YENİ TÜRKİYE VE DEVLETLE BARIŞMAK

Nasıl acı çekilir, yas nasıl tutulur, acıya ve yoksunluğa dayanıklılık nedir? Bütün bunları iyi bilmekle beraber, sevinmeye ve övünmeye alışık insanlar değiliz. Hemen her yerde cenaze törenleri birbirine benzer ritüellerden oluştuğu halde, ortak bir düğün kültürümüzün olmaması buna en iyi örnektir.
Sevinmeyi ve öğünmeyi bazen abarttığımız gibi bazen de bunu nasıl yapacağımızı bilemediğimiz ve hatta bundan utanma ve mahcubiyet çıkardığımız da çok olmuştur.
Hangi partiden olduğu bir yana, Konyalılar olarak bir Başbakan çıkarmanın haklı gururunu taşımak ve bunun için sevinip şükretmek de hakkımız.
Elbette mülkü, izzeti ve şerefi dilediğine veren Allah’tır. Yine de dünya sebepler dünyasıdır. Her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Bu manada başta Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere bu haklı sevinci yaşamamızda emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. Emekleri takdire şayandır.
Aslında kafamız karışık. Bugüne kadar devlet denen kavram bir duvardı bizim için. Tıpkı Berlin duvarı gibi. İsrail’in Filistinliler’i hapsetmek için yaptıkları gibi. Necip Fazıl’ın dediği gibi: çatık kaşlı zattı devlet,her zaman görünmezdi. Varlığını sık sık kafamızı gözümüzü çarptıkça fark ederdik. Öğrenilmiş çaresizlikti bir bakıma bizdeki. Korkardık. Dikkatli davranırdık. O varken sahte olurduk hep.
Sayın Cumhurbaşkanı partisinin veda kongresinde herkese hitaben duvarı yıktım, size elimi uzatıyorum, barışalım dedi. Ben sizi anlıyorum siz de bizi anlayın dedi. Duvardan ses geldi.
Devlete güven olur mu? Gerçekten de duvar yıkıldı mı?
Travma hemen kolayca hazmedilmez. O yüzden bu elin karşılık bulması o kadar kolay değil. Daha millet olarak Birinci Dünya Savaşının yıkımını atlatabilmiş değiliz. Temel güven duygumuz henüz sağlamlaşmadı. O yüzden Sayın Başbakanın konuşmasındaki özgüven vurgusunu önemsiyorum.
Bir çocuk büyürken onu içten kucaklayan bir çevre temel güven duygusu için şarttır. Bu oluştuktan sonra ancak, çocuk gerçekle yüzleştirilir. Bu yüzleştirme de küçük kırılmalar şeklinde olmalıdır. Yoksa kırılma ağır olursa sahte kendilik gelişir. Milletçe bu durumda olduğumuzdan kuşku yok. Sahte kimliklerimizle irtibat kurduk hep devletle. Başımıza ne geleceğinden emin olmadığımız her yerde sahte oluruz. Durumu idare ederiz.
Barış denen şey uzlaşmadır aslında. Uzlaşabilmenin temel şartı da karşılıklı olarak birbirimizi anladığımızdan emin olmak ve bunu göstermekten geçer. Sayın Cumhurbaşkanı biz sizi anlıyoruz siz de bizi anlayın cümlesini işte bu yüzden kurdu.
Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Hz Süleyman’ın hükümdarlığı alabildiğine esenlik ve barış dönemiydi. Sebebi ise Hz Süleyman’ın tüm varlığın dilini anlar olmasıydı. Böyle anlatılır Mesnevide. Yaratılmış her şey, dilini anlar birisini bulduğunda, anlaşıldığını hissettiğinde gevşer ve rahatlar. Asıl anlaşıldığımızı hissettiren şeyse duyguların anlaşılmasıdır. Anlaşıldığını hisseden birisi, ortam da güvenliyse ancak kendisini anlatır. O yüzden Hz Mevlana barış için herkesin dilinden anlayan bir Süleyman şarttır der.
Hepimizin kırılmışlığı var. Devlet denen çatık kaş herkese fiske vurdu. Onun yanında gerçek kimlik ve kişiliklerimizle olmak o kadar kolay değil. Yine de duvardan ses gelmesi ve devletten bir el uzanması çok önemli.
Eğer o duvar yıkıldıysa bile, zihinlerimizde de yıkılması hayli zaman alacak. Ve ğer bir barış olacaksa, ki olmak zorunda zira böyle kavga gürültü yaşamak çok yorucu, Allah bize hükmedenleri Süleyman kılsın. Dil bilsinler. Bizim de yaralarımızı sarsın. Bu millete yine eskiden olduğu gibi izzet versin.
Yeni Türkiye’nin yolu açık olsun.

