İYİYE YORMAK

 

 

Herkesin, bir şey elde edeceğim diye bir ümidi vardır… nihayet bir gün olur, ona bir kapı da açarlar. Açarlar ama hemencecik yine o kapıyı örterler. O kapıya tapan, oraya ümit bağlayan kişi de ümitlenir, o ümitle ateş kesilir, işe girişir! (Mesnevi.4.50-51)

 

Ümit Müminin kadim kelimelerindendir. Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. (Zümer 53). Emir kipinde tavsiyedir.

Peygamber sav iyiye yormayı önerir ve kendisi de öyle yapardı. Her şeyde iyiye olumluya gidecek bir taraf bulur ve güzel düşünürdü. Örnek mi?

Hicret yolunda deve sırtında sür’atle yol alan Resûl-i Kibriyâ gelip Amim denilen mevkie ulaştı. Sehmoğulları yurdu buraya yakındı. Reislerinden Büreyde bin Huseyb, Kureyş’in Peygamber sav’i yakalayana 100 deve va’dini işitmiş olduğundan yanına seksen kadar adamını da alarak Peygamber Efendimizi buldu. Resûl-i Ekrem ona, “Sen kimsin?” diye sordu. “Ben, Büreyde’yim” deyince, Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebâ Bekir! İşimiz, serinledi ve düzeldi.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) tekrar Büreyde’ye, “Kimlerdensin?” diye sordu: “Eslem Kabilesindenim” cevabını verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, yine Hz. Ebû Bekir’e dönerek, “Yâ Ebâ Bekir, selâmete erdik.” dedi. Peygamber Efendimiz, “Eslem’in hangi kolundansın?” diye sordu. Büreyde, “Sehmoğullarındanım” dedi. Bunun üzerine Efendimiz Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebâ Bekir, okun çıktı.”buyurdu. Ardından Büreyde Peygamber sav’i yakalamaya gelmişken şehadet getirip Müslüman oldu.

Bürde’yi Peygamber sav  Arapça berede kökünden gelen kolay manasına kullanmıştır, eslem selamette olmak sehm ise ok manasınadır. Peygamber sav Büreyde’nin hem adını hem de kelimelerini iyiye yordu.

Karşılaştığı her şeyde, her insanda, her vakada iyi bir taraf bulmak olgun insan vasfıdır. Peygamber sünnetidir. Tersi ise hamlıktır. Gördüğü her şeyde kusur bulmak, hep olumsuzu görmek, sürekli eleştirmek tam manasıyla küçük yaş davranışıdır, ham, kaba ve ilkeldir.

İnsan bilmez mi ki, yaşamak denen imtihanın üstadı, hocası, Kerim olan Allah’tır.

Eskiden Mesnevi derslerine şu beyitle başlamak adettendi:

 

Tû megû bedân şehbâr nîst
Bâ kerîmân kârhâ-yı düşvâr nîst
O şahın huzuruna çıkmak için bize izin verilmemiştir deme. Çünkü kerîm olanlarla, ikram sahibi olanlarla iş yapıp kâr elde etmek zor değildir. 

 

Gelelim ilk beyte, ümit Üstad’ı Ezeli’nin havucudur. Bir şeyi önce biraz tattırıp, ardından eksik etmekle bizi tattıklarımızı yeniden arama yoluna düşürür. Elemler, kederler, sıkıntılar, gamlar, bizi o ümitle kendisine çekip durmasıdır Allah’ın.

Allah merhametlidir. Elçisi merhametlidir. Allah dostları merhametlidir. Olgun insan merhametlidir. Onlar hep iyiyi gören, iyiyi arayan, her şeyi iyiye yoranlardır. Talebe sınıfı geçsin diye türlü türlü yollar ararlar ve önerirler hatta gizli gizli yardım ederler. İmtihan olmazsa olmaz, zira adalet bunu gerektirir. Zorluklar adaletin iktizasıdır.

Kardeşler, maksat sevgiliye yolculuksa, buna vesile olan her şey makbuldür. Başladığımız gibi Pirimizin sözleriyle bitirelim:

Görüyorsun ya, dünyada mutlak olarak kötü bir şey yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür. Sonra şunu da bil ki,

O güzele kendi gözünle bakma… isteneni isteyenlerin gözüyle gör!

Kendi gözünü yum kendi gözünün yerine, ona aşık olanlardan ariyet bir göz edin…

Hattâ âriyet olarak ondan bir göz, bir görüş, al da onun yüzüne, onun gözüyle bak!

Bak da bıkmadan, usanmadan emin ol. İşte ululuk ıssı peygamber, bunun için “Kim kendini Allah’a verirse Allah kendisini ona verir” dedi…

“Onun gözü de ben olurum, eli de, gönlü de, bu suretle devleti, bahtsızlıktan kurtulur” buyurdu.

