AFİYET

inanc-ve-huzur

Bir saka vardı. Onun da bir eşeği vardı. Mihnetten çember gibi iki büklüm olmuştu.
Sırtında ağır yükten açılmış yüzlerce yara vardı. Ölüm gününe âdeta âşıktı, ölümünü arayıp duruyordu.
Arpa nerde? Kuru otu bile bulamıyor, onunla bile karnını doyuramıyordu. Bir yandan sırtında yara vardı, bir yandan da sahibi demir bir şişle onu nodullayıp duruyordu.
İmrahor, onu görüp acıdı. Eşeğin sahibiyle dostluğu vardı.
Ona selâm verdi, bu eşek   neden böyle dal gibi iki kat olmuş diye sordu. Adam, benim yoksulluğumdan, benim taksiratımdan. Bu ağzı dili bağlı mahlûk saman bulamıyor dedi. İmrahor dedi ki: Sen, birkaç gün onu bana ver de padişahın ahırında kuvvetlensin. Adam, eşeği o merhametli kişiye verdi. O da onu padişahın ahırına bağladı. Eşek, her yanda tavlı, semiz, güzel ve taze Arap atlarını gördü. Ayak bastıkları yerler süpürülmüş, sulanmıştı. Saman da tam vaktinde geliyordu, arpa da tam vaktinde.
Atların tımarını da görünce başını göğe kaldırdı da dedi ki: Ey ulu Tanrı,
Tutalım eşeğim, senin mahlûkun değil miyim? Neden böyle perişanım, neden sırtım yaralı, neden zayıfım?
Geceleri arkamın acısından, karnımın acılığından her an ölümümü istiyorum,
Bu atların halleri böyle mükemmel. Peki, neden azap ve belâ, yalnız bana mahsus?
 Derken ansızın savaş koptu. Arap atlarına eğerleri vurup savaşa sürdüler. Onlar, düşmandan oklar yediler. Her yanlarına temrenler sapladı. Savaştan geri dönüp hepsi de perişan bir halde ahıra düştüler. Ayakları sağlam iplerle mükemmel bağlandı. Nalbantlar sıra sıra dizildi.
Hançerlerle bedenlerini yarıyor, yaralardan temrenleri çıkarıyorlardı.

Eşek bunları görünce dedi ki: Yarabbi, ben yoksullukla süregeldiğim şu afiyete razıyım.
O gıdadan da bizarım, o çirkin yaradan da. Afiyet dileyen, dünyayı terk eder.Mesnevi.V. 2360-80

Şu türden soruları hem sık duyarız hem bizler de zaman zaman dillendiririz.

Neden onlar öyle de biz böyleyiz?

Neden onlar refah içinde de biz sürünüyoruz?

Başkalarının bir eli yağda bir eli balda.

Herkese diğeri ya da başkasının hayatı hoş görünür.

İnsan dünyaya ait işlerde ve yaşantıda kendinden daha iyilerini görmeye meyillidir. Oysa Peygamber sav şöyle der: Din işlerinde, kendinizden üstün olanı, görüp ona uyan, dünya işlerinde ise kendinden aşağısına bakıp, Allahü teâlâya hamd eden şükretmiş olur.) [T. Gafilin]

Değişmez bir kaide vardır. O da: Her nimetin bir kederi vardır. Elde edilen her şeyin bir pahası vardır. Daha çok elde etmeyi istemek, daha çok ödemeyi ve daha çok vermeyi de kabul etmek anlamına gelir.

Hikaye, eşeğin  geri planını bilmediğimiz bir fotoğraf görmesiyle başlıyor. Eşekle sembolize edilen düşünme biçimi sadece gördüğü resim üzerinden düşünür, geride neler olabileceğini aklına getirmez.  Sonra bakımlı ve semiz görünen atların, aslında bunu neyin pahasına elde ettiği gösteriliyor bize. Sonunda eşek, ödeyemeyeceği pahadan dolayı haline razı olup şikayetinden vazgeçiyor.

Hep huzur ister ya insan, Hz Pir hikayenin sonunda huzuru elde etmek isteyenlere küçük bir tüyo vererek bitiriyor:

Afiyet dileyen, dünyayı terk eder.

Peki Dünya nedir?

Dünya sahip olduklarımız değildir gerçekte.

Dünya Allah’tan habersiz olmaktır.

O zaman şöyle bir sonuç daha çıkarabiliriz:

Afiyet ve huzur dileyen Allah’la olsun.

