PERDE

 

Toprak patikada sarsıla sarsıla giden bir aracın içinden baktı yola.

Göz kamaştıran güneş yukarı bakmasını engelliyordu. Cam kapanmıyordu. Yüzüne sadece toz değil sıcak ta değiyordu. Yokuşlarda geriye doğru düşüyor, yol düzleşince yeniden etraf görünür hale geliyordu. Sormaktan vazgeçmişti ne zaman diye. Sorunca zaman kısalmıyordu ki.

Tek tük ağaçlardı sadece yola eşlik eden. Kim bilir kaç zamandır oradaydılar? Yola düşünce düşünürdü insanlar hiç aklına gelmeyenleri. En çok yolda gelirdi aklına insanın hayatı. Ne zaman başladı? Nasıl başladı? Neden başladı? Nereye doğru genişledi? Nerelerden saptı? Hangi ayırımlar nereye sürükledi? Nereye döneceğine, nereden sapacağına nasıl karar verdi? Kimler eşlik etti ona? Nerelerde yalnız başına kaldı? Neyi aradı? Neyi bekledi, beklediği zamanlarda?

Yolda da hayatta da aynıydı insan. Bulunduğu yerden çok ya geçmişe ya da geleceğe dönüktü seyahati. Her renk, koku, dokunuş, sarsılış, tat ya da ses hemen geçmişe götürür, bulunduğu andan koparır onu, kim bilir hangi anısını bilmem kaçıncı kez yeniden ve yeniden yaşar, kaçlarca kez hissettiği duyguları yeniden ve yeniden hisseder hayıflanırdı. Hayıflanırdı diyorum çünkü genellikle olumsuzlardır daha çok götüren geri. Anı yaşayanlar, yaşayıp bitirenler geri dönmezler. Bitenle ilgilenmek yerine bulundukları anı yaşayıp bitirmekle meşguldür onlar.

Ya da gelecek düşüncesindedir insan. Gelecek kaygısında. Geçmişi pişmanlıklarla dolu olanlar, keşkelerini yük edip sırtına alanlar,  sırtlarında çuvallarla iki büklüm yaşayanlar, yeniden keşke dememek için, yeni pişmanlıklar yaşamamak için bu kez, önceden geleceğe gidip olabileceklerle ilgilenir ve akıllarınca önlem almakla meşgul olurlar.

Ya geçmişin pişmanlıkları ve kederi ya da geleceğin kaygısı. İşte asıl iki ağır çuval. İki ağır yük. Bir türlü yaşatmaz anı.

Toprak patika bitmek bilmiyordu. Pişmanlık başladı yeniden. Neden gelmeye karar vermişti? Neden kalmamıştı evde? Neden diğerleriyle birlikte diğer yolculuğu tercih etmemişti? Yine ne istediğini söyleyememişti. Başına ağrılar girdi. Eliyle ensesini oğuştururken öndeki çocuğu fark etti. Oyuncak arabasını koltuğa doğru tutuyor bir ileri bir geri sürerken, ağzından da çocukca sesler çıkarıyordu. Ne zamanla ilgileniyordu, ne geçmişle ne de gelecekle.

Geçmiş ve gelecek yükünü taşımıyordu çocuklar. Bir şeye ihtiyaç duyduklarında ya söylüyor ya ağlıyorlardı.  Anne ya da babası kim varsa eteğini tutuyorlardı o kadar. Ebeveynlerine güveniyor ve anda kalıyorlardı.

Neden bir çocuk gibi düşünüp yaşamayasın ki? Sesin dışarıdan geldiğini sandı. Tekrar sarsıldı aracın içinde. Neden? Yine aynı ses. Ses içerdendi. Dinledi. Sadece yola çıkma kararını verdin ve bindin araca dedi. Ne gitmeyi kontrol edebilirsin, ne yolu ne duracağın yerleri? Sürücüye bal gibi de güvenmek zorundasın. Öfkelendirdi duydukları. Bağırıp çağırmak istedi. Aracı durdurmak, inmek belki de. Sonra saçma buldu düşündüklerini, duygularına engel oldu. Doğru söylüyorsun dedi neden sonra. Çocuğa baktı yeniden. Bal gibi de güveniyordu ebeveynine ve ebeveyninin güvendiklerine ve mutluydu. Aklı ve duyguları, alışkanlıkları, öğrendiği kalıplar dirense de, olabilir dedi. Olabilir. Geçmiş ve gelecek yükünden kurtulmak çocukça düşünerek mümkün olabilir. İyi de onun ebeveyni var? Sese döndü. Ben kimin eteğinden tutacağım? Kime ağlayacağım? Kimden isteyeceğim?

