NE İSTEDİĞİNİ BİLİYORUM

 

#korkmaaskvar

Hikaye şöyle:

“Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, Adamlardan birisi “Ben bu parayı “engûr’a” vereceğim” dedi. Öbürü Araptı, Lâ dedi, “Ben “İnep” isterim herif, engûr istemem.” Üçüncü Türk’tü, “ Bu para benim “ dedi, “ Ben inep istemem, üzüm isterim.” Dördüncüde Rum’du, dedi ki: “Bırak bu lâfları, biz İstafil isteriz.” Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler. Ahmaklıktan birbirlerini yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden boş adamlardı bunlar. Sır sahibi, yüzlerce dil bilir, kadri yüce birisi orada olsaydı, onları uzlaştırırdı. (M. II/3681-3742)”

Tarihte anlatılana göre Hz Süleyman zamanı tam anlamıyla barış ve uzlaşı dönemiydi. Nedeni de Hz Süleyman’ın tüm mahlukatın dilini bilir ve anlar olmasına bağlanmıştı.

İnsanlar öncelikle adalet mi yoksa anlaşılma peşinde mi?

Bir mahkeme salonu düşünün, bir hakimin adaletli karar verebilmesi bile olayla ilgili ayrıntılı bilgiye ve tarafları öncelikle anlamasına bağlıdır.

İnsan yaratılış itibari ile cahildir.(Ahzab Suresi. 72) Olgunlaşması için gerekli olan şeyse bilgi. Ya öğrenecek. Ya da bileni bulacak. (Ya âlim, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun.) [Taberani]

Kavga etmek ya da savaşın gerekçeleri bellidir. Kişi aklını, dinini, malını, namusunu, nefsini korumak durumundadır. Bunlara yapılacak tecavüzlere karşı duracaktır elbette. Kuran-ı Kerimdeki savaşın sebebi, düşmanın saldırı ve zulmüdür. Düşman Müslümanların yurtlarını basar, hicrete zorlar, can, mal ve din ve namus güvenliğini tehdit ederse, bu durum; savaşı zorunlu ve mecbur kılar.Kur’ana göre, düşman güçlere karşı verilecek savaşın gerekçesinin makul ve haklı olması gerekir. Esasen “istila”, “sömürü” ve “tecavüz” için yapılan savaşları tanımayan İslam dini ( Bakara Sûresi, 205 ; Nisa Sûresi,94 ; Kasas Sûresi,83 ; Şura Sûresi,41-42) savaşa ancak :Müslümanların can ve mal güvenliğini sağlamak, hak ve hürriyetlerini korumak, İslama ve İslam ülkelerine yönelik saldırıları önlemek amacıyla başvurulacağını hükme bağlamış ve meşru gördüğü bu savaşı da diğerlerinden ayırmak için ona cihad adını vermiştir.

Bunların dışındaki her türlü kavga, gürültü, küslük, çekişme ancak  cehalettir. Yukarıdaki hikaye bu tür kavgaların asıl sebebini aynı dili konuşmamaya bağlıyor. Aynı dil derken, aynı kelimelerle konuşmak da aynı dil sayılmaz. Kelimelerin kişisel anlamları da farklıdır zira.

Sorun herkese, mutluluk ister, huzur, özgürlük, demokrasi, anlayış, adalet. İkisi de, iki taraf ta aynı şeyleri ister ve aynı şeyleri isteyen ve savunan insanlar kavga etmekteler. Bir tuhaflık yok mu sizce de?

Ahmaklıktan kavga ederler diyor Hz Pir, bilgisizdirler. Diğerini anlamanın temel şartıdır bilgi. Onu, düşünme biçimini, yaşanmışlıklarını bildikçe, öğrendikçe düşmanlığınız azalır. Diğerinin seni bildiğini gördükçe sen de yumuşarsın.

Kavgayı önlemenin en temel yolu bilgiye koşmaktır.

Ortada bir kavga varsa orada cehalet vardır. Ben değilim o. Biz değiliz onlar cahil diyorsanız bu da cehalettir. Zira o dediğiniz anlaşılmamıştır. Onu anladığınız hissi ona ulaşmamıştır.

Diyelim ki bu mümkün olmadı. Ortada kavga var ve devam ediyor. Öncelikle sizden istenen bir şekilde durumu itiraf etmeniz. Anlaşamıyoruz, birbirimizi anlamıyoruz ve uzlaşmak istiyoruz cümlesi. İşte o zaman gereken şey bir Süleyman bulmak. Birçok dil bilen birisi. Süleyman gibi yüzlerce dil bilen. Her iki tarafı da bilen ve anlayan.