 DİLEKLER

nasil-dua-edelim-israr

 Nice ihlas sahibi vardır ki ağlar, sızlar, dua eder. Duasındaki ihlas dumanı da göğe kadar gider.
Suçluların sızlanmasından bir öd ağacı kokusu, bu güzelim gök kubbenin ta yücelerine kadar varır.
Bunun üzerine melekler Tanrı’ya sızlanmaya başlarlar: Ey her duayı kabul eden, ey sığınılan Tanrı!
Mümin kulun yalvarmada. Onun senden başka dayandığı yok. Sen yabancılara bile ihsanda bulunursun. Her iştah sahibi, dileğini senden diler.
Tanrı buyurur ki: bu onu horlamak için değil. Ona geç ihsan etmem, onun faydasınadır.
İhtiyacı onu gafletten ayılttı, bana çevirdi; saçından tuttu, çeke, çeke benim tarafıma getirdi.
Dileğini verirsem yine döner, o oyuncağa kapılır gaflete gark olur gider.
Gerçi ey sığınılan en düşkünlere yardım eden Tanrı diye gönlü kırık, perişan bir halde ağlayıp sızlanmada ama koy ağlasın, sızlasın. Bana onun sesi hoş gelmede. O yarabbi demesi, sırlarını söylemesi hoşuma gidiyor.

  Dudu kuşlarıyla bülbülleri, seslerinin güzelliği yüzünden kafese koyarlar.
Fakat kuzgunla baykuşu hiç kafese korlar mı? Böyle bir şey hiç işitilmemiştir.
Güzel seven bir ekmekçinin yanına iki kişi gelse, bir tanesi ihtiyar, bir tanesi de güzel bir delikanlı olsa.
İkisi de ekmek isteseler ekmekçi hemen bir somun kapıp al der, ihtiyara verir. Öbür boyu posu güzel olana hemencecik ekmek verir mi? Onu geciktirir.
Der ki: bir zamancağız bekle hele. Evde taze ekmek pişiriyorlar.
O sıcak ekmek bir müddet sonra gelse bile yine hele otur der, helva da gelecek şimdi.
Böyle , böyle onu geciktirir, oyalar gizli bir yoldan avlamaya başlar. Benim seninle bir müddet işim var. Ey dünya güzeli, bekle hele der.
İşte müminlerin, iyiden, kötüden bir murada hemencecik nail olamamaları iyice bil ki bu yüzdendir.Mesnevi.VI.4217-4236

Dua Yaratıcıyla kurduğumuz en samimi bağlardan biridir. Her şeyden önce orada bizim dileklerimizi verecek birisi olduğuna dair sağlam bir kanaate işarettir. Öncelikle O’nun varlığına iman vardır. Sonra da O’nun gücüne kudretine, istenen her şeyin yegane sahibi olduğuna.

İstemek nefsin hoşlanmadığı bir eylemdir. İstemek nefse zül gelir, ağır gelir. Nefs de bir bakıma Tanrıyla rekabet ettiği için sana isteme, kendin çalış, çabala, kazan, kendi emeğinle uğraşınla elde et der. Sen insansın, aklın var, fikrin var, dişinle tırnağınla kazıp geldin bugüne, diğer pespayeler gibi salya sümük dilencilik sana yakışmaz der. Böyle der ancak dağları taşları aştığını düşünen insan, günün birinde bakar ki bir arpa boyu bile yol almamış. Bir küçük huyunu,tabiatını bile değiştirecek gücü yok. Mevsimlere, zamana hükmedemiyor. Eninde sonunda kendisi için kazılan çukurdan kurtulamayacak.

Nefsini bir kenara itebilecek güce eriştikten sonra insan, ancak ellerini açabilir. Yani dua edebilmek de ilkel insanın yapabileceği iş değildir. Olgunluk ister. Nefsin boyunduruğundan kurtulma becerisi gerektirir. Yeni yetme bir çocuk mu daha çok dua eder, beli bükülmüş bir ihtiyar mı? Çocuk her şeyi kendi yapmak ister, ihtiyarsa aczini çoktan keşfetmiştir.

Peki neden her istenen ve hem de acilen verilmez derseniz? Yukarıdaki satırlar bunun nedenselliğini anlatıyor işte. O’na ne kadar çok yakınsanız sizi o kadar çok kendisiyle meşgul ediyor. Yanında yöresinde dolaşmanızı  istiyor. Seven sevdiğini göz önünde ister. Seven sevdiğini kıskanır. Kendisinden çok başkasıyla vakit geçirmesinden rahatsız olur. Onu kendisine bağlı tutacak sebepler oluşturur. Sevmek ve sevilmek ayrılığı gayrılığı kaldırmaz.

