikayedeki Şeyh Müritin ihtiyacının farkında ancak onu daha yukarıdaki bir basamağa taşımaya çalışıyor. Mübah olandan sevap olana.

Diyor ki bize ne yaparsanız yapın ardına Allah’ın rızasını koyun. Hem ihtiyacınız yine giderilmiş olur hem de aynı zamanda arkasına koyduğunuz gerekçe nedeniyle o yaptığınız şey ibadet olur ve sizi büyütür ve Yaratıcıya yaklaştırır.

Örnek verelim, ekonomik nedenler ya da itibar ihtiyacı sizi eğitime yöneltti diyelim, bunu yine yap ancak arkasına şöyle de bir niyet koy: insanlara faydalı olmak için öğreniyorum. Yine istediklerinize erişeceksiniz ve bununla beraber arkasına koyduğunuz gerekçe nedeniyle tüm çabalarınız aynı zamanda ibadet olacak.

Tatile çıkmak dinlenmek için seyahat planlıyorsunuz, yola çıkarken gerekçeniz şu olsun, şöyle bir niyetle ilk adımı atın: Yolda Allah’ın bir has kuluna rast gelmek niyetiyle veya Peygamber sav’in seyahat edin sıhhat bulun demesi niyetiyle. Yine aynı yolculuğu yapacak yine tatil gerçekleşecek ve niyetiniz sebebiyle bu aynı zamanda ibadete dönüşecek.

Açsınız yemek yiyeceksiniz şöyle denebilir: güç kuvvet bulup daha çok ibadet etmek için.

Çalışıp mal mülk edinmek istiyorsunuz, şöyle bir gerekçe fena olmaz: daha çok zekat vermek, daha çok sadaka dağıtmak için.

Gerekçe ya da niyet, işlerimizi ibadet kıvamına sokar. Peki başka?

Bizi kulluk seviyesinde tutar. Kibir gurur, her şeyi kendinden bilme yanılgısından da kurtarır. Nefs haddini bilir.

Başka?

Niyet ya da gerekçe İlahi yardımlara da neden olur.

Bir taşla bir çok kuş işte.

Bu söylediklerime içerden bir takım itirazlar gelecektir. Geldiği yer zaten bizim hasmımız.

“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.” Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11.

Kazanımlar başlama gerekçesiyle ilgilidir.

Faik Özdengül