AHMAK

18521513ef77caa532ecc7bmi1

Meryem oğlu İsa, sanki bir aslan kanını dökmek istiyormuş da ondan kaçıyormuş gibi bir dağa kaçıyordu. Birisi, ardından koşup dedi ki: “ Hayrola peşinde kimse yok, neden böyle kuş gibi kaçıyorsun?” İsa, öyle hızlı koşmaktaydı ki acelesinden cevap bile vermedi. Adam, bir müddet İsa’nın peşinden koştu.
Ardını bırakmayıp bağırdı: “ Allah rızası için bir an olsun dur. Neden kaçıyorsun. Merak ettim. Ardında ne aslan var, ne düşman. Ne bir şeyden korkmana lüzum var, ne bir şeyden ürkmene sebep! O tarafa doğru neden koşuyor, kimden kaçıyorsun a kerem sahibi?”
İsa dedi ki: “ Bir ahmaktan kaçıyorum. Yürü, benim yolumu kesme, kendimi kurtarayım!” adam dedi ki: “ Körün gözlerini, sağırın kulağına açan Mesih sen değil misin? İsa “ Evet, benim” dedi. Adam “gayb afsunlarına me’va olan, o afsunu ölüye okuyunca ölüyü, av bulmuş aslan gibi sıçrayıp dirilten padişah sen değil misin!” dedi.
İsa “ Benim” dedi. Adam dedi ki: “ A güzel yüzlü, topraktan kuşlar yapan sen değil misin?!” İsa. “ Evet benim” dedi. Adam “ Peki, öyleyse ey tertemiz ruh, dilediğini yaparken kimden korkuyorsun? Alemde bu kadar mucizelerin varken senin kullarından olmayan kim?”
İsa dedi ki . “Teni eşsiz örneksiz yaratan, canı ezelden halk eden Allahın tertemiz zatına ant olsun. Onun pak zatiyle sıfatları hakkı için felek bile yenini, yakasını yırtmış, ona aşık olmuştur. O afsunu, o ism-i Azam’ı köre okudum, gözleri açıldı; sağıra okudum, kulakları duydu.
Taş gibi dağa okudum, yarıldı göbeğine kadar hırkasını yırttı! Ölüye okudum dirildi. Hiçbir şey olmayan vücudu bulunmayan şeye okudum, meydana geldi,bir şey oldu! Fakat ahmağın gönlüne yüz binlerce kere okudum, fayda vermedi. Mermer bir kaya kesildi, ona tesir bile temdi. Adeta kuma döndü, ondan bir şey bitmesine imkan yok!”
Adam, “ Allah adının köre, sağıra ölüye tesir edip de ahmağa tesir ermemesinin hikmeti ne? Onlar da illet, bu da illet. Neden onlara tesir ediyor da buna tesir etmiyor?” dedi. İsa dedi ki. “ Ahmaklık, Allah kahrıdır. Hastalık, körlük, kahır değildir, bir iptiladır. İptila, acınacak bir illettir, ona kul da acır, Allah da.
Fakat ahmaklık öyle bir illettir ki ahmağa da mazarrat verir, onunla konuşana da! Ahmağa vurulan dağ, Allah mührüdür. Ona bir çare bulmanın imkanı yok!”
İsa nasıl kaçtıysa sen de ahmaktan kaç! Ahmakla sohbet, nice kanlar döktü! Hava,suyu yavaş, yavaş çeker, alır ya ahmak da dininizi böyle çalar, böyle alır işte.Mesnevi. III.2570-2595.