Boynumuza takılmış sevgi yuları bizi kendisine çeker de çeker.

Bize huzur ve afiyet vermesini dileyelim. Belalara,sıkıntılara gücümüzün yetmeyeceği imtihanlara uğratmasın. Nefsimizin boynuna kademini bassın.

Biz de biliyoruz ki sevilenin hasetçisi çoktur. Gül dikenlidir. İnsanın başına gelen sahip oldukları yüzündendir. Tilki postu yüzünden avlanır.

Niyazımız yine O’na. Biz insanız,aciziz, bizi ağır imtihanlara düçar etme. Senin yakınlığını, sevgini ve olabileceklerden dolayı da yine senin koruyup gözetmeni yine senden dileriz.

Bize acı. Bize mağfiret et. Sen Rahmansın. Rahimsin Ya Rabbi.

ZEHİRLİ TIRNAKLAR

image

Bedende Nefsi Mutmainne’nin yüzünü düşünce tırnakları yaralar.
Kötü düşünceyi zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar.
Müşkül düğümleri açmak ister; fakat bu, adeta altın bir kaba aptes bozmaya benzer.
Ey işin sonuna varan düğümü çözülmüş say. Bu düğüm, boş keseye vurulmuş kuvvetli ve çözülmez bir düğümdür.
Düğümleri açmakla uğraşa uğraşa kocaldın, başka birkaç düğümü de çözülmüş sayıver!
Asıl boğazımızdaki çözülmez düğüm şudur: Sen kendini bil, bakalım, aşağılık bir adam mısın, yoksa bahtı yaver bir adam mı? Adamsan bu müşkülü çöz. İnsan nefsine sahipsen nefsini bu yolda sarf et.
Ayan ve arazı bildin tut, ne çıkar? Asıl, kendi haddini bil ki bundan kaçıp kurtulmaya imkan yok.
Kendi haddini bilince de artık bu hadden kaç da ey toprak eleyen, hadsiz aleme ulaş.
Ömrün mahmul ve mevzu derdiyle geçti. Gözün açılmadı, hayatın, duyduğun şeylerle geçip gitti.
Neticesiz ve tesirsiz olan her delil boş çıktı. Sen kendi neticene bak.
Yapanı ancak yapılan şeylerle görebildin; iktirani kıyas’la kanaat ettin.
Filozof davasında delilleri çoğaltıp durur. Halbuki kalbi temiz Tanrı kulu, onun aksine delillere bakmaz bile.Mesnevi.V.557-570

Nefsi Mutmainne, olgunlaşmış, huzura ermiş olan nefs.

Kuran’da:

“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir! Fecr Suresi.27-30” diye bahsedilen.

Kötü düşünceler,  huzura ulaşan, huzurdaki nefsi yaralar, acıtır, kanatır. Sadece yaralamakla kalmaz, zehirler, hasta eder. Somutlaştıralım. Müşkül ve baş edilemez bir durumla karşı karşıya kalan birisinin, birden kendisini, ucuna zehir bandırılmış sivri tırnaklarla çizmeye başladığını düşünelim. Yara bere içinde kalmış bir deri ve ardından iltihap. Tıpkı bunun gibi. Can derisi, görünmez ve içerdeki benin yüzünde kaplı. Kötü düşünceler baş göstermeye başladığında içerde de benzeri oluyor.

Yukarıdaki beyitlerde bahsi geçen kötü düşünceler daha çok problem çözmekle ve ne olup biteceğine dair olumsuz varsayımlarla ilgili. İki temel varsayım var burada:

1-Bütün problemleri, müşkülleri ben çözmek zorundayım, kontrolü elden bırakamam.

2-Takdirden bihaberim. İşin başı da sonu da bana aittir.

