AŞK YÜKSEĞE ÇIKMAKTIR!


Bir kuş uçtu.

Ardına bakmadan. Başka çaresi yokmuş gibi.

Dediler ki ona:  “dost sizin elinizden yapışır ve kendisini aratmak için sizi kapı kapı gezdirir.”

Bu kaçıncı durak, bu kaçıncı uğrak ki, her durağa uğraması da ayrılması da dert.

Özlemini sordu?

Bu nasıl bir özlem ki, her şeyi özlüyor. Neyi özlediğini bilmeden. Özlediğini bildiğinde de özlüyor.

Kaç parça ki? Her durak hem bir parça alıp hem de bir parça yüklüyor.

Dostu sordu?

Bu nasıl bir dost ki hem bu kadar yakın hem de ulaşılmıyor?

Yorgunluğunu anlattı.

Yorgunluğun ilacı aşk dediler.

Hem hep onunla hem de ona sahip olamadığındaki duygudur dediler.

Kuş yeniden uçtu.

İstekli olmak gerekir dediler.

Yalnızlığını sordu?

Sen gelince yalnızlaştık sen yokken dostlaydık dediler.

Kondu.

Durdu. Nereye kadar dedi. Ağlamaya başladı.

Önce özgürleş dediler. Hür ol. Hürriyetini elde et.

Ben zaten özgür oluyum diye uçuyorum dedi.

Birleştiklerinden, ayrıldıklarından, yoldan, ve kendinden kurtul.

Yine ağladı. Ağladıkça toplandılar.

Sessizce ağladı.

O sessizlik öyle bir ses oldu ki, her köşe ve bucaktan duyuldu. Her duyan da geldi. Şefkat etmek için.

Hafifledi. Özgürleşti. Yüklerden kurtuldu. Başını daha yukarı kaldırdı.

Daha yüksekten uçmak gerekir dediler. Aşk yükseğe çıkmaktır. Aşk yüksektir.

Dünyan küçüldükçe sıkıntıların büyür. Her problem de dünyanı ve hedefini büyüt. Daha uzağa bak.

Hüdhüd’e rast geldi yolda. Hüdhüd ona dedi ki:

Bu yol rahatına düşkünlerin yolu değildir. Aşıkların,  canlarıyla oynayanların yoludur. Aşksız yol alınmaz ve korkak bezirgan bu yolda bir şey kazanamaz. Derdi olmayana da bu şifahane de dermen bulunmaz.

Yine uçtu.

Beraber uçsaydım dedi. Keşke demekten vazgeçti sonra.

Dost dedi. Dost.

Her kanat çırpışında dostu istedi.

Yolumuz yar ile gül bahçesine uğradı.

Ben gafletle güle nazar edince dedi ki yar:

Muhabbetin şartı bumudur utan yaptığından!

Ben varken güle bakmak nasıl elinden gelir?(Saadeddin Kaşgari)

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

https://faikozdengul.wordpress.com/

SEVGİLİ TUTMUŞ YULARIMDAN!


O padişahtı, hem de çok uyanık bir padişah. Has bir zattı, hem de Allah hası. Bir kişiyi

böyle bir padişah öldürürse onu, iyi bir bahta eriştirir, en iyi bir makama çeker

yüceltir. Eğer onu kahretmede yine onun için bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf

nasıl olurda kahretmeyi isterdi?

Çocuk hacamatcının neşterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamından

sevinçlidir. Yarı can alır, yüz can bağışlar. Senin vehmine gelmeyen o şey yok mu?

Onu verir.

Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara düşmüşsün; iyice bak!(Mesnevi).

Anlamadım. Karışık laflar.

Kaç türlü ölüm var?

Kaç türlü kayıp.

Kaç türlü?

Canım yanıyor. İçim acıyor. Burnumun direği sızlıyor. Kalbimin üzerinde bir ağrı. Ensem geriliyor. Başımın üstünde bir ağırlık. Kaslarım birbirine geçiyor sürekli.

İhtimalleri düşünüyorsun.

