GELECEĞİMİZ!

 

Neden bazı insanlar sadece ben diyebiliyor da bazıları da sadece diğerleri?

Ve aradakiler?

Ve ben ve diğerleri diyenlerle, aradakiler de farklı derecede yapıyorlar bunu, neden?

Ben diyenler, neden başka hiç kimse yokmuş gibi yaşıyorlar? Sadece onların ihtiyaçlarına göre yaşasın herkes istiyorlar?

Diğerleri diyenler de neden sanki kendilerinin hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş gibi diğerleri iyi olsun da ben önemli değilim, nasılsa bir şekilde idare ederim demeyi tercih ediyorlar? Ya da tercih etmiyorlar da bu bir zorunluluk mu? Kendileri için bir şeyler talep etmek neden bencillikmiş gibi geliyor onlara da?

Ben diyenler ve dünya sadece onlar için dizayn edilsin isteyenler, başkaları sadece onlar için yaşasın isteyenler bunu nasıl sağlayabiliyorlar? Nasıl gerçekleştirebiliyorlar? Diğerleri diyenlerin sayesinde tabi ki. Onları suçlandırarak. Bir şekilde manipüle ederek. Ya da suçluluk duygusunun dışında her nasıl etkileniyorlarsa.

Ben diyenler daha çocuk, diğerleri diyenlerse daha yetişkin. Bir nevi anne çocuk ilişkisi. Ya da baba çocuk. Ebeveyn çocuk ilişkisi diyelim. Daha kolay anlaşılsın.

Sanki insanların bir kısmı yetişkin diğerleri hep çocuk kalsın şeklinde bir düzen oluşmuş. Bunun arası nerde? Yetişkin yetişkin ilişkisi?

Hayatın belli dönemi çocukluk için ayrılmış, en azından ergenliğe geçiş dönemine kadar. Sonrası yetişkinliğe hazırlık dönemi. Sonra da yetişkinlik ve daha sonra olgunluk.

Oysa ben diyenlerin hayatlarında hiçbir zaman erişkinliğe adım atmadıklarını ve sürekli ebeveyn değiştirerek hayatlarının sonuna kadar çocuk kalmaktan vazgeçmediklerini görüyoruz.

Diğerleri diyenlerinse hiçbir zaman çocuk olamadıklarını. Hiç çocukluk yaşayamadıklarını. Hayatlarının her döneminde ebeveyn gibi davranmak zorunda kaldıklarını ve aslında çocuk olan ebeveynlerine bakmak onlara ana baba olmak zorunda kaldıklarını rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Sanki 40 yaşında doğmuşlar da hayata oradan devam ediyorlar?

Bu ikisi arasında kalanlar ancak, iyi kötü bu dönemleri bir şekilde yaşayarak normal olgunluk düzeyine erişebiliyorlar.

Bu bir şanssızlık mı, şans mı? Ya da başka bir şey mi? Genetik faktörlerle ilgisi nedir? Tartışılıyor.

İş ya da eş ya da farklı birlikteliklerdeki ilişki biçimini anlamaya çalıştığınızda öncelikle kendiniz sonra da diğerini öncelikle bu formatta sorgulayın. Ruhen 40 yaşın üzerinde mi? Ebeveyn mi? Yoksa çocuk mu diye. Birlikte olan ruhen iki çocuk ya da iki yaşlıysa anlayacaklardır birbirlerini ancak; çocuklar için zorluklarla geçecektir yaşam, yaşlılarınki ise coşkusuz. Birisi çocuk diğeri yaşlı ise yine ruhen, çünkü takvim yaşını karıştırmayalım bu anlatılanlara çünkü ruhun gelişip gelişmediğinden söz ediyorum, birisi diğerine bakıp çekip çevirecektir. Çocuk olan rahat diğeri ise sürekli mutsuz ve öfkeli olacaktır.

Aradakiler ancak olgunluk ölçütlerine göre nispeten mutlu bir hayata sahip olacaklardır.