Cevabını biliyorsun dedi. Binlerce kez duydun. Güvenene tek başına yeteni. Dilediğine hesapsız vereni. Yaşatanı, öldüreni, isteyene istediğini vereni. Mülkün kainatın sahibini. Tehlikelerden emin kılanı. Her şeyi görüp gözeteni, her varlığın yaptıklarından haberdar olanı. Varlıkların geçireceği halleri takdir edeni. Karşılıksız nimetler vereni. Her türlü sıkıntıları gidereni. Varlığı hiç değişmeden duranı. Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıranı. Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayanı…

Biliyorum dedim. Hepimiz O nun ailesiyiz. Biliyorum da hep unuturum.

Bu dünyanın direği gaflettir dedi. Onu da biliyordum. Durdum sonra ve:

Güvenmeyi seçiyorum dedim.

 O zaman gevşedi avuçlarım ve iki ağır çuval gürültüyle terk etti omuzlarımı. Hafifledim. Direnen sesler duymaya başladım bu kez yine içimde: aptal olma, yaşadıklarını düşün, dayanamazsın….

Dinlemedim onları.

Böyle zamanlarda yaptığım gibi elimdeki kitabı öylesine açtım. Sayfa 128. İbn-i Arabi. Bir Sufi’nin portresi. Okudum ve gülümsedim. Şöyle yazıyordu: üç şey Allah’a güven alametidir. Elde mevcut olan kadar cömertlik. Elden kaçmış olanın gönülden de silinmesi. Gerçek mevcut olanın fazl ve ihsanına güvenmek.

Sesler arttı. Başımı kaldırdım kitaptan. Araç durdu. Tozlu yollar geride kaldı. Güneş uzaklaştı. Akşam yaklaştı. İndim. Hafiflikten belki yüzüme bir gülümseme oturdu. Hoş geldin dedi yaşlı adam. Elimi tuttu. Tebessümünden sonra su ikram etti ve yanına oturttu.

Şöyle duyardım dedi eskilerden: geçmişi zikretmek ve gelecek endişesi taşımak,  Allah’la senin aranda perdedir. Her ikisini de yak. Ateşe ver.

Donup kalmıştım. Başka dedim. Başka?

Ve şöyle dua et dedi: geçmişe kederlenmekten ve gelecek için kaygı duymaktan sana sığınırım…

Dediği gibi yaptım. Niyaza durdum. Geçmiş ve gelecek kaydından kurtulmayı da O’ndan istedim.

Dr Faik Özdengül

Reklamlar

MUTLUYUM. HEYECANLIYIM!


 

Mutluyum, heyecanlıyım.

Rumi Ve Aşkın Terapi yeni bir yolculuğa çıkıyor.

Daha önce Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş yayınlarından çıkan Rumi Ve Aşkın Terapi I ve II şimdi Karatay Akademi Yayınları tarafından yeniden basılıyor. Çok kısa bir süre içinde size çok yakın olacaklar. Vitrin ve raflarda sizleri selamlayacaklar. Çok heyecan verici.

Kitabın da bir yolculuğu var. Tıpkı bizler gibi. Doğumu, bakımı beslenmesi, büyümesi, faydalı olması. Doğduğu yerle nihai yeri birbirinden farklı.

Rumi Ve Aşkın Terapi de öyle oldu. Önce fikir ve hayalde doğdu. Sonra fiili olarak var oldu. Uzun süre demlendi. Sonra bir çok okurumun da dediği gibi başucu kitabı oldu. Umarım bu yolculuğunda da sizlerle selamlaşır halleşir. Dualarınıza vesile olur. Kitap ve yazı öyle. Atılan bir ok gibi. Nerede duracağı nereye ulaşacağı bilinmez. Bana da bu vesile ile hamd etmek ve şükretmek düşer.

Madem kitapla başladık yazıya o zaman biraz ne yapıp ettiğimizle ilgili de haber verelim. Konya’da iki tane olmak üzere İzmir’de oluşturduğumuz guruplarımız var. Arkadaşlarımızla belli aralıklarla kitabın içeriğine de uyan gurup çalışmalarımız oluyor. Nasipse Ramazan Bayramından sonra İstanbul ve Antalya guruplarımız da olacak. Buradan duyurusunu yapmış oluyum, dileyen arkadaşlar katılım veya haberdar olmak için aşağıda vereceğim linkten irtibata geçebilirler. https://faikozdengul.wordpress.com/duyuru-ve-etkinlikler/