Ahmak için TDK sözlükte şöyle yazılır: Aklını gereği gibi kullanamayan, bön, budala, aptal.
Aklı kullanmak nedir o zaman?
Elindeki bir çekici kullanmak, çivi çakmak içindir, bir başkasının kafasına vurmak ahmaklıktır. Kalemle yazmak akıllılık, onu ısırmak ve yemek ahmaklık. Göz ibret almak içindir, bakılmaması gereken yerlere bakmak ahmaklıktır. Dil hikmeti seslendirmek için, dedikodu ahmaklık.
Akıl ne için?
Bir hasta aklını kullanabilirse aklı onu doktora ulaştırır. İlim talibi aklını kullanabilirse aklı onu bir üstada çeker götürür. Kapısı kırılanın aklı marangoz arar.
O zaman asıl akıllı bütün ihtiyaçlarını kendi çözmeye çalışan değil, çözecek olanı bulandır. Akıl akıldan üstündür zira. Halk arasında şöyle derler: Akıllı tavuk civcivleri horoza güttürür. Her şeyi bizzat kendisi yapan değil yaptıran daha akıllıdır. Asıl güç odakları görünmeyenler, görünürdekilerin de arkasında olanlardır. O yüzden en büyük akıl Külli Akıldır. En güçlü ve en akıllı, en arkada kim varsa odur.
O zaman şöyle diyebiliriz:
Asıl akıllı bütün ihtiyaçların karşılayıcısı olan Allah’ı arayandır. Ahmaksa aklını kullanamayıp Allah’tan yoksun kalan budaladır.
Bir ahmağın bize vereceği en büyük zarar budur. Bizi Allah’tan uzaklaştırmak.
Hikayenin ilerleyen kısımlarında ahmaklığa örnek olsun diye Sebe halkından bahseder Mevlana ve şöyle der: Ahmak da eğreti malı kendisinin sanır da onun üstüne titrer.Mesnevi.III. 2639
İnsanı ne ahmak yapar? Hangi düşünce ve davranışın sonucudur bu? Hikayeye bakılırsa cevabı şu:
Bize emanet edilenleri sahiplenmek.
Nelere sahibiz ve bunların ne kadarı bizim ve hangileri emanet?
Bu soruyu şöyle sormalı sanki asıl: Sahip olduğumuzu düşündüklerimizin hangisi emanet değil?
Benim aklıma bir şey gelmiyor. Emanet olmayan ne var? Ömür mü? Sağlık mı? Mal mı? Evlatlar mı? Bedenlerimiz?
Peki o zaman yaşamak denilen şey bir bakıma emaneti sahibine geri götürme işi mi?
Ondan mı yaşadığımız acı, hem bizde olan hem de bizim olmayan şeyler yüzünden mi?
Endişeye mahal yok, bize verilen emanetlerle kazanıp, bizim yapacağımız başka bir hayat var.
Hadi şimdi akıllılardan olup bunun yolunu arayalım. Aklımız bizi akıllılardan etsin.
Yine bunlara: «İnsanların inandıkları gibi inanın.» dendiği zaman: «Biz de o budalaların inandıkları gibi mi inanalım?» derler. Doğrusu budala kendileridir, fakat bilmezler.Bakara Suresi.13.