Yeniden söyleyeyim, takvim yaşı 20 olur 30 olur 50 olur fark etmez. Ruhen benim bahsettiğim. Davranış yaşı yani. Davranış yaşı 2 olur 3 olur 5 olur. Bizim için önemli olan davranışlar. Siz bir insanı boyuna, yaşına, sakalına, bıyığına göre değerlendirirseniz yanılırsınız. Davranış yaşına bakacaksınız.

Neden çocuk kalır birisi? Öyle olmasına izin verilir. Ebeveyn diğerinin yetişkin olmasına izin vermez. Bütün işlerini çözer. Halleder. Kendinden ayırmaz. En önemli neden bu. Yetişkin olursa birisi, birey olacaktır ve ebeveynden farklılaşıp ayrılacaktır. Buna dayanamayan ebeveyn onu kendisine yapıştırır ve kendi olmasına izin vermez. O da büyüyemez hem rahattır da bu durum. Eğer daha sonra bir yetişkin ya da yaşlıyla birlikte olursa diğeri yandı.

Ruhen erkenden ebeveyn olanlarsa, çocuk anne babaya sahip olanlardır. Başka çareleri yoktur. Hem kendilerine hem onlara bakmak zorunda kalmışlardır. Çocukluk ya da çocuk olmak artık neredeyse ulaşılamayacak bir lükstür onlar için.

Ne yapmalı?

Yetişkin yapmalı insanları. Bir yolunu bulup yapmalı. Birlikteliklerin başlangıçlarında yetişkinlik düzeyleri ve davranış yaşları iyi araştırılmalı. Yola çıkmadan önce yol arkadaşı seçilmeli. İş işten geçtiyse de fırsat varken kurtulmalı ya da o da mümkün değilse diyen varsa da bir yolu bulunmalı.

Çocuklara çocukluklarını yaşatmayanları da çocukluktan yetişkinliğe geçmelerine izin vermeyenleri de cezalandırmalı belki.

Çocuklar sadece anne babaların insafına bırakılamayacak kadar değerliler ve öyle de olmalılar. Sosyal sorumluluğumuz onlar. Geleceğimiz.

İyi haftalar diliyorum hepinize.

Dr Faik Özdengül

Reklamlar

BEN BÜYÜYÜNCE ÇOCUK OLACAĞIM BABA!


 

Dünya su günü dolayısıyla Koski Genel Müdürlüğümüzün düzenlediği organizasyondaydım az önce. Ben az önce dediysem siz bu satırları okurken 1 gün önce olmuş olacak.

Çeşitli ilköğretim okullarından öğrencilerimiz panelde buluştular. Suyu ve suyun anlamını çocuklardan dinledik. Hem bilgilendik. Hem de okunan şiirlerle duygu dolu anlar yaşadık. Su nasıl olmazsa olmazıysa yaşamın, çocuklar da öyle. Çocuklar ve su, nasıl da yakışıyorlar yan yana. Nasıl güzel duruyorlar birlikte. Hem suyu hem çocukları nasıl da umarsızca tüketiyor ve harcıyoruz.

Üzüldüm.

Çocuklar suyun anlamını anlatırken ve suya karşı duyarsız olunmasın derken, sanki bize de duyarsız olmayın diyorlardı.

Minik ağızlar susuzluğu anlatırken kendi susuzluklarını da anlattılar sanki.

Henüz olgunlaşamamış tüketicilerin yani anne baba ve büyüklerin elinde nasıl da heba olabileceklerini veya tersi olgun duyarlı büyüklerinin elinde nasıl da cana dönüşebileceklerinin hikayesini anlattılar bize.

Pırıl pırıl kaynaklarımız çocuklarımız. Tatlı su kaynaklarımız. Gözlerindeki dünya ne kadar güzel. Yorulduğunuzda susadığınızda size sunulan bir bardak suyun verdiği hayat gibi onların da gözleri. Bir çocuğun gözlerine bakabilme eğitimi verilmeli insanlara. Bir çocuğun gözlerine bakabilme de olgunluk ölçütü. Bir çocuğun gözlerine bakabilmesiyle de ölçülür insanın niteliği.