Gurup çalışmalarımızda ne yapıyoruz? Tabi ki Mesnevi okuyoruz. Mesnevi-i şerif’i bir psikoterapotik disiplin haline getirmeye çalışıyoruz. Terapotik bir kuram gibi görüyoruz onu. Daha çok Tahirul Mevlevi Üstad’ın şerhinden yararlanıyoruz ve bugüne dek yüzlerce yıl nasıl anlaşılmışsa o birikimleri de gözden geçirip bugünün diliyle yeniden anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyoruz. Günümüz için yararlı pratik sonuçlar çıkartmak istiyoruz. Toplantılarımız bir nevi gurup terapisine dönüşüyor ve sıkı dostluklar kuruluyor. Zihnimizdeki Allah kavramı farklılaşıyor. Bize kendini anlattığı gibi O’nu yeniden öğreniyoruz. Daha çok seviyoruz. Eskisinden daha çok O’nunlayız artık hepimiz. Her iki dünyaya da bakışlarımız ve algılamalarımız değişiyor. Sorunları daha hoş karşılayabiliyor ve onlardan ürkmüyoruz. Nasılsa Allah var diyebiliyoruz. Yalnız değiliz hiç birimiz artık. Hikayelerimizi anlatıyoruz birbirimize. Hikayelerimizi öğrenince daha çok seviyoruz birbirimizi.Güçlü olma kavramı zihnimizde  daha büyük bir güce teslim olma rahatlığına dönüşüyor. Başkaları eskisi kadar önemli değil artık bizim için. Dış odaklı olmak yerine asıl Sevgiliyle daha çok işimiz. Duygularımızı ve aklımızı mihenge vurur olduk ki; hangi düşünce ve içimizden gelen hangi ses doğruyu söylüyor daha kolay anlayabilelim diye. İçimizden gelen sesleri ayrıştırmaya başlayabildik. İçimizden gelen her sesin bize ait olmadığını da biliyoruz artık. Korkularımız eskisi kadar büyük değil. Korkumuz daha çok yakınlaşalım O’na diye artık. Ve daha cesuruz. Korku duymanın normal olduğunu da biliyoruz ve asıl cesaretin korkusuzluk değil korka korka yapılması gerekeni yapmak olduğunu da öğrendik ve içselleştirdik. Sevmenin asıl O’nu sevmekle birlikte her şeyi sevebilmek olduğunu da. Doğru sevme diye bir şeyin var olduğunu da biliyoruz. Sevmek için önce anlamak gerektiğini bunun yolunun da dinlemekle başladığını da biliyoruz. Daha çok dinliyoruz. Daha az konuşuyoruz. En çok da O’na anlatıyoruz. Niyaz ediyoruz. Gözyaşlarıyla sulanan bir toprak gibi seccadelerimiz. Şahit olsunlar ilerde diye başımızı daha çok koyuyoruz onlara. Daha esneğiz. Acziyetimizin farkındayız. Her şeye gücümüzün yetmediğini kabullendik. İlmin Süleyman’ın mührü olduğunu da öğrendik. Öğrenmek ve öğretmenin gereğini bildiğimiz gibi hiçbir şey yapamasak da bir meyveli ağacın altında uyuyabileceğimizi de biliyoruz artık. İlmin gölgesinin, üstatların gölgesinin en gidilesi en bulunası yerler olduğunu, yaralarımıza merhem olacak olan velilerin merhemlerinden kaçmamayı da.

Yol ve yolculuğumuz devam ediyor. Birlikte. Dostlarla. Arkadaşlarla. Sizlerle. Kutlu olur inşallah. Dua ve niyazlarınızla bize destek olun lütfen.

Allah niyetlerimizi bozmasın, şaşırtmasın. Emanında tutsun. Emin kılsın. Rahman ve Rahim sıfatlarıyla merhametini esirgemesin hepimizden. Kusurlarımızı örtsün. Mağfiret etsin. Hayırlı güzel niyet ve amellerle Ramazan’a  ve bayramlara ulaştırsın inşallah.

 

Ve bir Hz Mevlana şiiri:

 

Bu Ayrılık

 

Kusuruma bakmayın benim dostlar,

Bağışlayın beni.

Ben davullara, bayraklara aldırmayan,

Bir Padişahın yoluna düşmüşüm.

Deli divane olmuşum.

Çok uzaklardan yürüyen bir adam gibiyim ben.

Çok uzaklardan geçen bir hayal gibi.

Ama yok da sayılmam hani.

Var olan bir şeyim ben.

 

Hadi ben bensiz geleyim.

Sen sensiz gel.

