KORKUDAN TESLİMİYETE GİDEN YOL YAŞAM!


Bugün bir danışanım bana nefessiz kalmayı bilir misin dedi. Anlatmak istediklerini söyleyip söyleyip de yorulmayı, duvarların olduğunu arada ve geçirmediğini, sesinin yetmemesini, boğulmayı, öylece donup kalmayı, önce öfkeyle başlayıp sonra çaresizliğe kadar bedeninizin renk renk duyguların arasında yığılışını?

Bilirim dedim.

.Ey bahçıvan, ey bahçıvan; sonbahar geldi, sonbahar geldi! Dallarda, yapraklarda gönül derdinin eserlerini seyret!..

• Ey bahçıvan; dikkat et de, ağaçların içten gelen feryatlarını duy! Her tarafta, dilsizce ağlayıp inleyen yüzlerce can var!

. Gözler sebepsiz yaşarmaz, dudaklar sebepsiz kurumaz! Gönlünde bir dert olmadıkça, kimsenin yüzü sararmaz, sapsarı kesilmez!..

• Hasılı, gam kargası geldi! Nispet verir gibi; “Gül bahçesi nerede, gül bahçesi nerede?” diye sorarak sitemlerle bahçeye ayak bastı!

• Süsenler nerede, ağustos gülleri nerede? Selviler, laleler nerede? Çayır ve çimenler, yeşiller, yeşil elbiseler giyinmiş güzeller nerede? Erguvan nerede, erguvan nerede?

• Meyvelerin dadıları nerede? Ağaçların, herkese, bütün canlılara sunduğu ballı sütlü meyveler nerede? Herkesin canı acıkmış, süte hasret kalmış!

• Güzel sesli bülbül nerede? Huhu diye öten üveyik kuşu nerede? Nerede, güzeller gibi yakışıklı tavuslar, dudu kuşları nerede?(Divan-ı Kebir.3.cilt)

Sonbahar geldi ya ondan bilirim.

Yavaş yavaş ölümü göstermeye başlar tabiat. Rüzgar soldurmak için eser. Bilenler dert etmez oysa. İlkbaharın yine geleceğini bilir. Bilmeyenler ise ölüme hazırlanır. Bu kez geçit yok der.

Yavaş yavaş gelir ölüm. Göstere göstere. Ayrılık ayrılık gelir.

Önce istekler azalmaya başlar. Çaresizlik öyle biner ki üstüne aşığın, eyvahtan başka söyleyecek sözü kalmaz. Her eyvah vuslat ordusunu çağırır oysa. Bedene ait istekler azalıp anlamsızlaşınca Hakkın sıfatları düşer yola vuslat ordusunu da takıp peşine. Bir yandan vuslat yakınlaşır bir yandan ayrılık artar. Kim bilir nerede karşılarlar? Kim bilir kim dayanır o yola? Aşık belki?

•Kendinde olduğun zaman sonbahardaymışsın gibi üşürsün. Fakat kendin den geçince kış mevsimi bile sana çiçekli ilkbahar olur.

•Aklını basına al, kendini sevmeyi, kendine aşık olmayı bırak da, sevgilinin sevgisine değil, cefasına aşık ol! Öyle ol da sana nazlanan, yüz vermeyen gül, sana ağlayıp inleyen bir aşık kesilsin. (Divan-ı Kebir.1.cilt)

Sonbaharın kışa dönüşünü, kışın soğuğunu kim bilmez?

Dinlerken insanları sonbaharlarını görürüm önce. Kıştayken bazılarını. Sabırla soğuktan, dondan koruyup, oyalayıp geçinceye kadar kışları bekletebilirsem, yanımda tutabilirsem ne ala. Bir kısmı sabredemez, inanamaz ilkbaharın yeniden geleceğine. Bir kısmı bekler. Bir kısmı hiç ilkbahar görmemiştir. Hep soğukladır tanışıklığı. Bir kısmı ilkbahar gelince uykuya yatar. Bir kısmı açmaz güneşe kendini, korkar. Hep sonbaharı bekler bir kuytuda. Bir kısmı görür ancak yeniden sonbahar gelecek diye ödü kopar.