Reklamlar

BÜYÜK DÜŞMEK

Utanıp
Küçük düşmektense,
Küsmek ve alınıp
bir köşeye çekilmek,
İşte benim modelim
Bu

Kendimden bahsedersem ve
Bir adım atıp
Ben böyle hissediyorum
Dersem
Buram buram terler
Korkudan ensem

Ben deyince öylece
Ortada kalakalırım
Deprem olur, sel gelir, kıyamet kopar
Hatta üçüncü dünya savaşı,
Hepsi bir kaç saniyede
Bütün bunlar olurken ve
Dünya kızılca kıyametken,
Ben radarlarımı açıp
Korkuyla yüz tararım

Düşmek kaçınılmazsa
Küçük düşmek daha iyi sanki
Büyümektense
Çocuk kalmak gibi

Kınamayın beni,
Eğer düşünce
Şişirilmiş yatak serip
Tutan itfaiyecilerim
olduğuna inansaydım
Ben de,
Düşerdim korkmadan
Hatta o zaman
Çok büyük düşerdim
Hem de

ÇIK ŞU MEZARDAN ARTIK

“Çocuğun biri, babasının tabutu önünde ağlamakta, başına vurmaktaydı. “ Baba, seni nereye götürüyorlar? Nihayet seni toprağın altına yatıracaklar. Öyle bir dar, öyle bir elemli eve götürüyorlar ki orada ne halı var, ne hasır. Ne geceleyin bir ışık var, ne gündüzün bir dilim ekmek. Ne yemek kokusu var, ne yiyecekten eser.
Ne mamur bir kapı var, ne damın da bir yol, ne de sığınılacak bir komşu! Halkın öptüğü cismin o elemli yurda nasıl gidecek? Amansız bir ev, dar bir yer orada ne bet kalır ne beniz” demekte. Bu suretle o evin vasıflarını sayıp gözlerinden kanlı yaşlar saçmaktaydı.
Cuha babasına dedi ki: “ Babacığım, vallahi bu adamı bizim eve götürüyorlar.” Babası , Cuha’ya “ Ahmak olma” dedi. Cuha, “ Baba, şu nişaneleri dinle. Birer ,birer saydığı bu nişanelerin hepsi, şeksiz şüphesiz bizim evin nişaneleri. Ne hasır var, ne ışık var, ne yemek. Ne kapısı mamur, ne içi, ne damı!”
Halkta da bu suretle kendilerine ait yüzlerce alamet olduğu halde azgınlar, bu nişaneleri görmezler. Kibriya güneşinin şuasından mahrum ve ışıksız olan gönül evi, Yahudilerin canı gibi dar ve karanlıktır; muhabbet ihsan eden Allah’ın zevkinden mahrumdur. Ne güneşin o gönle ışığı parlar, ne o gönlün sahası genişler, ne kapısı açılır. Sana böyle bir gönülden mezar yeğdir. Gönül mezarından çık artık!
Ey şuh ve neşeli can, dirisin, diri oğlusun. Bu dar gönül mezarında nefesin daralmıyor mu? Sen vaktin Yusuf’un, gökyüzünün güneşi. Bu çölden bu zindandan çık yüzünü göster.” Mesnevi. II. 3116-35.
Bir takım işaretler var yolda. Yolu çok iyi bilmeyenler için yollara konan işaretler çok önemlidir. Zaman kazandırır. Hayat kurtarır. Uyanık tutar. Yolu çok iyi bildiğini varsayanlar da dikkat etmelidir işaretlere. Ola ki şartlar değişmiştir.
Bu hikayeye göre iki sınıf insandan söz edebiliriz. Gördüğü duyduğu işaretlerden kendine pay çıkaran, diğeri ise olan biten her şey başkasınaymış gibi düşünüp umarsız davranan.
Bir başka gerçeklik ise insanların gönül evleri. Dar ve geniş ev kavramı bilindik bir imge. Hepimiz geniş evler isteriz. Nitekim Peygamber sav de buyururlar ki:
“Şu üç şey Âdemoğlunun saadetindendir; iyi huylu bir hanım, geniş ev, rahat binek.” (Müsned, 1/168)
Dışarıdaki ev gibi içerideki evlerimizin genişliği de mutluluk sebebidir.
Geniş evde insanlar nefes alır, orasına burasına eşyalar çarpmaz. Bodrumu, tavan arası, dolapları vardır. Eski yeni bir çok şeyi rahatlıkla sığdırırsınız o eve ve size de misafirlerinize de hala boşluklar ve nefes alacak alanlar kalır. Eğer darsa ve eskiye ait şeyleri de atamıyorsanız bir de, yeni diye bir şeyden söz edemezsiniz. Değişim yoktur. Ayağınız bir yere vurur, kolunuz bir şeye çarpar. Tavan yüksekliği dardır. Düşünceleriniz de görüş alanınız gibi daralır.
Eğer dar bir eviniz varsa ve başka şansınız da yoksa en azından eski rahatsız edicilerden kurtulmak gerekir.
Gönül evi dar olanlar hem ibret almayanlar hem de değişime kapalı olanlardır. Sabit fikirlidir. Kavgacıdır. Haset ve kıskançlık ana duygulardır. Düzensiz ve dağınıklardır.
Gönül evi geniş olanlarsa mütebessimdir. Her türlü dışarıdan gelecek maruziyetlere karşı toleranslıdır. Hepsini koyacak yerleri vardır. Hoşgörülüdürler. Kolaylıkla kendi gönül evlerine sığınır ve orada nefes alırlar. Kendileriyle barışık ve hoşturlar. Evleri geniş olduğundan olan biten her şeyi içeri alır ve incelerler. Buna yerleri de vakitleri de vardır. Acele etmezler. Sabırlıdırlar. En önemlisi dışarıdan ve dışarıda olan bitenden korkmazlar. Tedirgin olmazlar.
Dar gönüllüysek öncelikle bunu fark edip daralgınlığımızın suçunu başkalarına atmaktan vazgeçerek işe başlayabiliriz. Sonra o dar evlerden çıkmayı hedefleriz. Ev değiştiririz. Yer değiştiririz. Eski işe yaramayanlardan kurtuluruz. Çalışır, çabalar, dua eder ve genişliği hedefleriz.
Neden?
Yusuf olduğumuz için.
Yusuf’sak eğer, Mısır sultanlığı varken bize dar kuyular yakışmaz.
Faik Özdengül

