BEKLEYİP GÖRECEĞİZ.

Yazmayalı çok oldu.

Güneş buna bakmadı yine doğmaya devam etti. Ay yine dolunaydı dün gece. Akşamdan sonra bize göründü ve yörüngesinde akmaya devam etti. Bulutlar da örtmeye çalıştı aydınlananları. Aslında yollarında akarlarken tesadüf ettiler. Bize çatışma gibi göründü.

Gurup terapilerine yaz arası verdik. Bu arada Aktüel dergisinden Birol Bey’le konuştuk. Birlikte iki gün geçirdik. Onun kaleminden güzel bir çalışma çıktı. http://www.yeniaktuel.com.tr/top119,222@2100.html

Yollara düştüm bu ara. Bursa, Bandırma, Çanakkale, Bergama, Ayvalık, Antalya…

Hiç bu kadar zeytin ağacını bir arada görmemiştim. Yazmayalı çok oldu dedim ya, yazanları, yazılanları görüp okudum. Çanakkale’de yazılanlar, yollarda yazılanlar, otobüsün penceresinden, arabanın camından görünenler. Okumak isteyene yazı çok. Dinleyen susuz ve arayıcı olursa ölü bile ona vaaz eder demez mi? Hazret’i Pir.

Kimisi referandum sonuçlarını bekler, kimisi Ramazan ayını, orucu, kimi sınav sonuçlarını, kimi uzağı, kimi yakını. Beklemekle geçen ömrü sorguladım yollarda.

Çanakkale’yi gezerken rehber anlattı bekleyen kadının hikayesini. Balıkesir’li bir kadın ve kocasının hikayesi: oğlu anlatmış kadının. Annem hep babamın Çanakkale savaşından dönmesini bekledi demiş. Babası dönmemiş bir türlü. Savaş çıkınca askere alınmış ve bir daha gelememiş. Oysa annesi hep beklemiş. Komşuya oturmaya giderken tembih edermiş çocuklara, babanız gelirse ben falanlardayım hemen haber verin emi. Pazara gidermiş yine aynı şeyi söylermiş, babanız gelirse ben pazara gidiyorum hemen haber verin geleyim. Yıllar böyle geçip gitmiş. Yaşlı kadın için ölüm zamanı gelmiş. Hasta yatağında son nefesini verirken yine aynı şeyi tekrarlayarak vermiş son nefesini, babanız gelirse annem hep bekledi deyin demiş. Bekleyerek geçmiş ömrü. Tamamlamamış yasını.

Hep gidenlerin ve dönemeyenlerin hikayesi yaşam.

Merak edilsin diye.

Bilinmezliğin öyküsü yaşam.

Üzerinde düşünülüp akledilsin diye.

Ayrılıklarla örülü yaşam.

Özlenilsin diye.

Şaban ayının 15 i de geçti. Beratların verildiği. Gelecek yıl için planlamaların yapılıp karar verildiği. Çok merak ettim nereye ve nasıl yazıldık diye. Nelerle karşılaşacağımızı da. Dua ettim. Dualarda adımın geçmesini istedim.

Bekleyip göreceğiz.

Yollar da yollarda görünenler de okumasını bilenler içindi.

Öle diyordu ya Hazreti Pir:

Ey boş yere kendini gamlara kaptıran,

elde edemediği dünya malı için üzülüp duran gafil!

Kur’ân’ı aç da;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

cins at, süslü eğer yüzünden öfkelenen,

gönlünü hasetle, kinle dolduran, dertlere düşen!

yürü git;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

için pisliklerle dolu; pislik içindesin aslında;

kendini, nefsanî arzuların, kinlerin hevâsına kaptırmışsın!

ey pisliklerle beraber yaşayan, pisliklere bulanan gafil!

git de;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

ey dâvalarla, dünyaya ait isteklerle dolu şeyh;

ey mânâdan mahrum, gösterişe kapılmış zavallı!

ey yokken var gibi görünen kişi!

yürü git;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

padişahlığına, beyliğine bakma!

her gün bir parça ölüyorsun;

zaten günü gelince büsbütün öleceksin;

bir yığın toprağın altına gireceksin!

onu düşün de, git;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

o güzel yüz, o güzel gözler, o işveler, o nazlar…

nerede o benlikler, o kendini herkesten üstün görmeler?

bütün beden çürüyüp dağılmış;

o güzel gözlerin oyuklarına toprak dolmuş.

aklını başına al da, git;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

yanağını güzellerin yanağına pek koyma;

sonunu düşün; yanağın, yüzün çürümüş gitmiş, onu hayâl et!

yürü git;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

istersen çok zengin ol, bağın bahçen olsun;

isterse konağın, sarayın bulunsun;

bunlar ölüme karşı nedir ki!

bunlara sığınabilir,

bunlarla ölümü yenebilir misin?

yürü git;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

nerede memleketler alanlar,

dünyayı fethedenler?

nerede binlerce insanın kanlarını döken zalimler?

onlar insanlara ne hizmette bulundular?

aklını başına al da, git;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

ey insanların tabutlarını uzaktan görüp de ders almayan;

hattâ ölümü düşünmeyerek gülen zavallı;

ey hâlâ gözleri açılmayan gafil!

yürü git;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

yeter artık, söz söyleme bundan sonra;

sözden ne diye bir çare ararsın?

ey rüzgarı ölçmeye çalışan!

git, git de;

“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”

âyetini oku!

(Divân-ı Kebîr, Gazel, 1872)

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

AŞK VERMEKTİR.

