KİM OLDUĞUNU HATIRLA

blog10

Rivayet edilir ki, Şems-i Tebrizi Konya’ya geldiğinde Şekerciler Hanına indi. Bir hücre tuttu. Halk kendisini büyük bir tüccar zannetsin diye hücrenin kapısına nadir bir kilit taktı. Anahtarını da kıymetli bir hırkanın ucuna düğümleyerek omuzuna attı.  Halbuki hücrede kendisinin eski bir hasırından, kırık bir ibrik ve bir tuğla yastıktan başka bir şey yoktu. On, on beş günde bir, az miktarda kuru ekmeği paça suyuna batırıp tirit yapar onu yerdi. (Ariflerin Menkıbeleri.)

Hz Mevlana benzeri bir hikayeyi Mesnevisinde anlatır. Hikayede kahramanın adı Evazdır. Padişah bir gün tebdili kıyafet ahaliyi tetkik ederken susamış ve bir çocuktan su istemiştir. Çocuk bir hayli geç gelmiş ve Padişahı bekletmiştir. Çocuk daha sonra elinde bir testi suyla geri dönmüş ve duruma öfkelenen susamış Padişaha verdiği cevapla Padişahın takdirini kazanıp, Padişahın arzusuyla saraya alınmıştır. Çocuk ne mi demiş? Hemen söyleyeyim:

-Padişahım geldiğinizde terliydiniz bizim de suyumuz soğuktur. Biraz oyalandım, teriniz kurusun siz de soluklanın ki, soğuk suyumuz sizi hasta etmesin.

Evaz sarayda da hızla mevki kazanmış ve bu ahalinin kıskançlığını celbetmiş. Tıpkı Şems gibi odasının kapısı hep kilitli olurmuş. Dedikodu almış yürümüş. Güya odasında Padişahın hazinesinden çaldığı altınları saklarmış. Dedikodu ayyuka çıkınca Padişahın emriyle kapısı kırılmış ve insanlar içeri girince duvarda asılı bir pösteki ve çarıktan başka bir şey bulamamışlar. Padişah zaten Evaz’dan eminmiş  lakin yine de ahalinin arasında işin sırrını sormuş ki herkes duyup bellesin. Evaz ne mi demiş? Onu da hemen söyleyeyim:

-Padişahım siz beni köyden getirdiğinizde sadece bu pösteki ve çarığım vardı. Geldiğim yeri ve halimi unutmayayım diye bunları duvara astım ve her gün gelip bunlara bakarım. Kendime de derim ki, ‘Ey Evaz geldiğin yeri unutma.’

Hüsamettin Çelebi’nin Hz Mevlana’ya Şems’le olan hallerini sormasından olacak ki, Hz Pir, bir çoğunu hikaye yollu anlatmıştır Mesnevisinde.

Milletçe darlandığımız ve harlandığımız günlerdeyiz. Bize en büyük zararı verenler, kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve önceki hallerimizi unutturanlardır.

Mehmet Akif’e kulak verelim:

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin,
Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin;

Yaşadıklarımız geçirdiğimiz beyin sarsıntısının artçılarıdır. Ey insan atlastın gidip kendini bir hırkaya yamadın der ya Hz Pir.

Hafızasını kaybetmiş bir toplum elbette yeni doğmuş bir bebek gibi yanında yöresinde kim varsa iyi kötü bilmeden eteğine sarılacak. Öyle yapmışız biz de.  Şimdi gördük ve anladık ki dadılarımız düşman, bizden sandıklarımız da hain çıktı.

Şükürler olsun, biz kim olduğumuzu, ecdadımızı, nereden geldiğimizi unutsak ta Allah bizi unutmadı. Uyanalım diye dürtüyor habire. Endişeye mahal yok.

Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.

ANTİKACI MEHMET

 

Screenshot_2017-03-09-15-17-33-1_resized

Konya’da, Mevlana Türbesi önündeki geniş meydan hepimizin malumu.  Yaz kış neredeyse her ülkeden, her renkten insanı ağırlar ve tevazuyla üstünde toplar. Hele Ramazan akşamları görülmeye değerdir. Meydanın doğusunda medfun olan zatın şerefine bu meydan da şereflidir elbet.