Yorulduğunuzda, hayata susadığınızda eğer bir çocuğun gözlerine bakabilirseniz, oradan onların dünyasına girebilirseniz ve dokunabilirseniz onlara size bir bardak tatlı, taze suyun verdiği canlılığı vereceklerdir emin olun.

Geçenlerde anne ve babası kavga etmiş 7 yaşında bir çocukla konuşuyordum. Dedi ki bana: Amca bu dünyayı çocuklara verseler iki günde cennet yaparız. Nasıl dedim? Her tarafı çocuk bahçesiyle donatırız, eğleniriz.

Çocuklar ve su.

İkisi de aynı kaynaktan. Tertemiz çıkıp kaynaklarından ya bir nehir yatağına ya bir göle ya dağlara ya denize. Şanslarına neresi düşmüşse . Sonrası kullanıcıların insafına kalmış.

Çocukları sevebilmek, suyu sevebilmek, doğayı, insanı. Her şeyi sevebilmekle ilgili. Sevmek kapasite işi. Sevme kapasitesi geliştirilebilir, sevmek öğrenilebilir. Suyu sevmeyen çocukları da sevemez. Çocukları sevmeyen de suyu.

Çocuklar panelde ülkemizin su fakiri ülkeler arasında olduğunu söylediler. Yeryüzündeki tatlı su kaynaklarının dağılımını anlattılar. Ne yaparsak kaynaklarımızı doğru kullanmış olacağımızdan söz ettiler. Ben en çok suyu çocukların ağzından dinlemeyi sevdim. Suyun bulutlardan akabilmesi için güneşe ihtiyaç var dediler. Anne babalara güneş gibi olun dediler. Biz ne yaparsak yapalım güneş gibi ısıtmaya devam edin. Hep aynı yerde olun. Tutarlı olun. Şefkatli olun. Ne çok yakın olup yakın ne de uzaklaşıp üşütmeyin. Karanlıkta bırakmayın bizi. O zaman yağmur olup yağamayız. O zaman topraklara canlılık veremeyiz. O zaman çiçek olamayız. Gül olamayız. Güzel kokamayız. Serpilip büyüyemeyiz dediler.

İnsan sevdiğine dikkat kesilir. Sevdiğine özenir. Sevdiğine vakit ayırır. Sevdiğini korur. Sevdiğini besler büyütür.

Suyu da çocuğu da sevmeyi nasip etsin sevginin kaynağı. En çok da kendini sevdirsin. En çok da onun tarafından sevilelim. Niyazım bu.

O zaman bir Tahir Akay şiiri:
Ben
Küçükken
Ay da küçüktü
İki parmağımın arasına sığacak kadar

Küçük küçük adımlarla yürüsem de
Uzamazdı gündüzler
Her gece devler kaçırırdı beni
Muskam olmasa

Geceyi güneşin gölgesi zannederdim
Düşünürdüm:
Zencilerin gölgesi beyaz mıdır
Ya kardan adamların
Babam bilmezdi ki bunları
Anlamazdı da o gelmeden
Bütün bulutların melek olduğunu

Babam Ali’yi severdi
Ben kovboyları
Babam inanmazdı da
Ali’nin Kızılderili olduğuna
Hem Tommiks Ali’yi döverdi
Zülfikar da kovboyları kesmezdi ki

Sonra
dizlerimdeki yaraları madalya bilip
Kamıştan atıma biner
Takardım çetemi peşime
Ben
Babama kızardım bazen:
Ölürsem görürüsün

Ağlamıştım bir hayat bilgisi dersinde
Karı meleklerin atmadığını öğrenince
Tanımadığım her yazı kutsaldı benim için
Bilyelerim üstüne yemin eder
Gelecek zamanlı şiirler yazardım:
Ben büyüyünce çocuk olacağım baba

Dr Faik Özdengül

SİYAH VE YEŞİL!