Faik Özdengül

Reklamlar

ALEMİN BAŞBUĞU

imagesCA6JGL29

“Allah Kelim’i çobanlık ederken sürüden bir koyun kaçmıştı. Musa peşine düştü koşmaya başladı, çarıklarını çıkardı, ayaklarının altı şişti kabardı. Akşama kadar onu aradı. Koyun da gözünden kayboldu. Fakat nihayet koyun yorulup kaldı, Allah Kelim’i de onu yakaladı. Merhametle arkasını, başını okşamaya, anası gibi onu sevmeye koyuldu. Bir parçacık bile öfkelenmedi, kızmadı. Yalnız sevdi, acıdı, gözünden yaşlar döküldü. Dedi ki: Tutalım bana acımadın, kendi kendine neden zulmettin? Allah o anda meleklere dedi ki. Peygamberliğe Musa yaraşır. Mustafa sav buyurmuştur ki: Her peygamber, gençliğinde yahut çocukluğunda mutlaka çobanlık etmiştir.

Çobanlık etmeden, o sınavı geçirmeden, Allah ona alem başbuğluğunu vermez. Birisi sen de ettin mi? Diye sordu: Dedi ki. Ben de bir müddet çobanlık ettim. Vakarları sabırları meydana çıksın diye Allah onları peygamber yapmadan çoban yapmıştır. Her buyruk sahibinin de insanlara çobanlık ederken Allah buyruğunu gözetmesi gerektir.

Kendisi sürüsünü güderken Musa gibi halim olması, akıl ve tedbirle bu işi görmesi lazımdır. Böyle harekette bulunursa Allah ona ayın üstünde, yücelikler aleminde bir ruhani çobanlık verir. Nitekim peygamberleri de bu çobanlıktan kurtarmış, onlara temiz kulların çobanlığını vermiştir. Sen bu çobanlıkta öyle doğru hareket ettin ki sana bir ayıp bulan kör olur.”Mesnevi.VI.3280-3300.

Çobanlık etmek, sevk ve idare etmek, yönetmek.

Eminim ki, hepimiz yüzlerce ve binlerce kez duyduk.

Neyi?

İyi yönetici nasıl olunur diye başlayan sözleri, konuşmaları, seminerleri, bir liderde olması gereken özellikler diye yazılmış sayfalarca kitabı, yapılmış röportajları.

Hikayede Allah Kelimi yani Musa as üzerinden diyor ki: Yöneten halim olacak, hilm ve yumuşaklık sahibi olacak ve akıl ve tedbirle idare edecek. Kararlarını akıl ve tedbirle alacak. İdaresi altında bulunanların kendi kendilerine yaptığı acımasızlıkları ısrarla takip edecek. Kendi hallerine bırakıp ne haliniz varsa görün demeyecek. Bıkıp yorulmayacak. Sonra öfkesini kontrol edip yumuşak davranacak ve bunları yaparken de akılla kararlar alacak.

Yönetici deyince aklınıza hemen devlet idarecilerinden tutun da büyük şirketler, koca koca kuruluşlar, mahkemeler geliyor değil mi? Durun hemen o kadar uzağa gitmeyin. Onlar da var evet ancak önce en yakından, kendimizden başlayalım.

Önce kendimizin çobanıyız. Kendi koyunlarımız neler peki? Duygularımız, hislerimiz. Arzularımız, isteklerimiz. Gönül nelerin peşine koşmaz ki? Gün içinde ve geceler boyunca nerelere savrulmaz. Kendimizi de anlayıp, kendimize de merhamet edip, kendi duygularımızı da akılla ve suhuletle idare etmemiz şart. Kendine hayrı olmayana koyun emanet edilir mi? Kendini idare etmekten aciz olup ta çoban beğenmemek olur mu?

Sonra aile. Ailedeki koyunlar kim? Aile fertleri. Koyun sözcüğü tırnak içinde dememe gerek yok siz anlıyorsunuz. Ailedeki çoban kim? Ebeveynler. Aile fertlerine karşı halimler mi? Onları idare ederken duygularını bir kenara bırakıp akılla karar alıyorlar mı? Yukarıdaki hikayede bir şey daha söylüyor: Her buyruk sahibinin de insanlara çobanlık ederken Allah buyruğunu gözetmesi gerektir. Hem kendimizi hem de aile fertlerini idare ederken, aklı da başka bir aklın emrine vermekten söz ediyor.

Kendimiz ve ailemizin dışında başka çobanlıklarımız da var. Öğretmenler, imamlar, müdürler, amirler, bir, üç, beş, yedi vs…sorumluluğumuzda kimler varsa.

Ve başta sözünü ettiğimiz daha büyük büyük yöneticiler.

Etrafımda hep görüyorum. Yükselmek, büyük adam olmak, bütün dünyaya hükmetmek isteyen ve bunu hedefleyen pek çok kimse. Kitaplar okuyorlar, seminerlere katılıyorlar, diplomalar alıyorlar, siyasetle iştigal ediyorlar. Hikayede ne diyor: Bir parçacık bile öfkelenmedi, kızmadı. Yalnız sevdi, acıdı, gözünden yaşlar döküldü. Dedi ki: Tutalım bana acımadın, kendi kendine neden zulmettin? Allah o anda meleklere dedi ki. Peygamberliğe Musa yaraşır.