Elbette elinden geleni yap, bir kaç düğümü, problemi  çöz, gayret et ancak; iş kendini paralamaya doğru gitmeye başlayınca orada dur. Orası başka birinin boş keseye attığı ve ancak O’nun çözebileceği sağlam bir düğüm. Orada dur. Orada durmak had bilmekle de ilgili. Haddini bil ey insan. Tanrı karşısındaki acziyetini bil. Orası senin gücünün üstünde. Tırnakların çıkıyor artık, dikkatli ol. Devamı sana zarar. Ömrün müşküllerle geçti ama hangi müşküller? Bir iş için görevlendirilen birisinin, bir iş yerinde ondan istenen asıl işler değil de başka bir sürü şeyi yaptığını düşünelim, makbul birisi midir? Demezler mi ona: senin asıl işin şu niye laf dinlemiyorsun? Neden seni ilgilendirmeyen, sana ve bize faydası olmayan şeylerle meşgulsün?

Ha! madem problem çözmeye, müşkül çözmeye o kadar meraklısın bak ben sana asıl uğraşman gereken bir problem söyleyeyim, bir ödev veriyim dedikten sonra Hz Pir şöyle söylüyor: Sen kendini bil, bakalım, aşağılık bir adam mısın, yoksa bahtı yaver bir adam mı? Adamsan bu müşkülü çöz. İnsan nefsine sahipsen nefsini bu yolda sarf et.

İşte zurnanın zırt dediği yer. Asıl nefsimizi meşgul etmemiz gereken ana problem.Zihnimizi ve tüm çabamızı yöneltmemiz gereken ana yol. İnsanın kendini bilmesi. Kaç para ettiğini, haddini, değerini, kıymetini, iyilerden mi kötülerden mi olduğunu, sınırlarını, gücünü, ait olduğu yeri, geldiği ve gideceği yönü.

İlk iş kendi haddini ve sınırlarını bilmek. Sonra?

Sonra bundan da vazgeçmek. O daha zor olanı. Şükran evresine ulaşabilmiş, İnsan-ı Kamil olma yolundakilerin yapabileceği. Nihai hedef.

Şimdi soru şu: bu kendini bilme denen şey nasıl yapılır?

En temel ve basit cevabı şudur: Bir sarrafa gidip mihenk taşına sorulur. Bir aynaya bakılır. Elbette ki kamil bir insan sarrafı arayıp bulmak en akıllıcası.

Başka yolları yok mu? Mutlaka vardır.

Biz niyaz edelim:

Ey Rabbimiz haddimizi bilmeyi, kendimizi anlamayı ve seni bilmeyi nasip et. Sana layık ve sende takdir bulacak işlerle meşgul et. Dünyada da ahirette de huzur ver, afiyette kıl ve bizi mağfiret olanlardan eyle.

Faik Özdengül

SIKINTILAR

sc4b1kc4b1ntc4b1lar

Hz Bilal Ölüm döşeğinde eşine sesleniyordu:

 Ben evvelce sıkıntılar içinde hapis olmuş adama benzerdim, şimdi ruhumun nesli doğuyu da kapladı, batıyı da. Bu kuyuya benzeyen evde bir yoksuldum, şimdi padişah oldum, padişaha bir köşk, bir saray lâzım! Padişahlar, köşklerde, saraylarda otururlar, ölüye yurt olarak bir mezar kâfi! Peygamberlere bu dünya dar geldi de padişahlar gibi Lâmekân âlemine gittiler.
Kalbi ölmüş kişilereyse bu dünya nurlu göründü. Görünüşü büyük, geniş… fakat hakikatte dar!
Dar olmasaydı bu feryat neden? Baksana… daha evvel doğup bu âleme gelenlerin hepsi iki büklüm oldu! İnsan, uyku zamanında bak, nasıl azat olmakta… ruh, o vardığı, ulaştığı mekândan nasıl neşelenmekte. Zâlim, zulüm tabiatından kurtuluyor, zindandaki mahpus, hapse düştüğünü, hapiste bulunduğunu unutuyor.
Pek geniş olan bu  yer, bu gök devenin çökeceği zaman pek daralmakta.
Bu dünyanın genişliği, bir gözbağı… oysaki pek dar. Gülmesi ağlamaktan ibaret, övünmesi ardan, ayıptan başka bir şey değil.

Hamam kızıştı, ısındı mı daralırsın, için sıkılır.
Oysaki hamam geniştir, uzundur. O hararetten sana dar gelir, ruhun sıkılır, usanırsın.
Dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz peki… mekânın genişmiş ne fayda?
Yahut da meselâ dar bir ayakkabı giyersin de geniş bir ovada yürürsün.
Fakat o geniş ova, sana öyle daralır ki… o ova o sahra sana âdeta zindan kesilir.
Seni uzaktan gören ovada bir lâle gibi açılmış der. Bilmez ki sen, zâlimler gibi görünüşte gül bahçesindesin, fakat ruhun, feryat edip duruyor! Uyuman, o dar ayakkabıyı çıkarmana benzer. Uykuda bir müddet ruhun, bedenden kurtulur. Azizim, uyku, Tanrı velîlerinin malı, mülküdür… dünyadaki Eshabı Kehif gibi! Uyumadıkları halde rüya görürler, görünürde bir kapı yoktur, yokluğa giderler!