Ne olursa olsun, kötü ve istenmeyen bir şey bile olsa değil mi ki sana kılavuzluk etti ve sevgiline ulaştırdı, sevimlidir, dosttur! (Mesnevi.4.65-80)

 

 

 

 

 

Reklamlar

YOKSUL

 

 

Aşağılık bir adam, bir gün yoksulun birine dedi ki: Burada seni kimse bilmiyor.

Yoksul, “Yabancıyım, bilmeyebilir. Fakat ben kim olduğunu biliyorum ya. İş aksi olsaydı, dertlere, yaralara uğrasaydım, o görseydi de ben kör olsaydım, kendimi görmeseydim ne yapardım dedi. Mesnevi.6.4331-33.

Ne kadar çarpıcı bir söz: “Ben kendimi biliyorum ya”.

Yıllardır hikayedeki yoksulun ulaştığı bilgiye ve içgörüye ulaşmak için uğraş veriyoruz. Kim olduğunu bilmek.

Kim olduğumuzu kim bilecek?

Neyi bilmeliyiz?

Başkalarının ille de bizi bilmesi şart mı?

Bakın Şah-ı Nakşibend Hazretleri ne diyor?

İçinden aşina ol, dışından bigane, gerçi bu güzel usül cihanda ender bulunsa da.

Yani?

Kimliğinin dış duvarları içini örtsün. İçindeki arif dışarıda bigane davransın. Evin gibi, yaşantın da mahrem olsun. İnsana mahremiyet yakışır.

Yoksul, hüsnü zan sahibi, hoşgörülü, insanların beni bilmesi şart değil diyor. Emin olun insanların sizinle ilgili bilgisi de yine kendi zanlarınca olacak. İnsanlar sizi sizden daha iyi biliyorlarsa zaten bu da başlı başına bir problem sizin için. Kendinize ait bilgi ihtiyacınız varsa, insanlardaki yansımanızı merak ediyorsanız bunu her insandan değil sahici bir ayna olan Ariflerden almak uygundur.

Alay edecekler, kınanacağım, rezil olacağım, kabul görmeyeceğim diye ödü kopan insan, nihayetinde korktukların da insan. Başını da gönlünü de Allah’a ver. O’nun sıfatlarıyla sıfatlanmış külli bir ayna ara. Zira insanlarca bilinmeyi istemek te bir başka özür. Bak bu alem tersine çakılmış nal izleri ile dolu. Seni soymayı, sana zarar vermeyi dileyen hasımların türlü oyunlarla seni evin dışına çağırır. Siperden başını her kaldırdığında kurşunlara hedef olma riskin artar.

İşte itirazlar, “ne yani kabuğumuza çekilip inziva hayatı mı yaşayalım”?

Hayır tabi ki, konuştuklarımız mecazdır aziz kardeşim. Peygamber sav gibi yaşa. O tıpkı yoksullar gibi yaşadı. Gösterişi yoktu hiç olmadı. Geceleri gizli gizli nafile ibadet ederdi. Zorluklar ve dertler hep yoldaşı oldu. Şikayet etmedi. Sabretti. Düşmanlarından Allah’a sığındı. Abdesti kalkan, duayı silah edindi. Yürüdüğü yolda haritası Kur’an’dı.

E hadi bak bakalım iyi bir adam mısın? Ederin değerin ne kadar?

Seydişehir Çavuşköyde medfun Memiş Efendi şöyle dermiş:

“Dünyada rızık endişesi çeken ve ölünce bedenini çürütene yazıklar olsun.”

Kardeş seni sana bildirecek bilgi sende. Kendi evinde, iyi ara onu. Belki tavan arasında, belki bodrum katında, belki de gözünün önünde her gün gelip geçtiğin yerde.

Bak, millet olarak ta kim olduğumuzu başkalarına sorup duruyoruz ne ayıp. Unuttuysak gidip geçmişimize bakmalıyız.

İnsan işte, dertlenmeden aramıyor. Başımıza bunca gelen ne diye sorup duruyor? Çünkü başka türlü kalkıp harekete geçmiyorsun, aramıyorsun.

Hikayeyi merak edenler Mesnevi’nin altıncı cildine bakabilirler, bir adam rüyasında Mısır’da falan yerde bir hazine var, gidip onu bul diye bir rüya görür ve bunun üzerine kalkıp Mısır’a gider. Paulo Coelho’nun Dünyaca ünlü meşhur “Simyacı” romanının da esin kaynağıdır bu hikaye.