Aslında herkes kendi zihnindeki mevsimi yaşar. Hayat kim için kaç mevsim kim bilir? Nasıl açılır önce gözler sonra zihin? Korkudan teslimiyete giden yol yaşam. Bu yolda kime güvenilir? Kim ısıtır teslimiyete ulaşıncaya kadar insanı? Sevgilinin sevgisinden önce cefasına kim dayanır?

Canlar endişeye mahal yok. Aşk var.

Ask, öyle bir güneştir ki, ancak aşıkların gönüllerini yakar yandırır! Ona, ilkbahar, sonbahar yol bulamaz; ancak can sevgisi yol bulabilir!

Mademki aşk bizi zamandan da, zeminden de çıkarıp götürmededir, o halde, emin olalım; yok olmayacağız! Onun lütfu ile, ihsanı ile, onun cömertliği ile biz, ölümsüzüz!(Divan-ı Kebir.2.cilt)

Aşk varsa ümit de var.

Gül bahçesi, Hz. Adem gibi, mahrumiyetlere düştü, her şeyini kaybetti ama, ümidini kaybetmedi; hem ağlıyor, hem bekliyor! Söylediği, tekrar ettiği söz de şu: “Lütuf ve kerem sahibi Allah’tan ümit kesmeyin; lütuf ve kerem sahibi Allah’tan ümit kesmeyin!”

• Ey saçma sapan söylenip duran karga! Üç ay sonra görürsün; senin inadına, yine dünyanın bayramı gelir, yine dünyanın bayramı gelir!

• Canavara benzeyen sonbahar ölüyor; elbette onun mezarını çiğner ve tekmelersin! Ey bekçi, ey bekçi; işte şimdi devlet sahibi doğuyor!

• Ey yararlı, güzel işler yapan güneş; yine Hamel burcuna gel; ne buz, ne çamur; etrafa amberler saç, amberler saç!..

• Ey güneş! Gül bahçesini gülüşlerle doldur, şu ölüleri dirilt; şimdiden mahşeri meydana getir!

• Görmüyor musun; tohumlar kabuklarını yarmış, hapisten kurtulmuşlar; biz de, evlerimizin kucağından kurtulup baglara bahçelere gidelim! Bahçeler, bize ğayb aleminden yüzlerce armağanlar getirmiş, yüzlerce armağanlar getirmiş!

• Gül bahçesi yüzlerce gülle dolar, dedikodu biter, zaman doğurmaya başlar, zaman doğurmaya başlar!(Divan-ı Kebir.3.cilt)

İlkbahar mutlaka yine gelecek. Lütuf gelecek.

Buna inanalım dedim.

Bazen bilmeden önce inanmak gerekir dedim.

Dr Faik Özdengül

Göksel Baktagir’e teşekkürler:

Bu yazıyı Göksel Baktagir’in “Hayal Gibi 3” albümü eşliğinde yazdım. Belki okurken siz de dinlemek istersiniz diye…

BENİ SEVEN BİRİSİ!

Eskilerde bir hikaye dinlemiştim.

Atıyla gitmekte olan bir adam başka birisine rastlar. İsimlendirilmişti hikaye o zamanlar ancak ben birileri olarak aktarmak istiyorum, zira dayandırabileceğim bir kanıtım yok. Önemli de değil zaten.

Halleşirler. Sohbet ederler. Atlı yaşamak istediklerinden söz eder. Daha çok o konuşur.Yapmak isteyip de yapamadıklarından. Vakit uzar. Sonra vedalaşma zamanı gelir. Atına binmek üzereyken diğeri yardım etmek için özengiyi tutar. Tam bu anda adam sanki uykuya dalar ve bir ayağını atıp diğerini de diğer tarafa atıncaya kadar 60 yıllık başka bir ömür sürer. Yapmak istediği bir sürü şeyi gerçekleştirdiği 60 yıllık bir ömür. Sanki bir ayağını diğer tarafa da atıncaya kadar 60 yıl geçer. Şaşkın şaşkın bakarken diğer adam zannettiğin kadar uzun değil der. Yaptın say.