İhtimalleri düşünüyorum. Aslında düşünmüyordum. Tek bir ihtimal. Kafamın içinde dönüp duran. Aklımla, zihnimle ya da ne diyorsanız siz ona. Mantığımla belki düşünüp bulduğum tek bir ihtimal.

Her zaman en az üç seçenek vardır derler.

Laf salatası yapıyorsun.

Tamam kızdın, o tek ihtimalden söz et. O tek ihtimal en çok korktuğun olmalı? Şu anda yaşadığından bağımsız, ne zaman ne yaşasan hemen geliveren. Her zaman en çok neden korkuyorsan o.

Doğru.

Şu anda da mantıklı düşünebiliyorsun. Duyguları elinle suyun yüzeyinden kenara ittin. Akıl devrede. Bu iyi. Düşün şimdi geriye doğru, ileriye doğru. Her zaman en çok korktuğun şeyi. O tek ihtimali.

Buldum.

Gir içine şimdi.

Korkunç.

Tahmin edebiliyorum. Ben de benimkindeyim. Sol kürek kemiğime bir ağrı saplandı.

Peki ne olacak şimdi?

Bekleyelim. Başka bir seçeneğimiz kalmamış olsun.

Çaresizlik.

Evet çaresizlik. Kalakalmışlık. Bütün savunmaların kalktığı acizlik. Tüm çıplaklığınla çocuk halinle merhamet dilenmekten başka bir şansının olmadığını düşündüğün an. Eğer bir çocuk olsaydın ne yapardın böyle bir durumda?

Ağlardım.

Ben sessizliğe gömülürdüm. Oradan kaçmak isterdim. Utanırdım. Başkaları ne yapardı sence?

Herkes çocukken öğrendiğini mi?

Evet.

Hala çocuksun sonra ne olur?

Belki dayak yerim, belki kızarlar, belki ceza verirler, belki de bağışlarlar.

Kimler?

Büyükler.

Şimdiki büyükler kim?

Etrafımdakiler, önemsediklerim, ihtiyacım olduğunu düşündüklerim, çevre.

Yani senin dışındakiler.

Benim dışımdakiler.

İşin ilginç tarafı işte bu. En büyük korku bu. Yargılanma. Değerlendirilme. Kınanma. Ya da başına gelebileceğini düşündüğün her neyse. İşte bu korku. Hem korku hem ihtimal.

Korku bir ihtimaldir. Gerçek değildir.

Ve hiçbir zaman bilemeyiz dışımızdakilerin tavrını. Merhametli olup olamayacaklarını. Ama biliriz asıl Padişah’ın ne yapacağını. O hep merhametlidir. Nasıl yaptığını bilmesek de sonucun hep merhamet olduğunu.

Nereden biliriz?

O vaadinden asla dönmez. Ne yapacağını, nasıl yapacağını önceden bildirmiştir. Tek bir şey ister. Ana gibi kucağına gitmemizi. Diğerleri yerine merhameti de, iyiliği de ve başka istenecek ne varsa hepsini ondan istememizi ister.

Hem rahatlatıcı hem mantıklı.

O zaman başta söyledikleriniz de yerine oturuyor.

Evet. Tam tamına.

Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara düşmüşsün; iyice bak!

Korku yerine onun kucağına gitmek. Mantıklı ve rahatlatıcı.

Sevgiliye çekilmek.

Evet olan bitenin özü bu. Sevgiliye kaçmak. Bilmem fakat kaç bin türlü yolla.

Sevgili tutmuş yularımdan beni,
develer gibi habire çeker.
Esrik devesini böyle nereye götürür,
böyle hangi katara?

Hem canımı çiğnedi benim o,
hem bedenimi çiğnedi.
Gönlümü bağladı benim o,
kırdı şişemi.

Ne iş yaptırmaya götürür, bilmem,
nereye götürür beni.

Sevgili takar beni oltasına,
atar karaya balık gibi.
Sevgili kurar gönlüme bir tuzak,
avcıdan yana çeker sürür beni.