İnsan doğduğu anda bir bebek olduğunu idrak etmez. Büyük güçlerle donatılmış bir Tanrı gibidir adeta. Ebeveynler de bunu besler. Aslan oğlum der, pamuk kızım der. Babasının ya da annesinin gücü onun olur ve her şeye gücü yeter. Bu gücü kendisinin zanneder. O elini kaldırınca tüm dünyada onunla birlikte kalkmaktadır. O gülünce güler herkes. Ağlayınca ağlar.

Ancak bu çok uzun sürmez. Yavaş yavaş büyümeye başladıkça bebeklik zamanlarına gösterilen tolerans azalır. Artık diğerlerinin gücü ondan uzaklaşır ve kendi gücünün sınırlı olduğunu fark ettikçe Tanrılığını da sorgulamaya başlar. Artık Tanrı değildir. Kırılmalar yaşar. Bu kırılmalar optimum düzeyde olursa kişiliği güçlenir ve gerçek olur. Ağır kırılırsa o dönemlerde ruhsal büyümesi durur ve kendi içinde sadece kendisinin bildiği başka bir kişiliği dayatır. Dışardan başkaları tarafından görülen kişiliği ile kendini zannettiği kişiliği farklılaşır. Kimsenin onu anlamadığını söyler durur. O kendini hala bir Tanrı kadar güçlü, bir hükümdar gibi kudretli zannedip diğer insanlardan buna dair davranışlar beklerken insanların ona sıradan biriymiş gibi davranmalarını hazmedemez ve sürekli kırılıp, incinip, küser. İnsanları nezaketsiz bulur. Anlayışsız bulur. Kaba bulur.

Olgunlaşması gerekmektedir.

Olgunlaşma basamakları kısaca dört bölümde incelenir psikolojide:

Haset Evresi

Kıskançlık Evresi

Açgözlülük Evresi

Şükran Evresi.

Bundan sonra etrafınızdaki insanları değerlendirirken bir de bu tanımlamalar ışığında bakın. İçinde bulunduğu evre onun olgunluk düzeyini gösterecektir. Yakın ilişkilerde mutlaka şükran evresine ulaşmış insanları tercih edin. Şimdi bu evreleri kısa kısa gözden geçirelim:

Haset, başkasındaki nimetlerin yok edilmesi davranışına götürür. Başkasında gördüğü iyi hiçbir şeye tahammül edemez ve onu ve sahip olan kişiye karşı yıkıcı niyetler besler. Hiçbir şey yapamasa arkasından konuşur. Onu kötüler. Onda iyi hiçbir şey göremez. Hz Mevlana hasedin yaşamdaki en zor geçit olduğunu söyler. Bir çok insan buradan geçemez ve gerisinde kalır. Sadece almak için yaşar. Almakla kalsa iyi başkalarındakiler de olmasın diye. Haset sahibi aslında çok zor durumdadır. Büyük acı çeker. Ve hissettikleri hem yüzünde ve davranışlarında görünür hem de bunu herkese yaşatır. İşte kardeşlerinin Yusuf Peygamber’e yaptıkları en bariz örneği. Kardeşlerin kardeşlere yaptığı zaten herkesçe malum. Kendi çocuklarınızda ve kardeşlerinizde bile rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Öncelikle bu duygunun fark edilmesi ve düzeltilmesi gerektiğinin idrak edilmesi gerekir. İmam-ı Gazali bunun için haset edilen kimseye dua edilmesini önerir.

Kıskançlık, hasede göre daha ehven bir evredir. Diğerindeki olmasın ya da yok olmasın değil de ondakine imrenmek kendiside  de olmasını istemek gibi düşünülebilir. Bu da geçilmesi gereken bir evredir.

Açgözlülük, ise her şeyi toplamak, kanaat edememektir. Hz Pir bunu kazın yaptığına benzetir. Seçmeden ne varsa toplayıp gömmek. Bitmek bilmeyen bir hırs ve tamah.

Ulaşılması gereken asıl olgunluk şükran evresidir. Bu evreye ulaşan verebilmek üzerine odaklanır. Elindeki her şeyden uygun ölçülerde diğerlerine de vermeyi önemser. Verebilme evresidir. Vermek almanın önündedir.

Anlaşılıyor ki olgunlaşmayla verebilmek birlikte zikredilmesi gereken iki kelime, iki özellik. Verebilen insanlar olgundur. O yüzden sevilmek isteyen, önemsenmek isteyen, toplumda bir yer edinmek isteyen insan vermeyi öğrenmek zorundadır. Canından, malından, bilgisinden ve her neye sahipse hepsinden başkasını faydalandırmak üzerine kurmalıdır hayatını. Verebilmeyi öğrenmelidir.

Vermek ancak olgun insan davranışıdır. Bu yüzden insanlara paylaşma, verme, empati eğitimleri verilmeli ve bu özellikler özendirilmelidir.

Ramazan ayı geliyor bu önemli bir fırsat. Sadaka, zekat ve benzeri ibadetlerle özellikle bu ayda insan kendini eğitmeli ve geliştirmelidir. Yoksa ilkel basamaklarda ömrünü zayi eder.

Sözü Hazreti Mevlana’ya bırakmak en doğrusu:

O para veriş cömert kişiye lâyıktır. Can vermekse esasen âşığın vergisidir.
Hak uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can bahşederler.
Şu çınarın yaprakları dökülürse Tanrı, ona yapraksızlık azığı bağışlar.
Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Tanrı’nın inayeti, seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi?
Bir adam ekin ekince ambarı boşalır ama bu işin iyiliği, tarlada belli olur.

Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler, o tohumu yiyip bitirirler.
Bu cihan tamamıyla fânidir; aradığını sebatlı, kararlı âlemde ara! Sûretin sıfırdan ibarettir; dilediğini mâna âleminde dile!
Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de tatlı bir deniz gibi olan canı al! (Mesnevi.1.2235-2242)

Dr Faik Özdengül