Hikayeyi anlattım ya, neden bunu anlattığınızı biliyorum dedi. Bana ne söylemek istediğinizi. Buna rağmen bu öfkemin geçmesi için yeterli değil. Anlamak istiyorum. Sadece anlamak. Nedenini. Ve sonra ne olacağını. Adil olup olmadığını. Bunu anlamak istiyorum.

Başka bir hikaye anlatmaya yeltendim ancak vazgeçtim. Öfkesinin daha da artmasından endişelendim. Sustum onun yerine. Sessizce bekledim.

Hadi anlamaktan da vazgeçtim. Bari anlatabilsem dedi bu kez. Çaresizliğimi görebiliyor musun? Ne olup bittiğini anlamıyorum. Derdimi anlatamıyorum. Elim kolum bağlı. Hikaye yetmez doktor. Yetmez.

Yumruklarını sıktığını görebiliyordum. Burnundan soluduğunu da. Ben de çaresizce bekledim. Zaten görevim çare üretmek de değildi. Buna zorlasa da.

Küçükken dedi, bahçede fesleğenler vardı. Sıcaktı bizim memleket. Kuru havayı sever bunlar derdi dedem. Sıcağı da. Kuyunun yanı başında birbirleriyle konuşurlar zannederdim. Öyle anlatırlardı o zaman büyükler. Ben her şey birbiriyle konuşur zannederdim. Dedem benimle konuşurdu. Ninem kuşlar ötmeye başladığında onları bana tercüme ederdi. Rüzgar estiğinde de. Rüzgarla kuşlar konuşur derdi. Hatta Süleyman Peygamber’i anlatırdı. Her şey birbirinin dilinden anlarmış. Marifet iyi kulak kabartmakta ve dinlemekteymiş. Bütün dikkatini verirsen sen de anlarsın derdi. Ben bütün hayatımı duymaya adadım. Hep dinledim. Anlamaya çalıştım. Herkesi de böyle sandım. Şimdi? Hep dinlemekten anlatmayı duyurmayı unutmuş olabilir miyim?

Daha sakinsin dedim. Ve seni duyabiliyorum.

Mesela dedi. Sakinleştiğimi söyledin. Bunu söylerken ürkek çıktı sesin. Endişelendin. Öfkemin yeniden yükselmesinden korktun. Öyle değil mi?

Doğru demek istedim ama sözcük kullanmak yerine sadece başımı salladım.

Bana söyler misin dedi. Anlaşılmadığını hatta tamamen yanlış anlaşıldığını gördüğünde, suçlandığında, bağırıp çağırdıklarında sana, çaresiz hissetmez misin?

Çaresizliği bilip bilmediğimi merak ediyorsun?

Bildiğinden emin değilim.

Senin hissettiklerini hissedip hissedemediğimi bilmiyorum ama benim de çaresizlikle ilgili deneyimlerim var. Biraz durdum. Ardından:

Hissettiklerini aslında kime anlatmak isterdin diye sordum. Kim anlasın seni?

Önce boşluk vardı bakışlarında sonra uzaklara gittiler. Sola doğru kaydı gözbebekleri ve aşağı. Uzun süre böyle bekledi. Cılız bir ses sonra.

Beni seven birisi.

Beni seven birisi anlasın isterdim. Bana dokunsun, sonra da uyuyakalıyım.

Omzuna dokundum. Sırtını sıvazladım yavaşça. Gerçekten de yumuşadı kasları ve koltuğa oturup uyuyakaldı. Küçük bir çocuk gibi kıvrılıp uyudu.

Daha çok konuşulacak kaldı öylece.

Çaresizlik hissettiğinde insanlar gerçekte çaresizler mi? Bu sadece bir yanılsama mı? Öğrenilmiş bir şey mi? Her şeyin bir çaresi var demezler mi? Ya da birine göre çare oluyor da aynı şey aynı durumda diğerine neden çare gibi görünmüyor? Bu adam gerçekten çareyi görmediğinden mi dövünüyor? Öfkeleniyor? Yoksa istediğimi bu değil? Ya da korkuyor mu? Ya da güçsüz mü? Yorgun mu veya? Yalnız? Tek başına?