Asıl Padişahtan padişahlık istiyorsanız, sizi çoban etsin istiyorsanız, halim olun. Halim nasıl olunur, onun yollarını araştırın. Kendi içinizdeki nefs koyununu idare edin önce. Onu yola getirin. Bunu yaparken bile halim olun.

Çobanlık halim olanlara yaraşır.

Abdullah b. Ömer (ra)’in naklettiği bir hadiste Allah Rasûlu şöyle buyurdular: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz. Yönetici bir çobandır. Erkek, aile halkının çobanıdır. Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır. Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan sorumlusunuz.” (Buharî, Nikah, 91)

Faik Özdengül

EMİR EDEPTEN ÜSTÜNDÜR

gazneli-mahmutPadişah, bir gün divana gitti. Bütün memleket büyüklerini divanda toplanmış buldu. O nurlu padişah, bir mücevher çıkarıp vezirin eline vererek, dedi ki: Bu, nasıl bir mücevher, değeri nedir? Vezir, yüz eşek yükü altın değerinde bir mücevher dedi. Padişah, kır bu mücevheri deyince dedi ki: Nasıl kırabilirim? Senin hazinenin malını iyiliğini dileyen biriyim ben. Değer biçilmez böyle bir mücevherin zayi olmasını nasıl reva görebilirim? Padişah vezirin sözünü taktir etti, ona bir elbise ihsan etti. O cömert ve er padişah inciyi ondan aldı. O cömert padişah, vezire giydiği elbiselerden başka daha nice ağır elbiseler verdi. Onları bir müddet söze tuttu. Yeni şeylere, eski vakalara ait bahislerde bulundu. Sonra mücevheri perdecinin eline verdi, bir isteklisi olsa dedi neye değer acaba? Perdeci, bu mücevher dedi, ülkenin yarısı değerinde. Allah ülkeyi tehlikelerden korusun. Padişah kır bu mücevheri dedi. Perdeci, ey kılıcı güneş gibi parlayan padişahım, bunu kırıp ufalamak pek yazıktır, pek yazık. Değeri şöyle dursun şu parlaklığa bak. Gündüzün nuru bile ona uymada. Bunu kırmaya nasıl elim varır? Nasıl olur da padişahın hazinesine düşman olurum dedi. Padişah ona elbise verdi, gelirini arttırdı. Onun aklını övmeye başladı. Bir müddet sonra mücevheri bir beyin eline verdi. Onu da bir sınadı. O da öyle söyledi, bütün beyler de. Her birine ağır elbiseler ihsan etti. Elbiselerini arttırdı o aşağılık kişileri yoldan çıkardı kuyuya attı. Elli, altmış bey, hepsi de veziri taklit ederek böyle söylediler. Gerçi dünyanın değeri taklittir ama her mukallit de sınanmada rüsvay olur. Padişah Eyaz’a döndü: -Ey Eyaz, söylemiyorsun, bu parlaklıkta, bu güzellikte olan bir mücevherin değeri nedir? Eyaz söyleyebileceğimden de fazla deyince Padişah, peki dedi, hadi öyleyse hemen onu kır, hurdahaş et. Eyaz’ın yenlerinde taş vardı. Derhal onları çıkarıp mücevheri kırdı, un ufak etti. Belki o delikanlı bu işi rüyada görmüştü de yenine, koltuğuna iki taş gizlemişti. Yusuf gibi hani. O da işinin sonunun nereye varacağını kuyu dibinde görmüştü. Eyaz da o değerli mücevheri kırınca beylerden yüzlerce feryat ve figan koptu. Bu ne