Bakarım tabiat başlar büyük işine:
Bulutlar gelir uzaktan
katar katar, küme küme.
Bulutlar sular ovaları.
Bulutlar yürür dağlara doğru.
Uyanır açar gözlerini yeryüzü.
Gökler çalar davulunu.
Dalların gönlüne çeker gülün özü
en güzel kokusunu baharın.
Tohumun gönlü başlar vermeye tohum.
Ağaç durmadan söyler, döker içini. (Hz.Mevlana )

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

KÜÇÜK MAYMUN!


Bugün renkli şekerlerden aldım.

Alırken düşünmemiştim niye bu kadar çok diye. Sonra mutfakta masanın üstünde görünce aklıma geldi küçükken alamadığımdan mı diye.

Ağladım yine dedi. Ağlamaktan memnunum aslında.

Anlatırken de ağladı. İçimdeki konuşuyor dedi.

Hadi ikinizi dinleyim dedim. Konuşun. Ben buradayım. Büyüğe dedim. Sen ben ol ve konuş onunla.

Küçük başladı önce.

Kimsenin umurunda değilim. Anasız babasız kimsesiz büyüdüm ben. O yüzden herkesi umursuyorum. Kimse kimsesiz olmasın istiyorum.

Büyük başını kaldırdı.

Ne yazık içimdeki sustu dedi. Keşke konuşsa artık istiyorum.

Bugün yemekte fark ettim. Hiçbir şey istemiyorum ben. Sofrada ekmek yok. Ekmek istiyorum demiyorum. Su yok. Su verin demiyorum. Ne verirlerse.

Bir de değilmiş gibi davranmak yok mu?

Ufaklık gülümsüyor dedi ama acı. Demedim mi ben sana diyor. Bekleme kimseden bir şey.

Denedin mi sen diyorum.

Küçük Sadece başını sallıyor.

Ama ben hatırlamıyorum.

Geçmişini düşün diyor. Ne zaman kim vardı yanında. Kim sana sarıldı. Hatırlıyor musun? Hatırlamıyorum gerçekten de. O zaman da mı istemedin diye sordum.

Git işine diyor. Sen benden daha iyi durumdasın.

Herkes beni sevdiğini söylüyor .

İnanıyor musun diyor. Ben hiç inanmıyorum.

İnanmasalar söylerler mi?

Ben inanmıyorum diyor. Çabalayıp duruyorsun. Derdin ne? Sen de sahtekarsın.

Bu kez ben başımı eğiyorum. Çünkü doğru.

Ne sevildin ne de sevmeyi biliyorsun. Sen de ben de kayıp insanlarız. Onlar için yaşarız. Başka çaremiz yok. Öfkenin nedeni ne sanıyorsun.

Küçük ama okkalı laflar ediyor.

Beni suçluyor musun diye soruyorum.

Sence bunlarla uğraşacak halim var mı diyor. Git işine.

İyi de böyle ayrı gayrı birbirimize küs mü yaşayacağız. Mesafeli mi olacağız hep.

Defol diye bağırmak isterken sesi kısılıyor.

Ağlamaklı da değil. Sadece bildiği başını önüne eğmek. Elinden tutsam?

Uzanmak istiyorum, fakat çok yabancı geldi. Dokunamıyorum sanki. Sarılamıyorum da. Sanki dokunup sarılsam dikenli tel gibi. Bana öyle geldi.

Ne yapmalı?

Orada öylece de bırakamam ki.

Hiç büyümeden nasıl kaldın burada yıllarca diye sormak istedim.

Git işine diyor. Şimdi mi aklına geldi. Sana keyif aldırır mıyım sanıyorsun. İki elim yakanda olacak. Ben burada olduğum sürece asla ve asla tatmin olmayacaksın.

İyi de bu benim suçum mu?

Neden aklına gelmedim diyor. Neden hatırlamadın? Gittiğin yerlere niye beni de götürmedin. Neden beni de büyütmedin kendinle beraber?

Fark edemedim diyorum. Fark edemedim.

Hadi gel desem?

