SÜLEYMAN’IN TACI NEDEN EĞRİ?

Kanuni-Sultan-Süleyman

Her mülkün bir Süleyman’ı, her Süleyman’ın da bir tacı olur.  Tacı onun Süleyman olduğuna delalet eder. Süleyman doğru olursa Taç da başında dosdoğru durur.

Her birimiz kendi beden mülklerimizin Süleyman’ıyız. Kendimizi ve gönlümüzü dosdoğru kılmak da bizim vazifemiz. Hikayeye kulak verelim:

Rüzgâr,Süleyman’ın tahtına ters esti…Süleyman dedi ki: Ey rüzgâr, ters esme! ;

Rüzgâr da ey Süleyman dedi, sen de ters hareket etme… ters hareket edersen, benim tersliğime kızma!

Allah, biz ders alalım da insafa gelelim diye bu teraziyi halk etti.

Sen eksik dirhem korsan ben eksik tartarım… sen benimle apaydın muamelede bulunursan ben de seninle apaydın muamelede bulunurum!

Böylece Süleyman’ın tacı da eğrildi… aydın günü ona gece etti âdeta!

Süleyman dedi ki: Ey taç, neden başımda eğrilirsin… A güneş, doğumdan eksilme benim!

O eliyle tacı düzelttikçe taç eğrilmekteydi yiğidim!

Tam sekiz kere doğrulttu, sekiz kere eğrildi… dedi ki: Ey taç, bu ne bu? Eğrilme artık!

Taç dedi ki: Beni yüz kere doğrultsan yine eğrilirim… çünkü inanılır kişi, sen eğrilmedesin!

Süleyman, bunun üzerine kalbini doğrulttu… gönlündeki şehvetten soğudu…

Tacı da derhal doğruldu… nasıl istiyorsa başında öyle durdu.

Süleyman, bundan sonra onu mahsustan eğriltmede, taç da inadına doğrulmadaydı.

O ulu Peygamber, tacını sekiz kere eğriltti; her defasında taç, basında doğruldu.

Taç, dile geldi de ey padişah, nazlan dedi… kanadından mademki tozu, toprağı silktin; uç!

Bana izin yok ki bundan ileriye geçeyim… bu sırrın gayb perdelerini yırtayım!

Elini sen ağzıma koy da kapat… ağzım, beğenilmeyen şeyler söylemesin!

Hasılı sana ne dert gelirse başkasına kabahat bulma; kendine bak! Mesnevi. IV.1887 -1913

Dertliyim, dertlisin, dertliler…

İnsanlar, kasabalar, köyler, memleket, devlet. Her bir yerde bir şeyler eğreti.

Konuşulanları dinliyorum. Açılan her ağız, büyük bir ustalıkla kelimeleri, sözleri, harfleri, kendine dokundurmadan bir pervane gibi etrafa gönderiyor. Hepimiz başka her şeyle düşman ama içimizdeki bencil ve kötü komşuyla dostuz ve onunla pek hoş geçiniyoruz.

A dostlar, rüzgarımız neden hep ters? Suyumuz niçin bulanık? Tacımız tahtımız niye eğri?

Hadi Süleyman değiliz ve Tacın söylediklerini duymuyoruz. İyi de bari bir Süleyman arayalım. Bize mektubumuzu okusun. Hekim değiliz madem, sorup  soruşturup  hazık bir hekim de mi bulamayız? Buluruz da diyeceğinden endişemiz. Hekimin diyeceği belli, başkasını suçlama, renginin sarılığı kendi kanındandır. Güneş tam da tepede ve ortalık aydınlık, gözlerinde katarakt var.

Lafı çok uzatmayalım,

Ortada bir problem var ve çözümü gerekiyorsa, ilk bakılacak yer kendimiz ve kendi mülkümüz. Sonra dışarı da bakarız illa ki.

Reklamlar

YAPAN,YAPILAN,TARTIŞAN

415749-3-4-200e6

Meşhur hikayedir:

Yeniçerinin biri mahalle arasında bir Yahudi’yi yakalayıp yere yatırır ve hançeri boğazına dayar.

Yahudi vatandaş, yahu acı bana, ben sana ne yaptım, benden ne zarar gördün ki, hançerini boğazıma dayayıp canıma kast ediyorsun der. Yeniçeri sesini daha da yükselterek bağırır:

– Sus bre Kafir, siz Hz İsa Efendimizi çarmıha germişsiniz.

-İyi de o olay olalı bin sene geçti.

Yeniçeri’nin cevabı ilginçtir:

– Olsun ben yeni duydum.

Yüzyıllardır geçmişte yaşanan bir çok olaydan dolayı, tartışır birbirimizi kırar, kavga eder, küser hatta cinayetler bile işleriz. Örnek mi? Kerbela Hadisesi mesela. Defalarca şahit oldum bu bitmeyen tartışmalara.

Tatvan’da askerlik yaptığım sırada bir Kürt arkadaşla camiden çıktık. Espriyle karışık, hadi dedim pastaneye gidip bir şeyler yiyelim de Türk Kürt kardeşliğini pekiştirelim. Olmaz dedi. Sertçe. Siz ezen ulussunuz. Kimi ezmişim ben diye sordum.  Mevzu uzadı. Sonra zar zor gidip bir şeyler içebildik.

Yine rivayettir:

Birisi sokakta giderken bir köpek görür. Hemen koca bir taş alıp kafasına nişanlar. Yanındaki, kardeş ne yapıyorsun. günahı nedir deyince, geçen gün dağda beni bir köpek ısırdı der. İyi de bu hayvanın onunla ilgisi ne? Cevap yine ilginç:

-O da onun soyu.