korkusuzluk Allah hakkı için bu nurlu mücevheri kıran kafirdir dediler. O topluluğun hepsi de körlüklerinden padişahın inci gibi olan buyruğunu kırmıştı. Mücevherin değeri ile sevginin sonucu gönüllerinde gizli kalmıştı. Eyaz dedi ki: Ey ünlü ulular, Padişahın buyruğumu daha ileri mücevher mi? Sizce Allah hakkı için söyleyin, Padişahın emri mi daha üstün, yoksa bu güzelim mücevher mi? Ey mücevhere bakan, Padişaha aldırış etmeyen beyler. Mesnevi. V.4035-4077. Akıl insanı Yaratıcısına götüren nadide bir mücevher. Onunla sahip olacaklarımızın haddi hesabı yok. Öyle olmakla birlikte o da yaratılan ve sınırlı. Hayatta zor sınavlardan biri de, Yaratıcının emri söz konusu olunca akılla birlikte un ufak olmayı başarmak. Nefs, kıyaslama yoluyla ilk defa aklını kullanıp Yaratıcı’nın emrini sorgulayan şeytanı da yanına alıp, benzer yollarla direnmek ister. Ne de olsa çakma Tanrıdır o. O da bilir insan aklının, tek başına ruhunu özgürleştirmeye yetmeyeceğini. Şeytan nefsin suflörüdür. Fısıldar ve birlikte seslenirler. Bazen aklı taklit ederler. Bazen onu da yanlarına alırlar. Akıl sağlam bir iple bağlanmazsa eğer Yaratanına. Çoğu akıl gibi görünen iç sesler vehimdir. Akıl mı vehim mi anlayabilmek için içerden gelen sesleri, yine mihenge ihtiyaç vardır. Mihenk Kurandır der Hz Mevlana. Akıl mücevherinin temel görevi kulluğu satın almaktır. Kulluğu satın almak özgürlüktür. Yaratıcıya bağlanan, diğer tüm bağlarını koparır. Bir çocuğun elindeki uçan balonun çocuğun elinden kurtulup yükselmesi gibi. Nefs korkaktır. Aşağı ve toprağı hedefler. Nefs çocuk gibidir. Ruhumuz da balon. Akıl da eğer ipse, iradeyle bir olup çocuğun elinden ruhu kurtarıp özgürleştirmelidir. Nefs bir bakıma ruh olmadan canlı kalamayacağını da bildiğinden ona sıkı sıkıya tutunur ve özgürleşmesine engel olmaya çalışır. Eyaz hikayede, gerçek anlamda Yaratıcısıyla sevgi ve güven ilişkisi kurmuş olanları temsil eder. Dış odaklı değildir. Başkaları ne der diye düşünmez. İnandığı ve sevdiği bir ilişkisi vardır. Aklı da değerli görüp, onun da değerini takdir etmekle birlikte, sınanma zamanında nerede duracağını iyi bilir. Zira bir şeyin değerini de yine onu Yaratan belirler. Emir edepten de üstündür çünkü. “Siz ey iman edenler! Sadece(Allah’ın huzurunda) eğilin. O’nun sizin için koyduğu yasaya tabi olun ve yalnızca Rabbinize kulluk edin! Bir de hayırlı işler yapın ki, ebedi kurtuluşa nail olasınız!” Hac suresi.77.

HAK VE ÖDEVLER

 

Saçı sakalı kır bir adam, iyi bir berberin önüne gider de, “Yiğidim, saçımdaki sakalımdaki akları ayır, yol, bir yeni gelin aldım der. Berber, adamın sakalını dipten tıraş ederek kılları önüne kor da der ki: “ benim bir işim çıktı sen ayırıver!”

işte bunun gibi bu sual, şu da cevabı, artık sen ayırıver!” 

Din kaygısı, bunlarla uğraşmaya vakit bırakmaz.