Ev dar. Ruh bu daracık evde eli, ayağı çarpılmış gibi iki büklüm. O evi, padişahların sarayları genişletmek, mamur bir hale koymak için yıkar.
Ben de ana rahminde iki büklüm oldum. Dokuz ay doldu, artık buradan göçmem gerek!
Anamı doğum ağrısı tutmasa bu zindanda ateş içinde kalırım.
Bir anaya benzeyen tabiatın da kuzu, koyundan doğsun diye ağrıya düşüyor, bu ağrı, doğum yolunu açıyor.
Ey tabiat, rahmini aç… kuzu büyüdü, çıksın
da o yemyeşil ovada yayılsın, otlasın artık.Mesnevi.III.3535-60

Darlıklara, bunaltılara bir de bu gözden bakmakta yarar var. Bunaltılar da ölümün cüzlerindendir. Hayatın ve canlılığın tersi olarak insanı hayatın dışına iter.

İnsanın yaratılış itibari ile iki temel enerji depoladığını söyler ruhbilimiyle uğraşanlar. Yaşam ve ölüm enerjisi. Bu iki enerji de aynı yerde depolanır ve ortak bir potansiyele sahiptir. Hayatımız boyunca bunlardan kullanırız, varlığımızı sürdürebilmek için. Yaşamak ve yaşatmak ya da ölmek ve öldürmek için kullandığımız kendi iç varlıklarımızın tümü buradan beslenir. Hep söylüyorum ya hayat zıtlıklar harmonisi diye.

Sahip olduğumuz enerjiyi kime, neye ve niçin kullandığımız, kendi yaşamımızla da bire bir ilintili. Saldırganlık yaşamak için bazen gerekli olsa da, savaşlar örneğin, bunun dışında olumsuz düşünce ve davranışlar kendi canlılığımızdan çalmak ve kendimizi yok etmek anlamındadır.

Bunu belirttikten sonra, takdir icabı yaşamak zorunda kaldığımız bunaltılar için ne düşünelim?

Biz istemeden karşılaştığımız kayıplar, hastalıklar, felaketler kazalar vs, bütün bunların hepsi eğer bir takdir neticesi ise kesinlikle bunun bir doğuma ve yeni bir başlangıca sebep olacağı konusunda emin olun diyor yukarıdaki beyitler.

Yaşamak zıtlıklar üzerine kurulu olduğu için bunu zaten içselleştirmemiz gerekiyordu. Eğer hala içselleşmediyse, şimdi kendimize yeniden hatırlatıyoruz ki: her darlık ve bunaltı bizi yeni ve daha geniş bir sahraya atmak için itici güç.

İçinde bulunduğumuz şartlar bize dar geldiği için, yetmediği için, yeni yurtlar ve yeni otlaklar gerekiyor böyle zamanlarda.  Rahata alışmış, atalete kapılmış insan yeniye ve ileri doğru ancak sıkıntı ve bunaltılarla sürüklenir. Kanun budur.

Depresyon da bir bakıma böyledir. Güç ve enerji toplamak için belli bir süre karanlık bir kuyuda dinlenmek. Zorunlu bir halvet yani.

Uyku, daraltı ve bunaltılardan kaçış için, dinlenmek için belli aralıklarla bize sunulmuş bir nimet. Depresiflerin çok uyuması da bir bakıma bu tanıma uyuyor.

Allah dostları ise uyumadan da dinlenebilen, uyumadan da gördükleri hayal gibi gerçeklerle  kendilerini avutabilenlerdir. O başka bir seviye. Öyle olabilmek olsun niyazımız.

Bundan böyle her sıkıntı ve daraltıyı, artık konuklar ve nüfus çoğaldığı için, oturana yetmeyen bir evin yıkılıp yeniden inşası gibi düşünelim;ki gerçekte de böyledir.

En son daraltı ise yani ölüm, lamekan alemi için tüm varlığı yok etmektir. Günü gelince o da olacak.

En hayırlı anımızın en son olmasını dilerim.

Faik Özdengül