SEÇİMLER ÖNEMLİ!

Kendimi bildim bileli bu seçimler çok önemli diye duyarım.

Kendimi bildim bileli hep seçerim.

Sanırım ilk cümleyi söyleyenler doğru söylüyorlar.

Eğer seçerken doğru seçmemişsem bir sonraki seçimden başka çare kalmadığını görmenin acısını seçmiş oluyorum. Eğer öyle bir fırsat tekrar gelirse.

Bu yazıyı okumayı seçtiniz. Doğruysa kazanç, değilse bunu okurken ayırdığınız zamanda başka bir seçim yapma şansını yitirdiniz.

Baktığımız yerleri, nesneleri seçme şansımız var. Duyduklarımızı, işittiklerimizi, dinlediklerimizi. Tattıklarımızı, kokladıklarımızı, dokunduklarımızı, düşündüklerimizi, eylemlerimizi.

Dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı, eşlerimizi, birlikteliklerimizi hep seçiyoruz. Eğer seçim olduğunun farkındaysak.

Yediklerimizi, içtiklerimizi.

Gittiğimiz yerleri. Dolaştığımız mekanları. Yaşadığımız yeri. Araçları.

Seçerken önemseyin. Rastgele seçmeyin. Seçmenin sorumluluğunu göz önüne alın diyenler doğru söylemişler.

Aslında her seçim bir çağrı.

Seçerek birilerini ya da nesneleri hatta bir yaşamı çağırıyoruz.

O yüzden doğru seçimler olgun insanların işidir diyenler doğru söylemişler. Seçmek, ölçüp biçmeyi gerektiriyor. Kendini tanımayı, ne istediğini, nasıl yaşamak istediğini, nerde yaşamak istediğini bilmeyi, alternatifleri gözden geçirmeyi gerektiriyor. Vakit ayırmayı. Dikkat kesilmeyi. Disiplini.

Rastgele yapılacak bir iş değil seçimler.

Bazen de seçiliyoruz. Seçilenlere seçilmişler deniyor. Seçilmiş olmak genellikle olumlu anlamda kullanılan bir kelime. İçinde değer barındırıyor. Olumsuz seçilmişlik de var elbette.

Meşhur hikayedir. Kızılderililere atfedilir. İhtiyar bir Kızılderili ve torunu kavga eden iki köpeği seyre dalarlar. Birisi siyah diğeri beyazdır köpeklerin. Torun sorar: dede hangisi kazanacak? Cevap verir yaşlı Kızılderili: biz hangisini beslemeyi seçersek.

Seçim yapmak olgunluk gerektirir. Seçmeden yaşayanlar kaybedenlerdir.

Konuşurken kullanacağı kelimeyi seçenler kazanır. Rastgele konuşan kaybeder.

Yedikleri temiz mi? Helal mi? Seçenler kazanır. Rastgele, seçmeden yiyen kaybeder.

Rastgele birlikte olan kaybeder. Birlikteliğini seçen kazanır.

Seçerken mihenk nedir? Ölçü nedir?

Akıl öncelikle. Sonra ortak akıl yani istişare. Zira bir kandille aynı yeri aydınlatan yirmi kandil farklıdır. Sonra aklın yetmediği yerlerde aklı mihenge vurmak gerekir. Aklın da mihengi vardır. Aklı Mustafa’nın önünde kurban et der Hz Pir. Mihenk nedir? Kur’an. Sünnet.

Seçilmiş olmak da bir seçimdir başlangıcında.

Seçilmişlerden olmak da seçilir. Aday olunur. Çaba gösterilir. Sonra bazılarının elinden tutulur. Nasip edilir. Lakin istemek, arzulamak ve çaba göstermek yolun şartıdır. Çaba gösterenlerden bazılarına lutfedilir.

İstemek ve seçmek şarttır.

Dua ve niyaz şarttır.