Ne varsa şu ırmağın içinde var.

Soyunalım iki can.

Dalalım şu ırmağa hadi.

Bu kupkuru yerde yakınmadan başka ne gördük.

Bu kupkuru yerde ne gördük zulümden gayri.

 

Bu ırmakta ölmek var bize.

Bu ırmakta ne gam var, ne keder, ne dert var.

Bu ırmak alabildiğince yaşamaktan,

Bu ırmak iyilikten cömertlikten ibaret.

 

Durma çabuk gel. Gelmem deme.

Ne evet demek yaraşır sana, ne hayır dostum.

Senin şanına sadece gelmek yaraşır.

 

Dr Faik Özdengül

Cuma Ve Berat

Hem cumanız hem Kandiliniz mubarek ve mesrur olsun arkadaşlar, bu gün önce Berat Gecesi duasını kaynaklardan edindiğim bilgiye göre aktarmak isterim Şöyle ki: Peygamber sav bu gecede şöyle dua etmiştir:
“Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”
yine bazı büyükler de şöyle dua etmişler:
“Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, ‘Allah dilediğini
siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır.”
yine bu gece ile ilgili Hz Aişe şöyle anlatır:
-“Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende
-“En iyisini, Allah ve Resulü bilir.” Dedim. Şöyle buyurdu:
-“Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin”?
-“Olur” dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:
“Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem…”
Sonra kendisine sordum: “Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: “Sen onları öğrenebildin mi”? Bu sorusuna karşılık: “Evet” deyince, şöyle buyurdu:
“Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret.”
Ümitsizliğe kapılmamanızı ve O ndan istemeye devam etmenizi rica ederim hem kendiniz hem hepimiz hem herkes için ısrarla istemeye devam edelim lütfen
ZÜMER 53. De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
Sakın Meyus olma, feryada istimdada yetişen Allah’a feryad et. Mesnevi.
bir de bugün hürmetine Sadi Şirazi’den bir hediye vermek isterim size:
Kaybolan Yusuf döner gelir Kenan’a;
Üzülme.
Bir gün döner hüzünler kulübesi gül bahçesine;
Üzülme.

Ey gamlı gönül;
İyileşirsin nasıl olsa.
Getirme aklına kötü şeyler.
Bu perişan başın da gelir hale yola,
Üzülme.

Ey güzel sesli bülbül;
devam edersen çimen tahtında kalmaya,
yine başına çiçekten güneşlik takarsın;
Üzülme.

Şu kısa ömrümüzde felek
dönmezse bir iki gün muradımızca,
gerçekleşmezse arzularımız,
devam etmez ya bu hep böyle;
üzülme.

Umutsuzluğa kapılırım deme!
Gayb âleminin sırlarını bilmiyorsun çünkü.
Perde arkasında,
nice gizli oyunlar var.
Üzülme.

Hey gönül;
söküp götürse de yokluk seli varlığımızı,
Üzülme.
Nuh gibi kaptanın var;
Üzülme.

Batarsa deve dikenleri her yanına
Giderken Kâbe yolunda
Üzülme.

Olsa da konak yerleri tehlikeli,
Olsa da menzilin uzak,
bitmeyen yol yok,
Üzülme.

Bir yanda dosttan ayrılığın acısı,
Bir yanda rakîbin rahatsız edişleri.
Biliyor bunların tümünü
halleri değiştiren Tanrı.
Üzülme.

Ey Hâfız,
Düşmüyorsa dilinden dua, Kur’ân,
Çekilmişken fakr köşesine, halvete,
gerçekleşecek arzuların;
Üzülme,
üzülme,
üzülme.

dualarınızda yer alabilmek dileğiyle hayırlı kandiller
Faik Özdengül

GEÇER!


GEÇER!

 

Bir metroya basamaklardan inmekle başlar mı her şey?

Metro basamaklarının diğerlerinden farkı ne ki?

Basamaklardan inerken duyulan ses mi? Dokunulan yerler? Hissedilen kokular mı? Gördükleriniz ya da?

Altı üstü basamak işte, evdeki gibi, yoldaki gibi, iş yerindeki gibi, okuldaki gibi. İlkokulunuzda sınıfa ulaşmak için kullanmıştınız. Evinizin bahçesine inerken. Otobüse binerken. İnerken. Kürsüye çıkarken.

Basamak işte.

Fakat aklında metronunkiler kaldı. Üçüncü basamağı inerken ilk sendeledi. Dört, beş sonra.

Yedinciyi hatırlamıyordu.

Birinci basamağa ilk adımını attığında gülümsüyordu. İkincide de. Üçte korktu. Dört ve beşte acı duydu. Sonra bilincini yitirdi zaten.