Gel hadi. Gel lütfen. Ben de bilmiyorum seni nasıl saracağımı. Nereye götüreceğimi, nerde büyüteceğimi? Ama en azından birlikte oluruz. Bakarız bir çaresine. İnan bilmiyorum. Önceden de bilmiyordum. Aslında zaman zaman görüyordum seni uzaktan ama ne yapacağımı bilemediğimden, kim olduğunu ne söylediğini, ne beklediğini anlamadığımdandı. Sen de bir şey demedin. Ne zaman fark etsem seni başın önde öylece duruyordun.

Ne yapsaydım be. Ne yapsaydım.

Öfkesinden ürktüm.

İyi de bu öfke niye bana?

Küfretti. Başka duyan var mı ki dedi. Sen de onlar gibisin. Sahtekarsın. İki yüzlüsün. Pisliğin tekisin.

Belim ağrıdı. Eğilmekten. Çok küçük.

Gel hadi gel.

Elini tuttummm. Çok yumuşak. Sıcacık. Tatlı. Öbür elini de. Yüzü kir pas içinde. Dışarıdan temiz görünüyordu oysa. Giysisi filan. Yüzü çok kötü. Temizledim. Temizlenmiyor da. Salya sümük. Gülümsedi.  Ama inanmıyor hala. Tüy gibi. Hemen uçacak gibi. Kucaklamaya, kucağıma almaya korkuyorum hala. Çok zormuş. Şimdilik yanımda mı dursa ne?

Kucağıma aldım. Kucakladım.

İstediği yemek içmek değil. Sevilmek. Sadece sevilmek.

Çok üşümüş. Çok kırılmış. Çok beklemiş. Bir deri bir kemik gibi. Küçücük maymun gibi. Onunla ne yapacağım bilmiyorum. Ben de bilmiyorum ki sevip okşamasını. Ama istiyorum. İyi niyetime inanıyor. Fakat beceriksizliğimi de biliyor sanki.

Benimle gelecek. Sanırım birlikte olacağız. Birden de büyüyecek gibi. Bunu hissettim. Birlikte daha güçlü olacağız.

Korkuyorum da bir yandan. İçim de kıpır kıpır ama.

Dertleşiriz belki.

Kolay olmayacak lakin.

Küçük maymun, küçük maymun, küçük maymun…

Kucağında tutar gibi mırıldanarak çıkıp gitti.

Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

MUSA’NIN SOPASI


Her görünen, göründüğü gibi olsaydı Peygamber o kadar keskin, o kadar aydın, o kadar aydınlatıcı görüşüyle gene de “Her şey nasılsa öyle göster bana” der miydi? Güzel gösterirsin, gerçekte çirkindir. Çirkin gösterirsin, gerçekte güzeldir, özdür. Şu halde bize her şeyi, nasılsa öyle göster de tuzağa düşmeyelim, biteviye yol azıtmayalım. Şimdilik senin tedbirin güzel olsa, aydın olsa bile onun tedbirinden daha iyi olamaz; o, böyle derdi. Şimdi sen de her görünene her tedbire güvenme; yalvar-yakar, kork. (Fi-hi ma-fih. 1. Bölüm)

Salağım ben salak. Aptalım. Geri zekalı.

Neden böyle söyledin?

20 yıl öncesinden söz etmeye başladı.

Baştan sona hata dedi hayatım.

Hatalarla ve kayıplarla dolu boşa geçirilmiş onca zaman. Geriye dönüp bakınca uykularım kaçıyor. Ölüm korkutucu geliyor. Yaşamadım çünkü.

İyi de buradan bakıp 20 yıl önceki kadını suçlaman adil mi? Eğer hafızanı alıp yine aynı yere göndersek aynı davranışları yapmaz mısın?

Çok öfkeliyim. Çook.

Kime?

Hangi birisini sayayım?

Sonra. En sonunda öfke kendisine dönüyordu. Bu bir kısır döngüydü. Çünkü o hataları yapmamalıydı. Kim söylüyordu bunu? İçindeki ses. İyi de o ses kime ait?

İçinizden gelen her ses hekim değildir diyordu Hz Mevlana.

Duygular aklın önündeydi ki akıl bile yetmezken bazen.