Kafamdaki sorularla öylece kaldım ben de.

Nasılsa tüm bunları soracak ve konuşacak zamanımız olur diye düşündüm.

Acizlikten de Sevgili’ye sığınmak en iyisi. Güç versin. Zayıflıklarımızı takviye etsin. Eşyanın hakikatini göstersin bize. Ta ki huzur ve afiyet de olalım.

Dr Faik Özdengül

ÇOK CANIMIZ YANIYOR!

Bir anda ne çok şey oluyor.

İnsanın başı dönüyor.

Eğer bir dünyanız yoksa her gün başka başka dünyalarda gezdiriyorlar sizi. Uzayda yolculuk belki de bu olsa gerek.

Hipnoz tam da bu işte. İçinde bulunduğunuz gerçeklikten çıkıp başka bir gerçekliğin ya da hayalin içine girmek. Bütün duyularınızla bir anda başka bir gerçekliği yaşamaya başlamak.

O başka dünyaların sakinleri nasıl çekiyorlar bizi kendi dünyalarına?

Kancalarla.

Bazen önce göze takılıyor kanca ve diğer duyular ardından yürüyor. Bazen kulağa geliyor önce. Bazen dokunma duyusu. Bazen tat alma duyusu. Bazen de koku. Bazen de birkaçı birlikte. En başarılıları hepsinden tutanlar.

Eğer bir ayağınız en azından kendi gerçekliğinizde sabit değilse siz bir gezginsiniz. Yeri yurdu olmayan, aidiyeti bulunmayan, his ve duyularla hareket ettirilen. Kuklalar gibi.

Çok yorucu bu.

Bir anda diğerinin dünyasında yaşamaya başlamak. Empati değil bu. Sempati belki. Tıpkı onun gibi hissetmek. Duyularınıza hakim olamamak. Yönlendirilmeye açık. Etkilenmeye açık.

Bir anda etrafınızdaki herkesi doğruyu söylerken buluyorsunuz. Zira herkes haklıdır. Kendi paradigmasından bakınca.

Allah’ın ruhlarına mihenk koydukları hariç diyor Hz Mevlana.

Eğer mihenk varsa göz gördüğünün peşine takılırken mihenk uyarıyor. Dur diyor. Kulak işittiğine yönlenince dikkatli dinle ya da dinleme. Koku ayaklara yürü emrini verince o emir geçersizdir diyor. Savrulmayı engelliyor. Yersiz yurtsuz bir gezgin olmaktan çıkarıyor sizi.

Ruhu dinlendiren, huzuru ve dinginliği sağlayan bu işte. Sabit bir ayağınızın olduğu bir merkez. Ruhu yoransa parçalanmak. Her duyunun götürdüğü yere uzanmaya çalışıp parçalara ayrılmak.

Aşk neden bu yolun saiki olmuş? İşte bu yüzden. Sizi kendisinden başka tüm hayallerden kurtardığı için. Tek bir yere bağladığı için.

Her kes bir hayalin peşinde. Hayal diyorum çünkü ulaşınca serap oluyor. Sonlu çünkü. Sonu var. Dünya işte, o da sizi anne karnı gibi zamanı gelince içinden atıyor. O da hayal oluyor. Aşk sadece sonsuzluğu vaat eden. Bir yapan. Bütünleyen.

Neden bütün bu yazılanlar?

Parçalanmayalım diye elbette. Konuşarak, tartışarak, 3 gün sonra, 3 ay sonra, 3 yıl sonra unutulacak konulardan dolayı incitip incinmeyelim diye.

İnsan tartışmacıdır. Zanlarla hareket eder. Kıyas yapar. Öfkelenir, dilini tutamaz, kontrolünü yitirir sonra da davranışlarına hakim olamaz ve bir çuval inciri berbat eder. Sonunda mahcup olur.

Tartışmak, laf söylemek kamile helaldir der Hz Pir. Kamil değilsen tahta kılıçlarla savaşa giden birisi gibi kınından çıkınca kılıç mahcup olursun. Önce kılıcını kontrol edip sonra git cenge.

O zaman şöyle yapalım mı?