ÖTEKİ

İçimde saklamaktan yoruldugum cocuk,
Artık biraz da sen büyü
ben küçülüyüm
Gördün işte
Güçlü müyüm?
Ne gezer
Ben yorgun sen üzgün
Kader değil bu
Issız bir keder…

Gizlendin durdun
Güya ben de seni korudum
İki ezik iki korkak
İki yarım iki ahmak
Kusura bakma yetti artık
Benim yakamı bırak
Hep karanlık hep sokak
Işığı unuttuk be
Şöyle göğsünü gere gere
Hapşırmak bile yasak

Çık ortaya
Bak burada bir sey var
Dün okudum
Allah tek başına yeter diyor
Güvenene
Ne yaşadığın ne hissettiginden
Kime ne

Lütfen çocuk
Usandım utandım suçlandım
Senden daha çok belki de
Çık bir güneş görsün yüzün
Onu da okudum
Yok galiba birinden duydum
Üzüm gibiymisiz biz de
Güneş isterlermis uzun uzun
Pekmez olacaklarsa güzūn

SABIRSIZ ALDANIR

 

 

“Bir dost, Peygambere “ Ben alışverişte daima aldanıyorum, bir şey satan, yahut alan kişinin hilesi sanki sihir, gelip benim yolumu kesiyor” dedi. Peygamber dedi ki. “Alışverişte aldanmaktan korkuyorsan alacağın şeyi üç gün muhayyer olarak al. Çünkü şüphe yok yavaş iş Rahmandandır. Acele edişinse melun Şeytandan.”

Önüne bir lokma atsan köpek bile köpekliğiyle önce koklar, biz aklımızla koklarız. Hele bir bak, demek ki biz de her şeyi inceleyen aklımızla kokluyoruz. Allah bile bu yerlerle gökleri yavaşlıkla ve tam altı günde yarattı. Yoksa “ Kün” der demez yerler de olurdu, göklerde; Allah, buna kaadirdi.