Hikayedeki adam şunu söyler sonunda:

“Adam kendi kendine, define evimdeymiş de neden yoksulluktan feryad ederim?
Definenin başında yoksulluktan ölüyormuşum. Ne kadar da gaflet içindeymişim, ne kadar da perde ardındaymışım, gözüm örtülüymüş, dedi.
Bu muştuluktan sarhoş oldu, derdi kalmadı. Dilsiz, dudaksız yüz binlerce hamd okudu.”

Anlıyoruz ki insanlar pek çok şey söyleyecek size.

Eğer yolda kaybolur ve kim olduğunu unutursan önce bir dur sonra da,

Kapat kapını kardeşim ve aramaya başla.

Çözüm, muştu, başarı, bilgi. Aradığın her neyse kendi EVİNDE.

Benim 15 Temmuz’um

Feride’nin gözünden 15 temmuz

FERYY'NİN DÜNYASI

Akşam 11 sularıydı ilk haberle sarsıldık cümlesiyle yazmaya başlamışım 16 Temmuz 2016 saat gece 2:09’da. Boğaziçi Köprüsü yeni adıyla 15 Temmuz Şehitler Köprüsü askerler tarafından kapatılmıştı. İlk açıklama Başbakan’dan ikinci açıklama ise Cumhurbaşkanımız tarafından geldi ve Aziz Türk Milletini sokağa çağırdı. İnanılmaz bir geceydi önce kalkışma sonra darbe olduğu açıklamalarını duyuyorduk. Kalkışma neydi darbe neydi 10’lu 20’li yaşlarda olan biz yani yeni nesil nasıl anlayacaktık. Darbe olunca ne olurdu ne kadar kötü bir şeydi. İster geçmiş zamanda ister şimdiki zamanda olsun çok feci bir şey olduğunu görmüş olduk.

O gün beni en çok etkileyen olayı şu şekilde not düşmüşüm: Selalar başladı hem de ard ardına. Eşimin anneannesi ve dedesi herşeyden habersiz erkenden uyumuştu. İkisi de okunan selaları sabah ezanı zannedip uyanmışlardı. İlk sela o kadar telaşlı ve acele okundu ki korkmamak elde değildi.

O yaşlı insanların sabah ezanı zannedip uyanması beni çok etkiledi. İnsanları huzurunu kaçırmanın ne gereği vardı mutlu…

View original post 151 kelime daha

VAR MISINIZ…

 

 

15 Temmuz Şehitlerinin fotoğraflarına baktım bugün, kısa hayat hikayelerini okudum.

Sultan Selim Karakoç, Rizeli, 43 yaşında,perdeci, evli ve üç çocuk babası.

Şükrü Bayrakçı, şoför, Afyonlu, 32 yaşında, evli ve  bir çocuk babası.

Suat Akıncı, tesisatçı, Yozgatlı, 33 yaşında, bekar.

Şeyhmus Demir, Kurye, Mardinli, 29 yaşında, bekar.

Sevda Güngör, polis, Adanalı,26 yaşında, bekar.

Timur Aktemur, Mobilya ustası, Ardahanlı, 36 yaşında, evli ve 3 çocuk babası.

Uhud Kadir Işık, Öğrenci, Çankırılı, 18 yaşında, bekar.

Yıldız Gürsoy, Çaycı, Yozgatlı, evli ve bir çocuk annesi.

Ve devam ediyor. Her gün etrafımızda gördüğümüz insanlar bunlar.

Bugün aramızda değiller.

Neden?

Fotoğraflarına bakarken hem gıpta etim, bir yandan da üzüldüm, öfkelendim sonra, onları aramızdan alanlara bildiğim en ağır kelimelerle kahrettim , kendimi her birinin geride kalanlarının yerine koydum ve şimdi ne hissediyorlardır diye düşündüm.

Biz küçükken dinlerdik, mahallede yaşlı dedeler anlatırdı, İstiklal harbi sırasında Yunanlıların yaptıklarını. Dehşet duyardık lakin savaş derlerdi, düşman derlerdi. Kabullenir köşemize çekilir, yastığa başımızı koyunca düşmanla savaşmaya devam ederdik küçük hayal dünyamızda. Sonra da rüyamızda hepsi denizi boylardı.

Peki biz, bizden küçüklere bu şehitlerimizi aramızdan alanları nasıl anlatalım? Adına ne diyelim? Onlar öyle alçak ki, kendilerinden sonraki nesillerin dünya algısına bile kuşku soktular.

Bana öyle geliyor ki,  o gün nasıl darbeci alçaklar organize oldu ve özel birlikler seçti ise, Allah da bu 249 şehiti seçti ve organize etti sanki. 2190 gazi ile destekledi bu özel birliğini. Onlarla bu milleti temizledi. 249 nakış birleşti ve bütün bir İslam alemine sancak oldu. Düşmanların yüreğine korku oldu hepsi.