 

Siyah ve yeşil.

Yazmak için oturduğumda bilgisayarımın başına, zihnimden parmaklarımın ucuna ısrarlı bir şekilde gelmeye devam ettiler. Yok sayamayacağım düzeyde. Ben de yazdım yazının başına. Madem geldiler, onu gönderen arkasını da getirecektir diye.

Madem asıl işimiz kendimizi tanımak. O zaman kendi içimizde olup bitenleri takip edebilmek adına birkaç şey de söylemeliyim.

Bazen hastalarımı dinlerken zihnimden, ilk başta alakasızmış gibi görünen ve kendini var etmek için ısrarla ortalık yerde dolaşan bir çocuk gibi, vazgeçmeyen kelimeler gelir bilincime. Önceleri önemsemediğim bu durumun daha sonra bilinçdışının yardımı olabileceğini fark ettim. Bazen kelime olmaz da bir şarkı olur. Bir şarkı sözü bazen. Bazen bir resim. Hangi algılama biçiminiz daha baskınsa daha çok ona göredir gelen ip uçları. Görselseniz görsel imgeler, işitselseniz sesler, müzik vs. Dokunsalsanız hisler daha çok. Görmezden gelmeyin derim. Ben ise bunu fark ettiğimden bu yana önemserim. Bir yardım olabileceğini düşünürüm.

Dil sürçmeleri örneğin. Hem sizin hem diğerinin kontrol edemediği baskılayamadığı bilinçdışı öğeleri barındırabilir. Dil sürçmeleri de çok önemlidir o yüzden. Kendimizi ve içerdekini tanımaya yönelik daha pek çok ipucu ve yol var. Fakat konu bu değil şimdi.

Siyah ve Yeşil.

Gece karanlığında bir orman mı?

İki ayrı sepette duran zeytinler mi?

Uyumla bedene giydirilmiş renk armonisi mi?

Siyah ve yeşil çay mı?

Ya da ne söylüyor olabilir?

Siyaha bakalım o zaman:

“Tıpkı beyaz gibi siyah da, tüm spektrumu kendi içinde toplamış olan bir renktir. Siyah bir karmaşıklık perdesi ardında gizlenmiştir. Çok kimse bu rengi tedavi amaçlı olarak kullanmaktan çekinir. Olaylar karşısında çok duygusal tepkiler gösteren kişilerin sakinleştirilmelerinde, koruyucu özellik taşıyan siyah renk önemli bir rol oynar. Bu renk ayrıca kadınlardaki dişilik duygularını harekete geçirerek, bedenlerinde güçlü bir manyetik enerji alanı yaratır. Yine de siyah, ölçülü bir biçimde kullanılmalıdır. Çünkü kıyafetlerde aşırı derecede kullanılan siyah, depresyona ve duygusal karmaşaya yol açar.

Siyahtan en verimli şekilde faydalanmanın tek yolu ise, onu beyazla bir arada kullanmaktır. Böylece bu iki rengin olumsuzlukları birbirini dengeleyerek, kişinin içindeki uyumsuzlukları ortadan kaldırır. Siyah bireyin bilinçdışını etkileyerek, hayatını ve “aşırılık” larını mantıklı bir kalıba sokar. Ancak bu sonucu elde edebilmek için, siyahın asla tek renk olarak kullanılmaması gerekir.”

Ve yeşil:

Dünya üzerinde en çok bulunan renklerden biridir. Yeşil renk sakinleştirici bir özellik taşıdığı için, enerjimizi dengeler ve şefkat duygularımızı arttırır. Sahip olduğu özelliklerden dolayı, sinir sistemini dengeleyici ve ateş düşürücü etkiler gösterir. Renk spektrumunda maviye yakın olan açık yeşil (camgöbeği tonları) bir çok hastalığın tedavisinde kullanılır. Dostluk, ümit, inanç ve barış duygularının geliştirilmesinde de yeşil rengin enerjisinden faydalınılır.