Tarafların yerine o konuşur ve tarafları uzlaştırır. Taraflar anlaşıldıklarını hissettikten sonra ancak, uzlaşıya razı olur çünkü.

“Süleyman, Tanrı tecellisine uğrayınca bütün kuşların dillerini öğrenmiş oldu. Onun adalet devrinde ceylân, kaplanla uzlaşmış, savaşı bırakmıştı. Güvercin doğanın pençesinden emindi, koyun kurttan çekinmiyordu. Süleyman, düşmanlar arasında meyancılık etti, bütün kuşların arasında birlik husule geldi.Sen bir karıncaya benzersin, tane toplamak için koşup durmaktasın. Fakat behey azgın. Süleyman buracıkta, sen ne arıyorsun?

Tane arayana tane, tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem taneyi elde eder.Bu ahir zamanda kuşlara bir an bile birbirlerinden aman yoktur. Devrimizde de Süleyman var, bizi sulha kavuşturur, zulmümüzü giderir. “Hiçbir ümmet yoktur ki aralarında bir korkutucu olmasın” âyetini oku.Tanrı “ Hiçbir ümmet bulunamaz ki içlerinde bir Tanrı halifesi, bir himmet sahibi bulunmasın” dedi.(M. II/3681-3742)”

Barıştan söz eden ve barış vad eden birisinde arayacağınız en  temel ilke dil bilir olmasıdır. Dil eski dilde gönül anlamındadır. Gönle giremeyen uzlaştıramaz. Gönle girmenin yolu da onun kapısını açmaktır. Kapısı ise orada ne olduğuna ilişkin bilgi ve deneyim anahtarı ile açılır ancak.

Bu anahtarı ise size onların gönlündekini ona haber verirseniz verirler. Ne yapın edin insanlara onları anladığınızı hissettirin. Anlamak için de onların dilini öğrenin.

Olmadı iş bir Süleyman bulmaya kalıyor.

Tabi söz barışa ve uzlaşıya niyeti olana. Zaten koyunu yemeyi kafaya koymuş kurt bizden uzak olsun.

Anlamak için mahlukatın dilini bize öğretsin isteyelim.

 Ve (Allah) Adem’e isimlerin hepsini öğretti. Bakara.31.

Faik Özdengül

 

 

KÖR, SAĞIR, ÇIPLAK

#korkmaaskvar

 

Hikayeyi bilirsiniz.

Tarihte geçen Sebe kavmiyle ilgilidir.

Mesnevide şöyle anlatılır:

“Sebe şehri, çok büyük bir şehirdi. Öylesine büyüktü ki,büyüklüğü bir tepsi kadardı. Bu ulu ve büyük şehir, çok uzun olmasının yanında, çok da sağlamdı. Ama sağlamlığı bir soğan kadardı.
Sebe şehrinde sayısız insan ve diğer canlılar yaşardı. Fakat hepsi üç kişiden ibaretti. Onlardan biri kör, biri sağır, diğeri de çıplaktı.
Bir gün üçü bir aradayken kör, ”Bakın şu taraftan atlı askerler geliyor. Hangi milletten, kaç kişi olduklarını görüyorum” dedi. Sağır, ”Evet evet, ben de seslerini duyuyorum, gizli açık ne konuşuyorlarsa işitiyorum” dedi.
Çıplak, ”Eğer buraya gelirlerse şu uzun eteğimden keserler diye korkuyorum” diye söyledi. Kör, ”İşte yaklaştılar, haydi bizlere zararları dokunmadan kaçalım” arkadaşlarını uyarınca, sağır, ”Evet, gürültüleri iyice yaklaştı” dedi. Çıplak, ”Haydi onlar bizi soymadan uzaklaşalım buralardan” diyerek harekete geçtiler.

Birlikte panik halinde şehri terk ederek, bir köye sığındılar. Karınları iyice acıkmıştı. O köyde, çok semiz bir kuş buldular. Fakat kuşun zerre kadar eti yoktu. O kuşu, oturup yediler. Karnı doymuş filler gibi şiştiler. Şişmanladılar.
Âdeta birer fil gibi irileştiler. Dünyaya sığmayacak bir duruma geldiler.
Daha sonra, o kocaman gövdeleriyle bir kapı çatlağından geçerek kayboldular.”

Nimetler içinde yaşarken birden bire yok olmuş, helak olmuş bir toplumun hikayesi bu.

içinde yaşayan insanlarının kör, sağır ve çıplak olduğu bir toplumun akıbetine dair ibretlik bir hikaye.

Hikayedeki sağır, gözü bir türlü doymak bilmeyen, ebediymiş gibi yaşayan, insanların ölümünü duyup kendi ölümüne sağır olan insanları temsil eder.