Göze, kulağa, buruna, ellere kollara, dile hakim olma ödevi verelim kendimize. Bunun antrenmanlarını yapalım. İlk adımı şöyle olsun. Basit bir soru soralım kendimize. Görünce yanlış görmüş olabilir miyim? Duyunca tam anlamamış ya da yanlış anlamış olabilir miyim? Nezle olmayım sakın koku alınca? Önce basit bir soruyla küçük bir kontrol ve duraksama. Mahcup olmayalım diye. Sonra ok yaydan çıkınca nereyi vuracağı bilinmez. Oklar da zaten düzgün değil, kim bilir nereye gider.

Sonra da görüp duyup koklayıp tattıklarımızı bir mihenge sorup gelelim birkaç saniyeden birkaç dakikaya uzanır en fazla.

Mihenk Kur’andır der Hz Pir.

Bizim gönlümüze de Mihenk koysun diye neden niyaz etmeyelim ki?

Edelim. Hem birbirimize de edelim ki huzuru soluyalım. Karanlıkta çarpışanlar gibi olmayalım. Sabah uyanınca her yanımız yara bere içinde kalmasın.

Çok canımız yanıyor.

Dr Faik Özdengül

HAKKARİ’Lİ ÇOCUKLAR!

Ramazan sona erdi. Kulağımızda elveda sesleri. Allah ömür verirse seneye tekrar merhaba deyinceye kadar ayrılık zamanı. Yeniden kavuşmak nasip olsun.

Ramazan’la birlikte Mesnevi bahçemizdeki sesleniş de sona erdi. Yakup Hocamızı Samsun’a uğurladık. Mesnevi seslenişi durdu ancak SADAV( Sosyal Araştırmalar Ve Dayanışma Vakfı) bahçesi yine kalabalıktı bugün. Araştırma Görevlisi Ahmet Koyuncu’nun sunumu vardı. Konu Hakkari’li çocuklar ve bunun üzerine geliştirilmiş bir rapordu. Konunun ayrıntısından sizi de haberdar etmek istedim.

Geçtiğimiz ay SADAV ve Hakkari Valiliği işbirliği ile Hakkari’li 40 çocuk Konya’da misafir edildi. Yaşları 8-17 arasındaki bu çocuklar bir hafta boyunca yarım gün çeşitli konularda eğitim gördü ve ardından kendileri için gerçekleştirilen çeşitli sosyal etkinliklere katıldılar. İlçeleri gezdiler. Konya’nın tarihi ve turistik yerlerinde dolaştılar. Valilik, Büyükşehir Belediyesi gibi en üst düzeyde ağırlanıp ilgi gördüler. Çocukların hemen hepsi Güneydoğudaki toplumsal eylemlere katılmış, polise taş atan çocuklardı. İlk kez Hakkari dışına çıkıyorlardı. Ahmet Koyuncu bir sosyolog, çocuklarla birlikte vakit geçirdi. Onları dinledi. Gözlemledi. Onlardaki şiddet ve bunun davranışa dönüşmesinin nedenlerini merak etti. Ahmet Bey’in çocuklara taş attıran nedenlerle ilgili gözlemleri şu şekilde:

Örgütten para almak için, örgüt baskısı, eğlence olsun için, sosyal davranış, ve devlete duyulan düşmanlık ve nefret en başta gelenleri.

Tabiî ki Ahmet Koyuncu’nun raporu daha geniş kapsamlı. Terörün geçmişi. Tarihsel nedenleri, bugüne değin olan bitenler ve çözüm önerileri ile dolu.

Benim burada bu yazıyı kaleme alma nedenime gelince:

Bayram yapmaya hazırlanıyoruz. Oysa bir yerlerde kan akmaya devam ediyor. Sorun hepimizin sorunu. Bir yandan kendimizle ilgili geliştirici çalışmalar yaparken toplumsal problemlerimizle ilgili de hep beraber kafa yormak durumundayız. Yukarıda bahsettiğim proje bunlardan birisi ve çok küçük bir adım. Bu adım daha büyük bir yolculuğa dönüşebilir ve dönüşmelidir de. Bu da akıl akıla ve omuz omuza vererek oluşturulabilir. Hem bu probleme hem de yapılabileceklere işaret etmek ve sizleri de bu sorumluluğa davet etmekti amacım.