Hep söylediğimi yeniden söyledim. Duygular akılla kontrol edilmeli. Akıl da mihenge vurulmalı. Mihengin söylediğinin önünde akıl kurban edilmeli. Mihenk nedir?

Mihenk Kur’andır diyordu kılavuz.

Peygamber sav şöyle dua ediyordu: “Geçmişe kederlenmekten ve gelecek için kaygı duymaktan sana sığınırım.”

Bu kez kadın olduğum için dedi. Eğer kadın olmasaydım…

Sanırım kendisi de inanmadı.

Kimsem yoktu dedi. Sahipsizdim. Arkamda duracak kimsem yoktu.

Zaaflarımız dedim. Zaaflarımızı yok sayamazsın. Sonra tedbirler. Akıl. Kişilik. Tüm bunların hepsini konuşabilirdik; fakat yararsızdı. İhtiyacı olan bunlar değildi.

Neye ihtiyacın var diye sordum.

Sustu bir süre.

Anlaşılmaya dedi.

Konuşmaya, anlatmaya, ağlamaya. İçim acıyor dedi. Canım çok yanıyor. Buğulandı gözleri.

Şefkate ihtiyacım var. İlgiye.

Çok yoruldum. Güçlü durmaya çalışmaktan. Yıkılmadığımı ispat edip durmaktan. Oysa içimde her şey yıkık dökük. Kim anlayacak beni? Neye tutunacağım?

Tek tek bütün acı çektirenlerden intikam almak istiyordu. Hepsinin mahvolduğun görmek. İçindeki ateşin alevleri gözlerden okunuyordu.

Tüm kayıpların yası tutulmalıydı. Dik durmak adına görmezden gelinen duygular aslında intikam alıyordu ondan. Acizliğimizi kabulle başlanmalıydı oysa yola. Bizden öncekiler öyle yapmıştı. Çünkü karşılıksız acı yoktu. Hiç olmadı da. O öyle Kerimdi ki tahammül edene aldığının yüz katını veriyordu. Hep verdi de.

Tanrıdan umut kesmemek gerek. “Gerçekten de kâfirlerden başkası Tanrı rahmetinden umut kesmez” umut, eminlik yolunun başıdır. Yola gitmiyorsan bari yol başını gözle. Eğrilikler yaptım deme, doğruluğu tut sen, hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk, Musa’nın sopasına benzer, o eğriliklerse büyüler gibidir. Doğruluk geldi mi hepsini yer-gider. (Fi-hi Ma-fih 2.bölüm)

Bana öncekilerden söz et dedi.

Öncekilerden anlatmaya başladım. Unutulmayanlardan. Bedenlerini gönderdiğimiz ama ruhlarını sakladığımız insanlardan. Aklıma gelen ve getirilenlerden. Kayıplardan, göçlerden, mahrumiyetlerden.

Vazgeçmeyişlerden. İsimler bir bir geçince sırayla. Çocuk oldu. Gülümsedi. Çocukluğundaki demiryolunun üstünde geçit töreni yapan vagonları seyrettiği penceresini anlatmaya başladı. Annesi saksılar koyardı. Nedenini bilmezdi. Ama güzel kokardı çiçekleri. Çiçekler daha büyüktü o zaman vagonlardan dedi. İnsanlardan da. Uyur kalırmış pencerenin önünde. Babasını beklerken. Ta ki babası gelmez oluncaya kadar.

Yine buğulandı gözleri. Hiç gelmedi ondan sonra dedi.

Uzun sürdü sessizlik bu kez.

Başı önde. Kim bilir nereleri dolaşıp geldi. Kaldırdı sonra yavaşça.

Tahammül dedi.

Tahammül dedim.

Peki ya hatalar?

Bizden öncekiler kaza geldi mi akıl kör olur diyorlar dedim.

Odunsuz bir sobanın
yanında titreyen
çocuğu görse yağmur
gözyaşlarını odaya
tavan arasındaki delikten
usulca bırakır (Sunay Akın)

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

https://faikozdengul.wordpress.com/

HATIRLA VE SIKI TUT!