Yeşilin en etkili olduğu bölge kalp chakrasıdır. Bu özelliği ile kalp rahatsızlıklarında, yüksek tansiyonda, baş ağrısı ve bitkinlik hallerinde tedavi amaçlı olarak kullanılır. Unutulmaması gereken bir nokta ise, yeşilin kanser ve tümör gibi hastalıkları iyileştirmek amacıyla asla kullanılmaması gerektiğidir. Çünkü yeşil renk her türlü büyümeyi ve ilerlemeyi hızlandırdığı için, bu tür hastalıklarda daha da tehlikeli olabilir.

Hem kendime hem sizlere yeşil ve siyahın birlikteliğini mi anlatmam gerekiyor?

Dinginleşirken bir yandan, bir yandan da dengeli olmayı ve besleyiciliği mi?

Geceyi ve gündüzü mü?

Zıtlıkların bir aradalığını mı?

Ya da siyah örtüsünü görürken bir yandan Mekke’de Kabe’nin, diğer yanda 400 km uzaklıkta yeşil kubbenin altında yatan huzuru mu?

Siyahla yeşil asıl onların uyumu mu desiniz?

Uyum, bir aradalık, birliğin huzuru. Evet asıl anlatmak istediğim bu. Siyahı ve yeşili ve diğerlerini de uyumla bir arada tutabilmek.

Her şey siyahken bir yeşil bulup siyahı dengelemek veya yeşilken her yer, siyah olduğunda birden karamsarlığa kapılmamak. Başka renkler de tabi.

Unutulmaması ve asıl hedeflenmesi gereken yine de kaynağa doğru yol almak.

Ne diyordu:

Renklerin aslı renksizliktir. Savaşların aslı barıştır.

İsa’nın küpüne dalmak asıl.

Oraya batıp çıktıktan sonra istediğiniz renkte görünebilirsiniz.

Dr Faik Özdengül

RUHLARIN RAKSI


Eski radyoların, bazı evlerde pazar sabahları kahvaltıya ve kızarmış ekmek kokusuna eşlik ettiği, o eski günlerden birinde, bir çocuk hayal kurdu.

Pekmezle yoğurdun karıştırıldığı ve üzerine ekmeğin bandırılıp yendiği günlerdi. Kar yağardı,  hem de çok. Toprak damlardan karlar aşağı atılmalıydı. Daha kahvaltıdaki küflü peynir kokusu geçmeden dışardan komşuların kürek sesleri duyulmaya başlanırdı bile. Annelerin ördüğü eldivenler giyilirdi o zamanlar. Şapkalar ve kazaklar da elde örülürdü. Annelerin işi çoktu o günlerde. Haftanın en az bir gününü çamaşır alırdı. Hem kocalarına yardım ederler, hem çocukla meşgul olurlar hem de evin işleri onlara bakardı. Annelerin yattığı ve kalktığı zamanları çocuklar göremezdi. Onlar uyuduktan sonra muhtemelen uyur ve uyanmadan kalkmış olurlardı.

Babalar da çok çalışır az konuşurlardı o zamanlarda. Köstekli saatleri yeleklerinin bir cebinde, tütün tabakası diğerinde olurdu. Evde büyükler olurdu hep ve en çok onlar konuşurdu. Onlar da harpten, seferberlikten anlatırlardı. Irmaklar akardı evlerin bahçesinde. Çocuklar üstünden atlardı.

Sokak çeşmesine gitme vakitleri olurdu. Plastik bilinmezdi. Bakır güğümlerin kendisi zaten ağırdı. Çocuklar bir taraflarına eğilerek getirirlerdi içi suyla dolduktan sonra. Şikayet etmeyi bilmezlerdi zaten.