Körse, kendinde hiç bir kusur bulmadığı halde hırsından başkalarındaki kıl kadar ayıpları görüp ortaya dökendir.

Çıplağa gelince, dünyaya çıplak gelip buradan da çıplak gideceğini unutup dünyaya sıkı sıkıya bağlı insanların timsalidir.

Dünya görünüşte çok şeydir. Gerçekte ise zayıf bir kuş gibi.

Görünüşe göre çok şeye sahip filler olduklarına inananların dar bir kapı olarak adlandırılan ölüm aralığından nasıl geçip gittiklerini de anlatır hikaye.

Bir toplumun, bir kavmin, bir milletin gelişmişlik göstergeleri sayılırken, gayri safi milli hasıla, işsizlik, okuma yazma gibi, bunların yanında o topluluğu oluşturan insanların gören ya da kör, sağır ya da işiten insanlardan olup olmadığının da aslında araştırılması gerektiğine işaret eder hikaye.

Tarihteki Sebe toplumu bol nimetler içinde yaşarken bu bolluktan şımarmış ve küfranı nimet sayılan hal ve davranışlarda bulunmuştu. O kadar boldu ki her şey, bir yolda başınıza bir sepet koyup yürüseniz siz hiç bir şey yapmadan sepetin içi meyvelerle dolardı diye anlatılagelmiş. Nimetlerin bolluğu şükrü unuturmuş Sebelilere.

Hadi dönüp bakalım kendimize.

Neleri görüyoruz da başkalarına ait, kendimizle ilgili nelerden habersiziz.

Neleri duyuyoruz da her şeyle ilgili, bize bizimle ilgili bağıra çağıra duyurulmaya çalışan nelere karşı sağırız.

Aslında sahip olduğumuzu zannettiğimiz her ne varsa neden terkedici ve neden örtmüyor bizi yerin altında.

İsa Peygamber körlerin gözünü açardı. Aslında bütün Peygamberlerin ve onların varislerinin işlevi bu. Görmediklerimizİ, görmeyi inkar ettiklerimizi sürekli gözümüzün önüne getirmek. Nefsin hiç sevmediği ve sırtını döndüğü şeyler. Nefsin gerçekle arasının çok iyi olmadığını biliyoruz. Peygamberler ve onların varislerinin işlerinin ne kadar zor olduğunu da tahmin edersiniz.

Görmek, duymak ve utanmak.

Bu kavramların üzerinde tekrar düşünsek derim. Hiç olmazsa görüyor muyum, duyuyor muyum merakı oluşmalı.

Düşünsenize kibrinden fil gibi şişmiş insanlar gerçekte kör ve sağır hatta çıplaksa acınası değil mi? Kendi sahip olduklarımız ve cüssemize bakıp o daracık görünen ölüm yarığından geçemeyiz nasılsa yalanına inanmak çocukça ve komik durmaz mı?

Son bir soru soralım mı? Hatta bunu sık sık soralım kendimize.

Gören, duyan ve haya edenlerden miyim, yoksa kör sağır ve çıplak mı?

İlla ki bir ayna vardır etrafınızda.

                                                                                                                                 Faik Özdengül

                                                                                                                             

                                                                                                       

NİYE?


GörüntüHisler gizliyse,

Gömülüyse,

Buzullar var

Kış var 

Kar var

 

Hayata,

Buzlu bir camın

Arkasından üşüyerek

Titreyerek

Bakmak var

 

Orada da hayat var,

Var, var olmasına da

Bir yaz günü toprak yolda 

Şöyle salına salına

Yürümek yok mesela

Burcu burcu ter yok

 Açık ve geniş bir alında.

Sağlam adımlarla yürürken,

 Gülen parlak gözlerle

Sağa sola verilen 

Selamlar yok ayrıca

 

Sıcacık kumlara birden bire 

Bırakılan bir beden de yok hoyratça

 

Dikkat var

 

Kapalı 

Ağzı iyice bantlı

Ağır mı ağır bir paketi

Kırmadan dökmeden

Kimseye göstermeden

Yorgun argın 

Nereye götürdüğünü de bilmeden

İki büklüm

Taşıyıp durmak var

 

Yol yokuş

Yük ağır

Hava soğuk

Beden kaskatı

 

Durun

Tahmin edeyim mi?

Ellerinde taşıdıkları

Ağırlıkları

Herkeslerden sakladıkları

Açıp bakamadıkları

Yaşlı yaraları,

Yazgılarının satır araları

Değil mi?

 

Siz de bilirsiniz ki,

Bu en bilineni

Dondurmak

Üstünü örtüp kapatmak

Suçlu gibi

Gizlene gizlene yaşamak

 

Yaşamak buysa eğer

Mevsimler niye?