Çocuklar Hakkari’ye dönerken bazıları değerlendirmelerini yazmış. Aslında birçoğu da yazmaktan çekinmiş. Onlardan bir tanesini isim vermeden buraya alıntılamak isterim:

“Değerli Başkanım;

Bizim gibi doğuda yetişen çocuklara böyle bir kültür başkentini gezdirdiğiniz ve bize böyle yoğun bir ilgi gösterdiğiniz için size teşekkür ederiz. Gerçekten de ben böyle bir şehirde yaşamayı çok isterdim. Ama kader işte…bizim çoğumuz ilklerimiz burada yaşadık. İlk uçak maceramızı, yat gezimizi vb. ilkleri burada yaşadık. Mevlana Hazretlerini daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Bir Konyalı Hocamızdan Seyit Taha Hakkari’yi öğrendik. Tabi ki bunların hepsi sizin sayenizde oldu.

Başkanım: Doğrusunu söylemek gerekirse, benim batıya karşı bir önyargım vardı. Bu gezi sayesinde o önyargımı da kırmış oldum. Umarım bir gün sizi de Hakkari’de görürüz. Ve misafir etmekten de mutluluk duyarız. İki kardeş şehrin böyle faaliyetlerde bulunması, böyle bir kritik durumda olan ülkemizde doğu batı ayırımının ortadan kalkmasına neden olabilir. Aslında böyle bir ayırım yapmak istemem ama yine de gerçek bu…

Son olarak size, yine bu organizasyonda emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum. Ve sizleri de Hakkari’ye davet ediyorum.

Saygılarımla…”

Bu bir bayram yazısı olacaktı aslında. Yine de öyle. Ancak bir tarafımızı buruk. Şehitlerimizle birlikte bayram yapmak isterdik. Doğu ve batı ayırımı kalmasın isterdik. Bu çocuklar potansiyel teröristler olmasın isterdik. Çanakkale’deki gibi kalmak isterdik. Her ne olduysa oldu. Ve olanlar geçmişte kaldı. Yumruklaşmak kime ne yarar sağladı?  İntikamları karşılıklı soğutmak bayramların da amacı değil mi? Müminler kardeş değil mi?

Hem sözle hem fiille dua edelim. Artık bayramlarımız gerçekten bayram olsun.

İyi bayramlar hepinize…

Dr Faik Özdengül

HADİ GELİN SİZ DE!

Konya’da Kültür Park’ın bize göre arka girişini, biz derken kastım Konyalılar zira eskiden adı geçen kısmı adlandırırken fuarın arka kapısı derdik, tramvay yolu keser. Yolun caddeye yakın kısmından doğuya doğru yürüyünce eski bir Konya evi önünüze çıkar. Eskinin yıkık mahallesinde yıkılmaktan kurtulmuş nadir yapılardan biri. Rivayete göre eski bir Mevlevi dedesine aitmiş ev. Avlusu olan iki katlı klasik Konya evlerinden. Diğerleri gibi yıkılmama nedenine gelince o bölgede yaşayan eskilerin yalancısıyım: Atatürk Konya’yı ziyaretinde o evden götürülen bir fincandan kahve içmiş.

Bugüne değin restore edilip çeşitli amaçlar için kullanılan bina bugünlerde Bosna Hersek Fahri Konsolosluğu ve SADAV(Sosyal Araştırmalar Ve Dayanışma Vakfı) hizmet binası olarak faaliyette. Geç vakte kadar uyanık kalanların özellikle Ramazan ayında mutlaka bir şekilde uğrak verdikleri bir mekan. Konya içinden ve dışından özellikle de yurtdışından her gün mutlaka çok özel misafirleri olur binanın. Gündüz ya da gece fark etmez. Lakin gece daha bir güzel görünür. Özelikle de sıcak yaz akşamlarında bahçesi hep taze nefeslerle doludur.