Evler elektrikle tanışmamıştı henüz. Onlar idare lambası altında yazdıklarını görmeye çalışırken, nineleri de değirmende kavrulmuş mısır öğütürdü onlara. Bazen göz göze gelirlerdi. Göz göze gelince, el değirmeninin etrafında dolanırken elleri ninelerin, çocuklar onların ağızlarının da kıpırdadığını görürlerdi. Bilirlerdi ki, duaları birazdan nefes olup onların yüzüne üflenip serinletecekti minik yüzlerini. O zaman daha hızlı yazardı küçük elleri, daha iyi görürdü minik gözleri. Çoğu zaman daha öğütülmüş mısırı bile yiyemeden rüya görmeye başlarlardı çocuklar. Uyuyup kaldıklarından, kalem tutan ellerini sabah yataklarında yanı başlarında bulurlardı birden. Gözlerini oğuşturur ve gülümserlerdi.

O zamanlarda yollar tenha olurdu. Küçük çay bahçelerinin önünden geçerken okula doğru gramofon çalardı amcalar onlar için. Nadiren rast geldikleri yaşlı amcalar ceplerinden leblebi çıkarıp avuçlarına doldururlardı. Çantaları ellerini acıtırdı. Ayakkabıları mutlaka su alırdı. Buna rağmen onlar yine hayal kurardı.

Bir çocuk hayal kurdu o günlerde. Anneler rahat edecekti hayalinde. Babalar daha çok gülümseyip daha az öksürecekti. Dedeler ve nineler daha güzel giyinecekti. Okulları daha yeni, öğretmenleri daha çok gülümseyecekti. Evleri daha büyük, eşyaları daha çok olacaktı. Otomobilleri vardı hayalinde ve evlerinde de telefon.

Elektrik geldi evlerine önce. Sonra çeşme. Sonra telefon, fırın, elektrikle çalışan süpürge. Hayalleri bir bir gerçekleşiyordu. Yollar otomobille doldu. Okulları sıraları yenilendi. Daha çok kalemi ve silgisi oldu. Çantası da çok güzeldi…

Hayali tamamdı tamam olmasına rağmen ancak eksik kaldı bir şeyler. Şimdi kendisi anne baba oldu. Çocukları da oldu. Evi hayalindeki gibi. Otomobili de var. Elbiseleri yeni. Hiç kimse yorulmuyor işten güçten eskisi kadar. Çocukların kendi odaları var. Uyuyup kalmıyorlar lamba başında; fakat çocukların yüzüne duaları nefes yapıp üfleyenler yok. Eskiden yorulunca bedenler, ruhlar yaşıyormuş meğerse evlerde. Ruhların birlikteliğinin neşesiymiş sabah gülümseten yüzleri. Bedenler için yapılandırılınca hayat, ruhlar hapsedilmiş ve insanlar daha çok daralıp bunalmaya başlamış.

O zaman her insanı aslında iki kişi gibi düşünsek mi? Beden ve ruh. Ya birisini yüceltiyor ya diğerini. Bedeni ya da nefsi diri tutan ilkel kalıyor. Diğerinin ruhunu göremiyor. Sadece kendisini düşünüyor. Her lafa ben diye başlıyor. Herkesi ve her şeyi suçluyor. Kavga ediyor, çok gürültü çıkarıyor. Öfkesinden tanıyoruz onu. Bedeni değil de ruhunu yüceltenlerle ise kolay geçiniliyor. Az konuşup çok susuyorlar. Gerektiği yerde gerektiği kadar. Daha çok çalışıp daha az tembellik ediyorlar. Almak için değil daha çok vermek için yaşıyorlar.

Birisi diğerinden daha önde olacak her zaman. Ya bedenin ve nefsin ya da ruhun.

Biliyor musun zaten nefsin ölümlü. Geçici. Baki olana doğru koşsana. Ruhların raksettiği evlerdeki yaşamı düşünsene.

O çocuk gramofondan duyduğu şarkılarla büyümüştü. Şimdi ruhundan gelen şarkılara kulak kabartıyor.

Hala hayal kuruyor.

Dr Faik Özdengül