Hastanede gözlerini açtığında da ilk acı hissetti. Sonra uyuşukluk. Sonra merak. Daha sonra yine gülümsedi her şeyi fark edince. Ancak bu gülümseme birinci basamakta hissettiğiyle aynı değildi.

Her gülümseme aynı değil dedi.

Etrafındakiler söylediklerini kale almadı. Anlamadılar da.

İlk basamağı inerken elinde bir şey vardı. Onu sordu önce. Kimse bilemedi. Haberleri yoktu. Bilmiyoruz dediler. Oysa ona bakıyordu gülümserken.

İlk basamaktan 10 dakika önce oturduğu sandalyeden hızla kalkıp çiçekçiye koştu. Çiçeği seçip alması ve dükkandan çıkması yedi dakika sürdü. İlk basamağa ulaşması da üç dakika.

Düşünmeye devam etti sonra 20 dakika oturmuştu küçük sandalyeli cafede.

O ilk basmağa ulaşmadan 4 dakika önce kırılmıştı mermer basamak, iki hamalın taşıdıkları kapıyı düşürmesiyle. Bir saat önce evden çıkarken aceleyle spor ayakkabılarını bulamayıp iskarpinlerini giydiğini neden sonra hatırladı.

Şimdi yine aynı metronun basamaklarını inmek üzereyken durdu. Hepsini düşündü. Geçen yılı. Bir yıldan fazladır neden bir türlü aynı yere gelemediğini. Adımını atarken tereddüt edişini. Duygularını. Hissettiklerini. Düşüncelerini.

Atamadı ilk adımı. Yine gülümsedi. Bu gülümseme de aynı değildi.

Her gülümseme aynı değil dedi.

Atmadı, atamadı ilk adımı. Gerisin geriye döndü. Küçük sandalyeli cafeye. Önce çiçekçinin önünden geçti.

Oturdu sandalyeye.

Garson gülümseyerek geldi. Aynı değil dedi. Her gülümseme aynı değil. Geçen yılda burada mıydın dedi garsona. Anlamadı garson ve bu kez gülümsemedi.

İki eliyle başını kavrayıp öne doğru eğildi. Kulaklarını tıkadı avuçlarıyla. Ayakkabılarına baktı. Ağlıyordu tabi ki.

Yaşlı adam bekledi önce. Hiç konuşmadan sandalyesini ona yaklaştırdı. Oradaki sandalyeler  birbirini tanırdı. Üstünde taşıdıklarını da tanıştırırlardı hep. Yine öyle yaptılar. Önce eli dokundu sırtına. Yaşlı bir elin merhameti başka olurdu. Hemen fark edilirdi. Öyle de oldu. Elin sahibi de merhametliydi zaten. İhtiyaç duyulunca bir merhametli el zaten ulaşırdı ya. Sandalyeler bilirdi bunu. O yüzden hiç yadsımadılar. Yaşlı ve merhametli bir el dokununca ağlamak hıçkırığa dönerdi bir de. El o hıçkırığı ve gencin sırtının sarsılmasını hissedince daha bir merhametli oldu. O daha çok ağladı. Gencin sandalyesi kendini biraz daha topladı. Yük önce ağırlaşıp sonra hafifleyecekti bunu da bilirdi.

Neden sonra kaldırdı genç başını.

Önce baktı elin sahibine. Sonra, o gün o basamakları inebilseydim dedi.

Geçecek dedi yaşlı adam.

Geçecek.

Geçecek mi?

Hem yaşlı adam hem de sandalyeler onayladı onu. Hep beraber geçecek dediler.

Geçsin lütfen.

İki sandalye bir yaşlı ve bir genç bir oldular bu kez. Geçsin istediler.

Çiçekçi geldi sonra elinde krizantemle. O da geçecek dedi.

Yaşlı, genç ve çiçekçi birlikte yürüdüler metroya bu kez. İkisi iki kolunda beraber attılar ilk adımı. Sonra ikinci ve üçüncüyü. Dört, beş altı, yedi ve sekiz.

Oldu. Sonra bir kez daha ve tekrar. En sonuncusunu kendisi başardı. Oldu dedi.

Geçer dedi yaşlı adam. Geçer dedi çiçekçi. Geçer dedi sandalyeler. Ancak sandalyelerin sesi duyulmadı.

Eline baktı genç adam daha merhametliydi. Gönlü de.

 

Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,
Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer,
Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer,
Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer,

Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun fili mi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer(Neyzen Tevfik).

 

Dr Faik Özdengül