Hatta emreder etmez yüzlerce yer ve gök yaratabilirdi. Allah bütün kudretiyle beraber insanı yavaş, yavaş ve tam kırk yılda kemal sahibi eder. Bir anda yokluktan elli kişiyi uçurup bu aleme getirmeye kaadirdi.İsa, bir dua ile hemencecik ölüyü diriltir de. İsa’yı yaratan, insanları bir anda yaratmaya kaadir değil midir? İsa’ya nazaran kudreti, kat, kat üstün mü değil?

Dilediğin şeyi yavaş, yavaş fakat sağlam bir halde yapman lazım. İşte bu yavaşlık, sana bunu öğretmek içindir. Daima akıp duran küçük bir dere ne pislenir, ne kokar. Mesnevi.III.3495-3507.”

Vamık Hoca’dan öğrendiğim en önemli cümle şu oldu bende: Acelemiz ne?

(Vamık Cemal Volkan (1932, Lefkoşa), Kıbrıs Türkü psikiyatri profesörü.) http://tr.wikipedia.org/wiki/Vam%C4%B1k_Volkan

Eğitimleri sırasında danışanları ile ilgili süreçlerden söz ederken, bizlerin fark edip, danışana da fark ettirmek istediğimiz şeyleri görünce derdi ki; çocuklar yavaş, acelemiz ne? Bekleyin.

İnsan acelecidir. İsra Suresi. 11.

Acele veya tersinden sabırsızlık. Aldanmakla bir arada anılmış hikayede. Aldananlar sabırsızdır. Acelecidir de demektir hem yukarıdaki satırlar.

Aldananlar bir şey hemen olsun isterler. Gerçeğe aykırıdır bu.

Çabucak sonuçlansın. Ne olacaksa olsun.

Beklemenin kaygısına dayanıklılıkları yoktur aslında. Güçsüzdürler.

Alış veriş değil sadece, karar verme süreci, bir şeyi ya da birisini tanıma , bir sınav, elde edilecek her hangi bir şey, geleceği planlama, kendimizi gözden geçirme, ibadetler, aklınıza ne gelirse hepsi yavaşlık ve teenni gerektirir.

Hikayede yaratılıştan ve Sünnetullah’tan bahsediliyor. O da böyle yapıyor, siz de böyle yapın diye.

Nefs tahammülsüzdür. Hemen der. Çabuk der. Bekleyemem. Sonuca odaklıdır. Beklemek zor gelir.

Nefsi beklemenin gerginliğine karşı sabırlı hale getirme çalışması yapmalıyız. Örnek vermiş Peygamber Sav: bir şeyi alacak mısın? Acele etme sor soruştur. . Almak üzere misin? O zaman satıcıyla anlaş veya üç günlük süre iste. Bu süre senin ona sahip olmanın hazzını erteleyebilme gücünü artırır. Hazzı erteleyebilme gücü, problem çözmenin anahtarlarından birisidir. Şöyle der Scot Peck: eğer önünde yapılacak iki şey varsa önce daha az hoşlandığını veya hoşlanmadığını yap, daha keyiflisini sonraya bırak. Örneğin oyun ve ders çalışma seçenekleri varsa önce ders çalış sonra oyna, iki dosya var önünde, önce daha zor ya da istemediğini hallet gibi.

Morgan Scott Peck (d. 22 Mayıs 1936New York City – ö. 25 Eylül 2005Connecticut) ABD’li psikolog.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Scott_Peck

Hz Ömer bize takva konusunda, dünyada dikenli bir yolda çıplak ayakla yürüyor muş gibi davranmamızı önerir.

Trafikte bile hız konusunda hep uyarılırız. Daha çok koşmak daha çok elde etmek anlamına gelmez.

Ey insan, beklemenin, danışmanın, sabrın, koklamanın, dikkatin, aceleden ve sabırsızlıktan daha hayırlı olacağına kuşku yok.

Olgunluk yaşı bile kırktır der Allah.

Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Nihayet insan güçlü çağına erip kırk yaşına varınca: «Ya Rabbi, dedi, beni, bana ve anama, babama verdiğin nimete şükretmeye razı olacağın yararlı işler yapmaya sevk eyle. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm ve elbette ki ben Müslümanlardanım. Ahkaf Suresi. 15.

Acelemiz ne?