Şimdi bu meydanda Sultan Selim veya diğer bir deyişle Selimiye Camii’ni arkanıza, Türbeyi de sağınıza alarak yola kadar yürüyün. Yolun kenarından sağa dönün. Yirmi –otuz metre sonra şimdilerde lokanta olarak kullanılan restore edilmiş binayı göreceksiniz. Ben küçükken bu lokantanın olduğu yerde iki katlı, beyaz boyalı, toprak bir ev vardı.  Evin tam karşısında ve Saadet Ekmek Fabrikasının yanında da babamın dükkanı. Babamın dükkanına gidip gelirken, küçük halimle bu Türbeye nazır evi keşke ben alsam diye hayal ettiğimi hatırlıyorum. Nasip değilmiş.

Lokantanın bir yanı türbeye bir yanı Asmalı Hatıp Sultan Camii’ne bakar.  Binanın  size göre solundan yürümeye devam ederseniz, camiye varmadan sağınızda Antikacı Mehmet’in dükkanını görürsünüz. Dükkanı görürsünüz diyorum çünkü Mehmet muhtemelen içeridedir. Dışarıya, ne sattığı belli olsun diye, eski halı ve heybelerden oluşan bir koleksiyon koyar illa ki. Lakin O genellikle içeridedir.

Mehmet ellili yaşlarda, kısaya yakın boylu, hafif topluca, iki parmak kalınlığında ak düşmüş sakalı ve güler yüzüyle bilinir. Lakin en belirgin özelliği yaşadığı onca şeyi içine atıp susmasıdır. Sessizdir Mehmet. Konuşmadan önce derin bir nefes alıp bekler. Hani okunmaya gidilen hocalar gibi, karşısına oturup beklersiniz. Onunla sohbet etmek eski bir Roma kalıntısının ortasında  gezinmek gibidir. Ortada pek bir şey görünmese de orada bir dolu şey yaşandığı bilinir. Eski fakat görkemlidir.

İskemlesinde oturur Mehmet. Elinde tesbihi. Otururken çoğu zaman başı öndedir ve yere doğru bakar. Yere bakmak bir bakıma eskiye bakmaktır. Şimdilerde görülecek pek bir şey kalmamış gibi. Eskiden Kadınlar Pazarında esnafmış ve bu yüzden arkadaşlarının çoğu ona hala Yoğurtçu Mehmet derler. Yoğurtçuluktan antikacılığa uzanan serüven her ne idiyse belli ki susturmuş Mehmet’i.

Dükkan, halılar asfiniklenmediği zamanlarda  eski kokar. Mehmet’in dükkanında makbul olan eski olandır. Bir eşya ne kadar eskiyse o kadar değerlidir. Eski küpler, halılar, saatler, gümüşler ve  aynadan tarağa aklınıza gelecek her türlü eski eşya, onun bildiği yerlerde arzı endam eder. Hepsi gün görmüş, yorgun, Mehmet gibi sessiz, kaderlerine razı bu eşyalar, sanki huzur evinde bir araya gelmiş ihtiyarlar gibidir.  Saatlerin ve ara sıra eski radyoların çıkardığı  dışında pek ses duyulmaz dükkanda.

Mehmet de her nasılsın soruma çok şükür diye karşılık verir. Şikayet etmez. Bir çorba parası kazanıyoruz der. Vakit namazlarında camiye gider. En son akşam namazında kapatır dükkanını. Akşam ezanı okunurken dükkana kilidi vurmuş ve Asmalı Mescit’e yollanıyordur illa ki.

Dün gördüm onu. Bu kez dükkan asfinik kokuyordu. Yine güler yüzü ve sevgisiyle karşıladı. Akşam ezanı yakındı ve yavaş yavaş etrafı topluyordu. Mehmet’i yazmak bugün aklıma geldi. Mehmet bende, imtihanda soruları erkenden cevaplayıp, zil çalmadan çıkmak yasak olduğu için sessizce diğer arkadaşlarını bekleyen bir talebe hissi uyandırır hep. Akşam dükkanı kapatınca hem dükkandaki eşyalar hem de Mehmet, eski görkemli günlerine giderler de sabah mecburen aramıza dönerlermiş gibi hissederim bazen de.

Şükür ki, aramızda sessiz, takdire razı ve şükredenlerimiz var.

Bundan bir önceki yazımda, Bedestende nasıl Tamirci Musa’ya uğramanızı tavsiye ettiysem Türbe Önüne yolunuz düşünce de Antikacı Mehmet’e uğrayıp en azından bir selam vermenizi öneririm.

Bir de küçük bir istirhamım var.

Benden de selam söyleyin lütfen.