Toprak değil miyiz biz de?

Baksanıza

O bahar gelince

Açılıp saçılır utanmadan işte

Neyi varsa altında

Bir bir sayıp çıkarır

Yağmurun ve

Güneşin yanı başında

 

Topraksak eğer

Bu korku niye

Yoksa ?

Yoksa?

İki damla gözyaşı

Bir tutam umut

Bir demet menekşe

Unuttuk mu ki ne?

 

Faik Özdengül

KORKMA AŞK VAR

Yeniden merhaba.

“Gece uzundur uykunla kısaltma onu, gündüz ışıktır, suçlarınla karartma onu”.1.

Ömür defterimde birikmiş, hesabı tutulmamış, doğrusu eğrisi karışmış, gerekli gereksiz ayrılmamış notlar çoğalmıştı. Onları bir düzene sokmak için kendimle kaldım uzunca bir süre.

Bunlarla uğraşırken biriken duygular da yeni bir kitap oldu.

Kitap yazılanları topladı. Uzunca bir süre anne karnında bekledi. Bir ebe bulundu. Doğdu sonra. İsmi en son konuldu. Korkma Ayrılıktan Aşk Var.

Doğumdan sonra çıplak mı kalsın? Ciltlendi kapak yapıldı. Sevesiniz onu diye de şimdi ellerinize verildi. Hem kendiniz okuyun hem de kulağına ezan okuyun sonra diye. Başka ellere de verin onlar da sevsin, hoş geldin desin diye.

Durduğu ve yaşadığı müddetçe kimin yanına uğrarsa ona faydalı olsun, hayırlı ve uzun ömürlü olsun. Dar zamanlarında özellikle insanların, yol göstersin, ışık olsun.

Dualar ettik ona. Dualar alsın diye. Dua dua açılsın sayfaları ve kalpten gelenler kalbinize ulaşsın diye.

Onun da bir yazgısı var. Ona özgü bir yolu, kaderi. O da kaderini yaşayacak. Hepimiz gibi.

Ayrı kaldım ya hepinizden, ben de oturup ayrılıkla nasıl baş edilir onun kitabını yazıp geldim işte.

Okuyun isterim. Okunsun isterim. Dua almaktır niyazım.

Okuyucularım uzunca bir süredir Mesnevi okuduğumuz ve bununla ilgili gurup çalışmaları yaptığımızdan zaten haberdarlar. Mesnevi ‘yi güncellemeye çalışmak bir bakıma yaptığımız.

Bu kitapta da yine benzer olarak kılavuzumuz Hz Mevlana oldu. Önümüze düştü. Yol gösterdi. Ben de sizleri de alarak yanıma peşine düştüm. Kendi yolumu ve yolculuğumu O’nun yoluna kattım.

Yıllar sonra bir çay ocağında çocukluk arkadaşım Ali ile karşılaştım. Küçüklük mahallemizdeki bilge kocayı yani Hace’yi en iyi o tanırdı. Anlatır mısın dedim Hace’yi ve Hace’nin hikayesini ,yazayım ben de. Olur dedi Ali ve günlerce o çay ocağında oturup konuştuk. Konuşmalarımıza Usta da tanıklık etti, bazen de o bir şeyler söyledi. Hace’nin çocukluğuna uzandık. Kendi çocukluğumuzu yad ettik. Hace’nin babasını kaybetmesinin ardından Yakup’la karşılaşması, Yakup’un onu iyileştirmesi, hepsini uzun uzun konuştuk.  Ali’nin bu arada yaşadıkları, benim başıma gelenler, konuştuklarımızı değerlendirişim Araf’ta. Hepsi bir araya geldi ve kitapta yerini buldu.

Yakup medresesinde hikayeler anlattı Hace’ye. Gülce (Hace’nin annesi) de nasipdar oldu bunlardan. Hâce önce inkar etti. Öfkelendi. Gözyaşları döktü. Boynunu büktü sonra ve kabullendi. Kabullendikten sonra da Hace oldu. Başkalarına ışık tuttu. Sarı leblebiler verdi çocuklara tıpkı Yakup gibi.

Doğarken bir yerlerden kopup geldik ve ayrıla ayrıla asıl ayrılığa hazırlanıyoruz. Korku yersiz zira Allah var. En merhametli. Bunu birbirimize hatırlatmak da bizim vazifemiz.

Nasipse bu köşeden yine seslenmek sizlere niyazım, bundan sonra da.

Cuma bayram, Cuma umut, Cuma bağış.

Cuma ahir ve akıbet hayrolsun.

1. http://www.atesiask.com/mestmp3/Resim