                                                                                                                Faik Özdengül

#korkmaaskvar

TARTIŞMAK

 

Şöyle bir anektod okumuştum bir zamanlar:

Osmanlı Hanedanı mensuplarından bazıları, yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra sürgün edilince, Londra’ya ulaşırlar. Londra’daki Victoria tren istasyonunun dışında, gidecek bir yerleri olmadığından ve beş parasız olarak, yolun kenarında otururlar. Çaresizdirler. Bir İngiliz polisi neden sonra yaklaşır ve burada oturamazsanız der. Durumlarını anlatırlar. Yardım önerir. Kimsesizlerle ilgili prosedürleri anlatır. Hanedan mensubudurlar ve zorlarına gider. Bir dilenci gibi yardım kabul edemeyeceklerini anlatırlar. Polis onlara der ki: sizi burada böyle bırakamayız. Siz Kraliçemizin misafirlerisiniz.

Hac ya da Umre ziyareti yapanlarımız bilir. Yollarda şöyle tabelalar görürler: Ey Allah’ın misafirleri hoş geldiniz.

Bir konuda düşünürken, her hangi bir konuyla ilgili başkalarıyla tartışırken ve karar verirken düşüncelerimizin dayandığı bir referans olmalıdır. Bahsi geçen İngiliz polis için Kraliçe bir referanstır.

Bizler Müslümanız. Bizlerin referansı Allah’tır.

Kur’an bize anlaşamadığımız ve tartıştığımız konuları Allah’a yani O’un hakemliğine götürmemizi emreder.

İnsanların bir çok konuda tartıştıklarına ve biri birlerini suçladıklarına tanıklık ediyorum.

Bir tartışma konusu düşünelim. İki kişi arasında taraf tutmaya zorlandığımızı varsayalım.

Bir kere gerçek bilgiye ve sonra da karar verirken bazı referanslara ihtiyacımız olduğunu tekrar tekrar hatırlatmak isterim. Tıpkı bir hakim gibi. Olayın gerçekliğe dayandırılmasına, bütün teferruatıyla aydınlatılmasına ihtiyacı olması gibi ve karar verirken bu hakim elindeki kitaba göre karar verecek. Kanunları referans alacak. Kendi yorumu, yakınlığı, tarafgirliği ve nefsi devre dışı kalmak zorunda.

Öncelikle savunduğumuz şeyin gerçekliğinden emin olmalıyız. Bu konuda son derece hassas davranmalı ve olayın enini boyunu etraflıca araştırmalıyız. Sonra da karar verirken bir kitaba ihtiyacımız olacak. İşte biz Müslümanların referansı Kur’andır.

Feraset denen şey bir bakıma da budur. Tamamı değil. İyi görmeyen bir göze gözlük takmak gibi. Olgunlaşmamış insanın gözü bozuktur. Yanlış görür. Şaşı bakar. Gözü ve bakışı en çok bozan da duygulardır. Eksik bilgi de bu görüşü iyice çarpıtır.

Karar verirken ve tartışırken nefsi devre dışı bırakabilmek dünyanın en zor işidir ve ciddi anlamda çalışma ve farkındalık gerektirir.

Hem kendime hem de sizlere çok kuvvetlice ve yeniden hatırlatırım ki içimizde bizi aşağı çeken, karanlığa götüren saklanmış bir yer var. Buna nefs diyoruz. Şeytanla birlikte çalışır ve son derece kurnazca ilişkilerimizi bozar. Çatıştırır. Zor durumda bırakır.

Böyle bir yeri olan bizler o denli iddialı olamayız. O kadar kendimizden emin konuşamayız. İtidalli olmak ve teenni ile hareket etmek onun oyunlarına karşı etkili bir önlemdir. İyi bir tedbirdir.

Mayınlı bir arazide yürümek gibidir tartışmak ve konuşmak. Bilgi gerektirir. Referans gerektirir.

Düşünsenize, şanslı insanlarız. Bir Allah var. Hayatı ne kadar kolaylaştıran bir şey bu. Uzun uzadıya uğraşmadan bir sürü problemi otomatik çözüyor. Yolunu yöntemini gösteriyor. Nerfsi ilave bir Tanrı yapmaya ne gerek var. Bu kendimize yapacağımız çok ciddi bir zulüm. Yazık değil mi bize?

Bizler Müslümanlarız ve bizim referansımız da hakemimiz de Kur’andır.

Faik Özdengül