Ve onlar ki: «Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl» derler. ( Furkan.74)

Bütün bunların yanında asla unutulmamalıdır ki:

De ki ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Dilediğine mülk verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın; dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Hayır yalnız senin elindedir. Gerçekten sen, her şeye gücü yetensin.” Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin. (Ali İmran. 26-27)

 

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

Reklamlar

B İLE BAŞLAMAK

Profesor Adnan Karaismailoğlu artık her hafta Konya’ya geliyor. Konya Kültür Evinde her cumartesi saat 19 da Mesnevi dersleri yapacak. Adnan Bey, Büyükşehir Belediyesi’nin her hafta cumartesileri başlattığı ücretsiz sema gösterileri için gelmeye başladı aslında. Bu meyanda da ilgilileri için kendisine Mesnevi Dersleri yapması ricasını kırmadı. İlk dersi geçtiğimiz hafta sonu yaptı. Genel olarak Hz Mevlana’nın hayatını ve serüvenini ele aldıktan sonra Mesnevi’nin ilk iki beyitinden kısaca söz etti. Güzel ve bereketli olacak inşallah.

Bu arada Yakup Şafak Hoca Konya’da. 15 günde bir Beyhekim Sağlık Derneğinde yaptığımız Mesnevi Derslerine bu hafta Yakup Hocamız da katıldı ve bize kıyaslama ile ilgili harika anekdotlar aktardı kendisine müteşekkiriz. Daha önce SADAV( Sosyal Araştırmalar Ve Dayanışma Derneği) bünyesinde yaklaşık 4 yıl boyunca Hocamızdan Mesnevi eğitimi almıştık. Yakup Hoca daha sonra emekli olup Samsun’a yerleşti. Kendisi Selçuk Üniversitesi Fars Dili Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesiydi. Hocamız yine bu alanda özgün eserler vermeye devam ediyor. Adnan Hocamızla birlikte www.semazen.net sitesinde de yazılarını severek okuyor istifade ediyoruz.

Hz Mevlana ve Şems ilişkisi kitaplara ve romanlara konu olmaya devam ediyor. En son Elif Şafak yazdı. Uzaklaştığımız değerlerimizin asıl medeniyetimiz olması hasebiyle bu anlamda daha özgün ve güvenilir araştırmalara ihtiyaç olduğu açık. Ülkemizde alanı sadece Hz Mevlana olan bilim adamının hiç olmamasını kaç kişi biliyor merak ediyorum. Özellikle kültürden sorumlu büyüklerimiz farkında mı? Haberi var mı?

Kültür ve turizmin hep bir arada anılması kültürümüzü turizm mi yönlendiriyor aslında sorusunu akla getiriyor. Kültürümüz turizmin boyunduruğunda mı?

İnsanların uğraş alanları insana huzur ve sükun vermeli dedi Adan Hocam. Okuduğumuz, yazdığımız, çalıştığımız, öğrendiğimiz, öğrettiğimiz ne varsa, huzur ve sükuna yol açmıyorsa sadece yük ve anlamsız. Uğraşlarımızdan hem kendimiz için hem de başkaları için günlük işe yarar ve huzura götürecek sonuçlar çıkarabilmeliyiz. Bu da ruha ait sorularla meşgul olmayı gerektiriyor. Bedenin sorusu nasıl, ruhun sorusuysa niçindir. Niçin diye sorarak yapılmalı yapılanlar. Düşünülmeli düşünülenler.

Belki niçin dersleri okutulmalı. Niçin toplantıları düzenlenmeli. Niçin egzersizleri yapılmalı. Gözlere niçin sorusunu öğretip öyle baktırmalı. Kulaklara niçin diye sorup öyle dinletmeli. Beş duyuyla aramalı niçinlerin cevabını. Ondan sonrakiler için n harfi gereksizleşecek daha sonra.

Niçin okumaya ve öğrenmeye daha sonra da öğretme çabasına girdik Mesnevi-i Şerif’i? Diyerek öğrenmeye başladık biz de Hz Mevlana’yı.

