Duyguları İfade edebilmek?

Biz Rumi Terapi Ekibi insanı duygular akıl ve mihenk üçlemesinde değerlendiriyoruz en kaba haliyle, en çok uğraştığımız alan duygular tabi, duyguların yönetilmesi gerektiğini söylüyoruz hep, akıl duygu askerlerine komuta etmeli, o da yetmezse mihenge başvurmalı…
Aşağıda bununla ilgili konunun duyguları ifade etme başlığı altında küçük bir bölümü ile ilgili gözlemlerimden söz etmek istiyorum.

Duygu konuştuğumuz zaman oluşabilecek senaryolara bir bakalım mı?

iki kişilik olanlarına en azından, 3 ve daha fazlasında durum daha karışık, kalabalıklarda duygu coşkuyu tavana da vurdurabilir, toz bulutundan kan gölüne de dönüştürebilir her yeri…
iki kişiden birisi duygu ifade ederken önce söylemeli mi mesela duygularımla ilgili konuşmak istiyorum ne hissettiğimle ilgili beni biraz dinleyebilir misin gibi? ya da direk geçmeli mi anlatmaya? duygu ifade etmeye başlayınca bir yandan diğerini gözlemlemeli mi? yoksa gözlerini kapatıp Allah ne verdiyse mi? dinleyen şu an bunu istemiyorsa ne yapmalı? peki tamam deyip empatik dinleyebilir mi? ikinci üçüncü cümlede gaza gelip o da başlar mı atışa? diğeri duygusuyla mı dinlemeli? aklıyla mı? iki kişilik iyi ilişki duygu duygu ilişkisi mi duygu akıl ilişkisi mi? akıl akıl ilişkisi mi? iyi ilişki ne demek? keyif alınan mı?  mantıklı mı? 
bir sürü aklıma geliyor sizin de geliyordur muhtemelen ilaveler yapabilirsiniz….
 
şunu söylemek isterim asıl:
duygularımız patolojik değil elbet, bize ait şeyler…tekrar söylüyorum bize aitler….tekrarda fayda var: duygularımız bizim, bize ait, sorumluluğu da
duygularımızı birisine götürürken evden bize ait bir eşya, belki dededen babadan kalma bir antika, bodrumda yıllardır tozlanmış bir eşya götürür gibi bazen hiç görülmemiş dokunulmamış bir şey gibi bir heyecanı vardır onun…birisine götürülen ve yanımızda taşınan bu şeyleri sergilemek her babayiğitin harcı değildir, çoğu zaman resimlerini ve fotokopilerini gösteririz bazen de onları sembolize eden alakasız eşyalar…
çoğu zaman kendimizin bile görmeye cesaret edemediği nelerimiz var gizli saklı köşelerde..
kendi evinden utanan insanlarla kendinden utanan, kendi evini göstermekten ürkenlerle kendini saklayanları birbirine benzetelim şimdi…
gittiği yere evinden ve kendinden bir şey götüremeyen, başkasına evini ve kendini gösteremeyen insanlar…
eli boş giderler gittikleri yere ya utanıp evden bir şey götüremediğinden, ya da dışarıdan almanın kolaylığı ve güvenliğinden…
eli boş gitmek eksik gitmektir aslında bir yere, evden özel bir şeyle gitmekse sıradan alışılmış taşınanlardan daha değerlidir…
 
bir insanı tanımak bir evi keşfetmeye benzer…zorla giremezsiniz eve girmemelisiniz, davet ve kabul görmeli varlığınız önce, amacınız tanımaksa diğerini kendi evinizden bir şeyler götürerek başlayabilirsiniz…götürdüğünüz şeyleri anlatırsınız ona, evinizin neresinden, hangi köşesinden o parça, ne sıklıkla görürsünüz onu her an mı, her gün mü, günde bir kaç kez mi? ayda bir mi? yılda mı? kim yerleştirdi eve onu, ayrışmayı düşündünüz mü? 
şöyle de diyebilirsiniz laf arasında: biz evimizdeki eşyalara evimizin duyguları diyoruz….
sonra evinize davet edebilirsiniz onu, önce birlikte gezersiniz evinizi…
güven oluşursa aranızda karşılıklı evinizin tüm ayrıntıları ikinize de aşikar olur….
birken iki eviniz olur….
bu tür ilişkiler arttıkça ev sayınız çoğalır….
güven ve duyguları açık edebilme cesareti sizi birden çok kişi yapar…
tek başına bir evin içinde hatta korkudan onun da tek bir odasında yaşayan insanları düşününce duyguları ifade edebilmekle saklanmak arasındaki farkı anlatmaya çalıştım diyelim…
anlaşılmış mıdır?
en azından duygularımızla ev eşyalarımız arasında kurduğumuz bir bağ var….
bunun üstünde düşünmeye başlamıştır zihin…
                                                                                                     Faik Özdengül
Reklamlar

Kontrol edememenin hazzı…

cuma aşk olsun dostlar,
Ramazan ve oruçla ilgili bir kaç hissimden söz etmek isterim… 
özellikle ikindi sonrasından,fotoğrafın durma hali tam olarak yaşadığım , her şey olup bitiyor ve ben bakıyorum bir fotografa bakar gibi 

bazen rüyalarımda yaşardım elimi uzatmam gerekir uzatamam, koşmam gerekir koşamam, hareket edemem…rüyalarımda bu duruma negatif duygular eklenirdi oruçtaysa tam tersi bir hazzı var durmanın ve hareketsizliğin…
kontrol edememenin hazzı….
elhamdülillah bilmediklerimizi öğretene, şükürler olsun göremediğimizi gösterene, duymadığımızı duyurana…
öfke de daha çabuk oluşuyor oruçta ve daha çabuk kontrol ediliyor…öfkeyi oluşturan yer yine devrede tamamen yok olmuyor ancak direnci daha az ve akıl daha kolay yönetiyor negatif duygulanımı…
yavaşlıyor önce ve duruyor duygulanım…bir film seyrederken yavaş yavaş ağır çekim oluşması gibi , sonra filmdekiler ağır çekim halinde seyredenleri seyrediyor gibi, camın arkasından seyircilere bakıyor akvaryumdaki balıklar gibi…
yüzerken sırtüstü kendini suya bırakmak gibi kulaklar da suyun içinde, dünya sesleri duyulmaz olmuş…
yaşam yörüngesinde seyrini sürdüren güneş gibi, ay gibi, yıldızlar gibi, elektronlar gibi, stoplazma gibi hücre organelleri gibi….
eğer nefsi dizginleyebilirsek kabullenişler kolaylaşacak…
kabule ulaşırsak da sorunlar sorun olmaktan çıkacak….
oruç nefsi dizginleyebileceğimizi gösteren bir resim,
bu olabilir sanki diye düşündüren
Ey insan
küçük adımlarla büyük mesafeler katedilebilir….