Müthiş güzel bir ölüm. Bu alemden göç etmenin en muhteşem yolu. Bu onlara nasip oldu.

Yapabilseydim eğer sadece 15 Temmuz değil, bütün şehitlerimizin her birisi için ayrı ayrı film yapmak isterdim. Onları tek tek bütün bir millete ezberletmek isterdim. Nasıl olup ta seçkin olduklarının şifrelerini öğrenip onlar gibi olabilmek için. Bir gün öncelerini, neler konuştuklarını, yarın gidecekleri konağa ve yolculuğa nasıl hazırlandıklarını görmek ve göstermek isterdim.

Bu satırları yazarken hissettiğim mahcubiyeti fark ettiniz.

Kıymetli dostlar, onlar ne için şehit olduysa bizler de sonuna kadar onun için yaşamağa ve gerekirse şehadet şerbetini içmeye and içmeliyiz.

Var mısınız?

 

Suriyeliler Neyiniz Olur?

Müşrikler zulumlerini arttırınca, hicret emredildi ve  Mekkeli Müslümanlar, Peygamber sav in ardından Medine’ye yollandılar. Muhacir oldular. Bugünün diliyle söyleyelim, mülteci,

Ensar coşkuyla karşıladı onları. Sahip olduğu her şeyi paylaştı.
Medineliler’in bazıları ise yüzlerini buruşturdu. Dedikoduya başladılar. Neler mi  söylediler?

Şöyle bir kampanya başladığını düşünün o dönem Medine’de, ‘Mülteciler evlerine dönsün’.
Olmamış mıdır?
Oldu. O dönemde de oldu.
Kimler dedikodu etti?
Medine’deki Yahudiler.
Başka?
Munafiklar.  Abdullah ibni Selül başta olmak üzere.
Onlar bizden daha itibarlı diyorlardı. Geldiler düzenimiz bozuldu. Hepsi çulsuz vs.
Başta Peygamber sav olmak üzere,  Hz Ebubekir,  Hz Ömer,  Hz Ali ve diğer sahabelerin kulağına gitmedi mi bu defikodular, bundan incinmediler mi, eğer mecbur kalmasalar, Allah’ın emri olmasa  tercih ederler miydi kendi yurtları dururken bir başka yerde sığınmacı olmayı?
Provakatif olaylar eksik değildi. Hatta bir kez sefer dönüşü bir yerde mola verilmişti.  Bu sırada bir Medine’li ile bir Muhacir arasında münakaşa çıktı ve ardından münafiklarin şişirmesiyle olay birden büyüdü. Peygamber sav bundan çok üzüldü ve size ne oluyor ki cahiliye dönemindeki gibi davranıyorsunuz diye tepki gösterdi ve  dinlemekten vaz geçip yeniden orduyu harekete geçirdi. Dönüşte Abdullah ibni Selül oğlunun baskısı neticesinde özür diledi.
Bir kaç gündür Kilis’teyim. En çok sığınmacıya sahip illerden biri. Dedikoducular burda da var. Dedikodu burada da eksik değil. Halkın sağduyusu yerinde çok şükür. İbrahim Tenekeci’nin dediği gibi iyilikte birleşmek ilahi kaynaklıdır.
Burada olduğum sürede bir çok mülteci ile tanıştım. Ömür boyu dostluk ve kardeşlik yapmak isteyeceğiniz bir çok insan gördüm. Az da olsa bir arada olmaktan endişe edeceğiniz insanlar da.
Bugün sabah namazında Çalık Camii’nde birisini gördüm. Suriye’de savaştan önce eczacı imiş. Görgüsü ve  edebi ile hayranlık uyandıran birisi. Yabancılara ait bir okulda aylık 400 Tl ye öğretmenlik yapıyor. Çok hikaye dinledim burada. Çok drama şahit oldum.
Medine’ye hicret edenler Peygamber ve sahabelerdi diye itiraz gelirse eğer evet bugün gelenlerin arasında Peygamber yok. Lakin emin olun mazlum çocuklar var. Allah’a yakın O’nun nazlı kulları var. Kadınlar var. Yaşlılar var.
Dedikodu zaten haram, onu baştan söyleyelim. Bir de dedikodu incitir. Asıl Allah’ın gücüne gitmesin diye dua edelim. Hepiniz bilirsiniz kabağın sahibi var derler.
Yaşamak imtihanını kolay etsin bize Yaradan. Kibirden, dedikodudan uzak etsin. Dostu düşmanı ayırt edecek feraset versin.
Belki de bu misafirler bize Cenab-ı Hakk’ın ikramıdır kimbilir?