Birisi Zeyd’e bir sille vurur. Zeyd de hileye sapıp onu dövmek üzere üstüne saldırınca, adam: “ Dur, senden bir şey soracağım, cevabını ver, sonra beni döv. Senin kafana vurunca şırak diye bir sestir çıktı. Şimdi burada dostça senden bir sualim var: 

Bu şırak sesi benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafandan mı? Söyle ey uluların öğündüğü ulu zat?” dedi. Adamcağız dedi ki: “ Acıdan kurtulmadım ki bu düşünceye dalayım. Senin derdin yok, sen düşüne dur.” Dert sahibi böyle düşüncelere saplanamaz, kendine gel! Mesnevi.III.1376-1385

Kaygılarımız ve düşüncelerimiz neye dair?

Günlük konuşmalarımızın içeriği ne kadar gerçekçi ve ne kadar faydalı?

Muhatap olduğumuz soruların hangilerine kafa yormaktan sorumluyuz?

Faydasız, kimsenin işine yaramayan hangi düşüncelerle meşgulüz?

Bu sorulara cevap bulmadan yaşamak. Elektriği açık unutmak, musluğu kapatmayıp  suyu boş yere akıtmak gibi. Gereksiz enerji kaybı ve sonucunda yorgunluk. 

Kapasitemiz de sınırlıdır. Sevme kapasitemiz, dayanıklılığımız, fiziksel ve zihinsel kapasitelerimiz bize özeldir. Artırılabilir ancak bir sınırı vardır. O sınır aşıldığında yorgunluk, depresyon, fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklar baş gösterir.

Her işletmede görev ve sorumluluklarla ilgili yönetmelikler vardır. İnsanın hak ve ödevleri vardır. Tıpkı farzlar ve haramlar gibi. Din ülkemizin sınırları haramlardır. O sınır içinde farklı katmanlarda özgür bırakılırız.

Hak ve ödevlerini bilmeyen insanlar geçim sıkıntısı verenlerdir. Geçimsizlik denen şey biraz da bundan kaynaklanır. Ödevlerini yerine getirmeyen sorumsuzlarımız bir de suçlayıcı olurlar ki hiç çekilmez. Kendi işlerini yapmadıkları gibi bir de bunları başkalarına yıkmaya eğilimlidirler ve suçlayıcıdırlar. Kimlere yıkarlar? Haklarını bilmeyenlere. Tencere kapak gibi. Bir kısım da vardır ki, haklarını bilmesine rağmen korkaktırlar. Suçlayıcının silahının etkinliği, diğerine işlemesi oranındadır. O yüzden suçlanma kapasitemiz de bizim sorumluluğumuzdadır.

Neyin hak ve ödevimiz olduğu sorusu cevabını bulunca sınırlarımız belirlenir. Tıpkı bir ülke gibi. Artık o sınırlar içinde güvende ve özgür oluruz. Biz istemeden ve güçsüz kalmadan kimse bizi işgal edemez.

Sonra o sınırların içini özgürce imar ederiz. İşte bu aşamada enerjiye ve güce ihtiyacımız var. Kaynaklarımız bellidir. Bu kaynakları ergonomik harcamak da bizim sorumluluğumuzdadır. Gereksiz güç kaybı olmadığı sürece de yeterlidir.

Neler gücümüzü emer? Bunlardan birisi hikayede sözü edilen gereksiz ve bize ait olmayan sorunlarla uğraşmak. Adamın kendi sakalındaki ak ve karaları ayırt etme sorumluluğunu işi olmadığı halde berbere yıkmak istemesi gibi. Kendi karası, kendi endişesi, kendi kaygısı, kendi korkusu ya da her neyse.

Hak ve ödevlerimizin ne olduğuna nasıl karar vereceğiz? Sınırlarımızı kim çizecek?

Asıl kime karşı sorumluysak O.

Bunun için bizi Yaratan’dan yardım alacağız.

En önemlisi de nelerin asıl derdimiz olması ile ilgili bilgiyi de oradan edineceğiz.

“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!”   Ankebut Suresi.64.

 “ Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler.”Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.”  Ali İmran Suresi. 191.

Asıl işini yapmayanın yaptıkları nafiledir.

Allah’ı  unutup başka her şeyi dert edinen de acınasıdır.

Faik Özdengül