Gemi yaklaşınca sahile doğru birer ikişer inmeye hazırlandılar.

Küçük olanı elini uzattı. Tutsunlar diye.

Tutmadı kimse.

Nasıl bindiğini de hatırlamıyordu. Ne yapacağını da bilemedi.

Sadece tutunması gerektiğini bilmeden biliyordu. Eline baktı. Tutunmak için olsa gerek diye.

Tutmadılar. Birkaç kez daha denedi. Yine aynı. Utandı. İçi burkuldu. Kendine acıdı.

Sonra beklemeye koyuldu.

Oturdu. Başını önüne eğdi. Bir daha hiç kaldırmadı.

Elini de uzatmadı.

Gemi tekrar yol aldı.

Yeni limanlar. Yeni fırsatlar. O hiç birine bakmadı. İlgilenmedi.

Sesleri duyabiliyordu. Konuşmaları.

Kalk üşüyeceksin. Hastalanırsın. Fırsatları kaçırıyorsun. Daha iyisini yapabilirsin. Bak insanlar neler yapıyorlar. Çalış. Oku. Öğren. Dinle. Mutlu olabilirsin. Bağlan. Sev. Korkma. Güven.

Bazen hafifçe kımıldatırdı başını.

Mırıldandığı olurdu.

Elleri izlerdi göz ucundan.

Elini uzatmak isterdi.

Gitmezdi yerinden. Elleri devinmezdi. Ağırlaşır da ağırlaşırdı. Gözleri yaşarırdı sonra.

Ağladığı bir gün yeni bir fonksiyonunu daha keşfetti ellerinin. Sadece tutunmak için değildiler. O zaman devindiler. Gözlerine uzanıp gözyaşlarına dokundular. Sildi sonra ellerinin tersiyle gözyaşlarını.

Ağlamak işe yaramıştı.

Diğerleri hala konuşuyorlardı. Kalk. Elin kolun var. Çalış. Çabala. Oturma.

Bir gün bir el başına dokundu. O zaman kaldırdı başını. Başka bir el okşuyordu onun başını. Önce ağladı sonra gülümsedi. Bir elin başka bir fonksiyonunu daha keşfetti o zaman. El başkalarına dokununca da iyi hissettiriyordu.

O zaman devindi. Önce bir kediyi okşadı. Sonra yağmura dokundu. Rüzgara tuttu sonra ellerini. Sonra başka bir baş aramaya koyuldu.

Buldu da. Çoktu kendisi gibi. Dokundu her birine. Dokunduğu her şeyi yüreğinde hissetti.

Sonra duymaları arttı. Fakat seslerden önce yürekleri duyuyordu. Yüreklerle konuşuyorlardı insanlar. Ses sadece sesti.

Elleri açık gezmeye başladı sonra. Öyle yapınca uzanmış küçük eller gördü. Tutabildiğince tuttu.

Tutmak güzeldi.

Tutmayı sevdi.

Peki bu özlem neydi?

Yüreğine sordu. Sen de tutun diyordu. Ara.

Özlediği tutunacak büyük ellerdi.

Çünkü yine bilmeden biliyordu.

Tutunmak da güzel olmalıydı.

hatırla ve sıkı tut:
korkardın küçükken
serçe parmağın uçacak diye elinden.
diğer çocuklara benzerdim bense
benzemesi gibi, bir çinlinin diğerine.

şaşkınım, şehir açmıyor beni
ve namım yürümüyor burada
çünkü tuhaf burada her şey;
denizi sel basıyor hayret
hayret şehir sığmıyor taksiye
ve terör estiriyor rüzgar
kaldırıyor dağın eteklerini bile.

ve burada sensiz bahar
hem yatalak hem öpmeden geçiyor
bir jeton
yanağıma getiriyor da yanağını
kokunu rüzgara salsan
bana getirmiyor.

yoksun ya
güvercin avlıyor avluda kedi
kızlar gülüşüyor bahçede
gül üşüyor –gül üşür-
yoksun ya, bezden anne
yapıyor öksüz
öpmek için kendisine.(İbrahim Tenekeci)

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com