Bu Ramazanda Yakup Şafak Hocamızın Mesnevi Dersleri de burada yapılıyor. Nefesi bambaşka bugünlerde bahçenin. Teravih sonrası başlıyor dersler ve ardından klasik tasavvufi eserler gönülleri kendi bahçesi gibi yapıyor. Müzik ziyafetinin ardındansa tadı damakta bırakan sohbetler. Hoca diyor ki: Ben bu yıl daha çok memnunum, zira özellikle de her gün farklı ülkelerden gelen ziyaretçilerle tanışmak ümidimi artırıyor. Derslerin takipçilerinin yarısı sabit diğer yarısı da günübirlikçiler. Bu da ayrı bir tat veriyor.

Yine eskilerden öğrendiğimize göre mekan Hz Pir’in de ayak bastığı yerlerde kurulmuş. Rivayet öyleymiş.

Ben genellikle her gün katılmaya çalışıyorum eğer aksi bir durum olmazsa. Malum Ramazan. İftar davetleri.

Bazen ön sıralarda oturuyorum. Bazen de bahçenin arka kısmında daha çok müzisyen arkadaşların keşfettiği çimlerin üzerine kurulmuş masada. Özellikle de arkadayken görüş açısı daha genişliyor. Gökyüzü de görünüyor. İki büyük ağacın arasında ayın her gün değişen görünümü ve yıldızlar. Rüzgar da arkadan daha iyi fark ediliyor.

Hocam her geçen yıl ve gün daha gençleşiyor sanki. İlk başladığımız yıllardan hiç farkı yok her dersin benim için. Her gün başka bir tazelik. Fırından yeni çıkmış sıcak ekmek gibi. Her gün yeniden çıkıyor. Her gün taze. Her gün sıcak. Çok lezzetli.

Bu Ramazan ikinci defterden okuyoruz. Konu haset.

Dersin başında Hocamız genel bir toparlama yapıp o güne ait beyitleri okuyor ve arada bir de saati kontrol ediyor. Kendisine verilen zamanı pek aşmaz çünkü. Disiplinlidir. Dağınıklığı ve tutarsızlığı sevmez. Gerçek bir bilim adamı tavrını taşır hep eskiden beri. Fakat biz zavallı öğrencilerin dağınıklığı da gözünden kaçmaz. Yine de dayanır ve katlanır bizlere.  Sağ olsun. Var olsun. Çok emeği var üstümüzde.

Yediklerimiz ve içtiklerimiz bizim olsun. Bol miktarda ikram da var çünkü. Hem ruha yönelik hem bedene. Konuşulanlardan da söz etmek uygun olmaz mı?

İnsanı konuşuyoruz her gün. Kaç kat olduğunu bilmediğimiz insanı. Hazza meyilli oluşunu, acıdan kaçınma eğilimini, bir türlü teslim olamayışını, feryadını, savunmalarını, korkularını.

Bir türlü geçemediği haset evresini. İçine döndüremediği gözlerini ve bakışını. Cömertliğin kazanımlarını. Cömertlik deyince iki tür cömertlikten bahsediyor Hz Pir: birisi mal cömertliği diğeri ise can cömertliği. Mal verirse mal veriyorlar. Can Verene ise can. Sonra alışkanlıkları. Alışkanlıkların gençken düzeltilmesi ve çaba harcanması gereğini. Yaşlılıkta bu işlerin zorlaştığını. Ve sabır tabi ki. İş bir şekilde gelip sabra dayanıyor. Sabrı olmayanın imanı da yok. İman başlı başına sabır işi. Oruç hele. Ne çok sever Hz Pir orucu ve tavsiye eder. Hazza direnmenin, nefsi ve bedeni terbiye etmenin biricik yolu oruç. Sen şad ol.

Hadi gelin siz de. Yolunuzu düşürün Konya’ya bu Ramazan ve her Ramazan. Bahçede size de yer var. Çay var. Meyve var. Daha çeşit çeşit yemişler. Ve Mesnevi ziyafeti var. Doyurun ruhunuzu öyle gidin Konya’dan. Orucunuzu tutun. İftar bizden.

Gelirken getirecekleriniz kalsın Konya’da. Götürecekleriniz size yeter.

Dr Faik Özdengül

.