Dostlar çocuk ilk konuşmayı besmeleyle öğrenmeye başlamalı belki. B harfiyle. B harfi üzerine sayısız anlamlar yüklenmiş, şerhler yazılmış. Bişnev diye başlaması gibi Mesnevi’nin. Zaten sonraki hayatımızda her işe b ile başlamak öğretildi bize de. Başlangıçlarımız b ile olsun. Yatarken, kalkarken, başlarken güne, işe, uğraşa, çıkarken yola, yerken yemeğe, içerken suya hep besmele, hep b.

Aslında bizim medeniyetimizin aslı besmele. Her işe O’nu ortak etmek. Yaratıcıyı, sevgiliyi. O’nun emanına girmek. Belki de huzur ve sükun denilen şey O. İşin başı da sonu da.

İhmal ettiğimiz ama yanı başımızda duran, bizim habersiz olduğumuz ama haberdar olunduğumuz, veren, alan, kılan. Onsuz olunamayan. Kendimizi de, işlerimizi de havale etmemiz gereken.

İşte biz bu yüzden b ile başladık bişnev’e.

Bizim niçinimiz bu.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

BİR OLMAK

Pazar akşamı kandildi.

Doğum günü.

Doğan Peygamberimiz(sav).

Bir çok yerde programlar olurdu her zaman. Bazen bir kısmına katılır. Bazen de evde kutlama mesajlarıyla günü geçirirdik. Bu Pazar da vardı programlar. Ben evdeydim. Televizyonlardaki kutlama programları da çok klasiktir ve genellikle ilgimi çekmezdi. Fakat bu kez farklıydı. Hiç olmadığı kadar.

TRT 1 deki kutlama programından söz etmek istedim. Düşünemeyeceğim kadar güzel bir programla karşılaştım. Çok hislendim. Aynı anda Kerkük, Diyarbakır, İstanbul, Lefkoşa ve  Saraybosna’dan insanlar aynı duygularla bir araya getirilmişti. Öncelikle TRT kurumu kutlanmayı hak ediyor. Kendilerine şükranlarımı arz ediyorum. Öylesine büyülü bir atmosfer oluştu ki ilk kez belki de bu doğum günü başka bir anlam kazandı benim için. Sonra düşündüm neden bu kadar etkilendiğimi. Farklı olan, bunu diğerlerinden farklı kılan neydi?

Sanırım bir arada aynı duyguları yaşamaktı. Hep söylenirdi çeşitli toplantılarda Hz Mevlana’nın şu sözü: “Aynı dili konuşan değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır”. Demek ki buymuş. Bir bilginin içselleşmesi, hakkel yakın haline gelmesi böyle bir şey.

Program sırasında Kerkük halkının bugüne yönelik adetleriyle ilgili bir bölüm vardı. İnsanlar bugüne yönelik çeşitli etkinliklerde bulunuyorlar. Yemekler yapılıyor. Tıpkı bizde bayramlarda bir arada yenilen yemekler gibi. Orada da insanlar bugünde özel bir yemekte ailece bir araya geliyorlarmış. Bir yaşlı amca yemeğin başlangıcında şöyle bir söz etti: “Bugün bu yemek Peygamberimiz’in şerefinedir”.

İşte orada sarsıldım.

O’nun şerefine. O’nun hatırı için.

Ne kadar yüce ve yüksek bir anlayış.

Bir arada olmak, aynı şeyleri hissetmek ne keyifli, ne yüce bir şeymiş.

Programın içeriği ile de ilgili çok fazla şey söylenebilir. Çok güzel anekdotlar, duyuşlar, hissedişler. Ancak en önemlisi bunun düşünülmüş ve yapılmış olmasıydı. Tekrar teşekkürler TRT.

Gelelim çıkarabileceğimiz sonuçlara. Bir arada olmak. Yapıyı korumak. Bütün olmak. Yıllardır uğraş verdiğimiz temel problemimiz. Hem kişisel olarak, hem kurumsal, hem ülke hem insanlık adına. Bir arada olmak önce bir arada olmayı sağlayacak Bir’e tutunmakla olur. Hem kişi, hem kurum hem ülke hem insanlık önce Bir’ini tespit etmeliler. Sonra bu Bir’in etrafında birlikte halkalar oluşturarak yapıyı sağlamlaştırabilirler. Bir’leri farklı insanlar bir arada olamazlar. Ancak O Bir’in etrafında onunla birlikte hissedilebilecek duygular yakınlaştırır.

Mesnevi’nin ayrılıktan şikayet ederek başladığını düşünürsek. Ayrılığın temel problemimiz olduğu sonucuna da rahatlıkla ulaşabiliriz. O zaman çözümü kavuşma da deriz. Bir arada olma. Madem ayrılıklardan söz ediyor. O zaman ayrılıklar da olacak demektir. Ve ayrılıklar olacaksa bunlara çözüm bulma uğraşı da gerekecek. Çözümü de yine O vereceğine göre ilk önce O’nunla yakınlaşma çabası birinci önceliğimiz olacak. Yakınlaşmanın temel şartını da yine O’ndan öğrenmek en akıllıcası. Beni seviyorsanız doğum gününü kutladığınız Şahsa uyun diyor ya. O’nu izleyin, takip edin ve tabi en başta sevin O’nu diyor ya. Sonra da Onları sevenleri sevin.

Böylece asıl sevilmesi gerekeni sevip yakınlaşacaksınız. İşte bir arada olmanın en kolay ve uygulanabilir formülü.

Ölümsüz aşk, ister ruhta ister gözde olsun, her an goncadan daha tazedir.

Bâkî olanın aşkını seç ki o, cana can katan şarabın sâkisidir.

O’nun aşkını seç ki bütün peygamberler O’nun aşkından dolayı şan şöhret kazanmışlardır.

        Sen, “ O padişahın huzuruna çıkmak için bize izin yoktur” deme; âlicenap kimseler için işler zor değildir.(Mesnevi.1. cilt)

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

Willow Tree

Geçen haftaki yazımda istemekten söz etmiştim. Bugün hem bir sinema filmi hem de sinema terapiden söz ederek konuya devam etmek istiyorum.

Film. WILLOW TREE (Söğüt Ağacı)

The Willow Tree ( 2005) 
Yapımcı yonetmen: Majid Majidi,   Senaristler; Majid Majidi, Fouad Nahas ve Nasser Hashemzadeh,  Fotoğraf Direktörleri:  Mahmoud Kalari,  Bahram Badakshani ve Mohammad Davudi,  muzik; Ahmad Pehzman,  Kurgu: Hassan Hassandoost. 96 dakikalık film  New Yorker Films tarafından piyasaya sürüldü.
Oyuncular:
Parvis Parastui (Yusef), Roya Taymourian ( Roya), Afarin Obeisi ( Anne),  Mohammad Amir Naji (Morteza),  Melika Eslafi (Mariam)  ve Leila Otadi (Pari).

Íran’lı film yönetmeni Majid Majidi’nin filmi  ‘The Willow Tree’  bir insanın Tanrı ile konuşmasıyla başlar.
Karanlık  sahne.
Bir erkek sesi duyulur sadece.
“ Konuş benimle!
   Hiç kimseye söylemeden buna ne kadar daha katlanabilirim?
   Bir gün?   Bir hafta?   Bir ay?
   Kendim için mi  üzüleyim, yoksa onlar için mi?
Bir kız sesi duyulur:  sahne hala karanlık.
“ Baba”
Gene erkek sesi:
“ Eğer öğrenirlerse, nasıl karşılarlar?
Kız sesi;
“ Baba Yusef”
Erkek sesi:
“ Onunla başa çıkabilirler mi?”
Kız sesi;
“ Onları buldum”
Erkek sesi;
“İyi, hadi bırak onları suya, ben hazırım!”
Kız sesi:
“ Ben küçük olanım sende büyük olan”
Burada yakından çekilmiş iki küçük el,  biri uzun biri kısa iki çubuğu suya bırakır. Kamera çubukları takip eder…sonunda iki büyük el ve kör bir adam görürüz.
8 yaşında iken gözlerini havai fişek kazasında kaybeden Yusef( Parvis Parastui), 45 yaşında üniversitede edebiyat profesörüdür.
Braille alfabesi ile yazar ve okur.  Çok düşkün ve yardımcı karısı, seven kızı, güzel evi, balkonu ve  bahçesi ile karanlık ama küçük bir cennette yaşar gibi görünür.  Ama içinde büyük bir acı taşımaktadır.
Devamlı Allah ile konuşmaktadır.  Dua etmektedir, istemektedir gözlerinin açılması için. Ve mucize,  Paris’de kornea nakli ameliyatı ile görmeğe başlar.

Yusef’in dünyası tamamen değişmiştir.
Yusef dualarının sonucu gözleri açıldıktan sonra dünyayı yeniden tanımaya  çalışır. Karısının düşkünlüğünü kendisine acıması gibi görmeğe başlar ve nefret eder.  Yaşamadığı hayatın üzüntüsü içinde kendi yazılarını, her şeyi  yakar, yıkar. Zaten filmin sonunda da gözlerinin açılmasının nasıl bir felakete dönüştüğü fark edilir.

Sinema terapi nedir o zaman?

Sinemanın insan  üzerinde yarattığı korku, heyecan, öfke, sevinç, coşku ve aşk gibi duyguların işlenmesine, analizine ve olumlu modelleme temellerine danan bir yöntemdir sinema terapisi. Bu yöntemle  duyguların artan şiddetini terapilerimizde itici ekstra bir güç olarak kullanırız.

  Filmde işlenen konu ve karakterler üzerinden analizler yapılıp danışanlarımızın doğrudan yaşadıkları sorunla  alakalandırırız. Hikayeler ve metaforlar üzerinden yapılan psikoterapiler için etkili bir araçtır sine-terapi.  Sinema, hikaye ve metaforlar anlamında geniş bir kaynak gibidir. Sanki gerçek yaşamın tamamı damıtılarak sinemada sunulur bizlere. İnsana dair ne varsa sinemada bulmak mümkündür.  Bu zenginlik görsel ve işitsel  yönü ile insan üzerinde derin etkiler ve duygusal dalgalanmalar yaratır.  Amacımız sinemanın insan üzerinde yarattığı duygusal esinti ile yelkenlerimizi doldurup psikoterapi yolculuğunda daha hızlı yol almaktır.

   Ayrıca danışanlarımızın  film üzerine yaptıkları konuşmalar, analizler  onların stresle baş etme stratejileri, kimlik örüntüleri ve bilinçdışı savunma düzenekleri hakkında bize net bilgiler verir. Bu bilgileri de psikoterapilerimizin bir parçası haline getiririz.

Söğüt ağacı(Willow Tree), isterken bizim için hayırlı olanı istemeyi. Yaşadığımız zor ve anlamsız gibi görünen şeylerin bizim için muvafık olabileceğini, nasıl istenileceğinin de yine veren tarafından öğretildiğini ve öyle istenmesi gerektiğini bize bir kez daha hatırlattı.

Sen istersen ateş, lâtif su olur; dilemezsen su bile ateş kesilir.
Bizim şu niyazımızı da yine sen ilham etmektesin. Zulümden kurtulmamız, senin ihsanındır.
Sen bize bu isteği, biz istemeksizin verdin, hadsiz, hesapsız ihsanlarda bulundun.

(1336-38.1.Mesnevi)