Yapan başka, yapılan başka, tartışan başka.

Toplumlar da insanlar gibi. Yaşanan olaylar nasıl insan sağ beyninde duygusal yolaklar oluşturuyorsa toplumların da benzer duygusal hafızaları var. Dur o ben değilim, onlar biz değiliz biz farklıyız demek yetmiyor. Çünkü insanlar da toplumlarda yeterince olgunlaşmadığı zaman duyguları ile hareket ediyorlar.

Bilişsel terapistlerin zihnin bilgiyi işlemesi ile ilgili kullandıkları terimlerden ikisi de genelleme ve keyfi çıkarsamadır. Akılcı çözüm üretemeyen insanlar geneller ve keyfi çıkarsama yaparlar. Erkekler, kadınlar, Türkler, Kürtler, Fenerliler, Konyalılar gibi cümlelerine genelleyerek başlarlar.  Bazen de hayır sana katılmıyorum bahsettiğin kişi düşündüğün gibi biri değil dediğinizde, olabilir ama bana öyle geliyor derler.

Sağ beyinlerimizde yeni duygusal yolaklar oluşturmak, yeni ve güvenli bağlar geliştirmek zaman isteyen ve yorucu bir çalışmadır. Bunun için tutarlı, sabırlı ve adil bağlantı nesneleri  gerekir ve bunların da diğer insan ve topluma empatik yaklaşımı şarttır. Karşı tarafı  anladığını ve ihtiyaçlarıyla ilgilendiğini gösterip, sabırla bu çalışmaya devam etmesi olmazsa olmazdır.

Özellikle bağlanma ve bir arada olabilme ile ilgili sorunları çözmek, güvenli, tutarlı, şefkatli, sabırlı, anlayışlı ebeveynlerle mümkün olur. Bir çocuk için bu ebeveyn iken, toplumlar için önderlerdir. İster devlet erkanı, ister kanaat önderleri.

Kendimize de pay çıkaralım hadi, kıssadan bir hisse alalım:

Bir aradayken ayrılıkları konuşmayalım. Birleştirici ve yapıcı konular olsun konuştuklarımız.

Kimin haklı ve neyin doğru olduğu bir yana, hangisi faydalı diye düşünmeye başlayalım bundan sonra.

İNSAN STANDARDIMIZ

ar127864502070581

Doğduğumuz ve yaşadığımız topraklarda bir çocuğun yaklaşık yirmi, otuz, kırk yıl sonrasını az çok kestirebilir miyiz?

Bugünlerde Avrupa Birliği ile yakınlaşmaktan da kaynaklanan standardizasyon çalışmaları bu alanda da  önemsenip çalışılıyor mu?

Türk Standartları Enstitüsü,  ortalama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına ilişkin bir standart belirledi mi? İnsanımızın standardı nedir?

Anne babaların çocuklarıyla ilgili öngörüleri nedir? Beş yıl sonra on yıl sonra yirmi  yıl sonra ne olacaklar, neye inanacaklar, nasıl yaşayacaklar ve en önemlisi nasıl ölecekler?

Bu bir planlama işi değil mi? Mesela Devlet Planlama Teşkilatı bununla ilgili neler yapar?

Türk Standartları Enstitüsünün kendi sitesinde standartı şöyle tarif eder:

Standardlar; insan sağlığı can ve mal güvenliğini ön plânda tutan, ürünlerin bir örnek, kaliteli, kullanım amacına elverişli ve bilhassa ekonomik olarak üretilmelerini öngören, bilimsel, teknik ve deneysel çalışmaların kesinleşmiş sonuçlarını esas alan doğrulukları ispatlanmış dokümanlardır.

Ürün yerine insanı koyun bakalım tarife uyar mı?

Bununla ilgİli kısa bir gözlem yaptım, insanlara sordum, aşağı yukarı aldığım cevaplar birbirine benzer.

Çocuğum İyi bir okulda okusun, dersleri iyi olsun, iyi bir lise ve sonra üniversite kazansın, mesleğini eline alsın, zengin olsun, evi arabası olsun.

Sonra?

Sonra evlendiririm, çocukları olur torunları severim.

Peki ahlaki standartlar? Onları ayrıca sormam gerekti. Sormadan kimse bir şey söylemedi.

Elbette dürüst, çalışkan, ahlaklı olsun isteriz dediler.

Bununla ilgili bir çalışmanız var mı dediğimde akıllarına pek bir şey gelmedi. Bazıları yazın Kur’an Kursuna gönderiyorum dedi. Az bir kısmı kitaplar önerdiğini, bazıları da nasihat ettiklerini söyledi.

Toplamında önceliğin maddi kalkınma ve büyüme olduğu aşikardı.

Bir medeniyet inşası henüz çok da önemli görünmüyor yaşadığımız yerde.

Devlet ya da onun yereldeki temsilcileri elbette konuyla ilgili çalışmalar yapıyorlar görüyorum.; fakat şunu da göz ardı edemem. Toplam konuşma ve sözcükler irdelendiğinde daha büyük bir kısım maddi kalkınmayla ilgili. Tıpkı anne babalar gibi.

Peki şu haliyle yaşadığımız yerdeki insanlarla ve zenginliklerimizle büyükler liginde top koşturabilir miyiz? Bence hayır. Hamasi konuşmalar yapar, eski şaşalı günlerimizle idare eder, ancak içten içe ezilmeye devam ederiz.

Önerim yeni bir medeniyet inşası ile artık konuşmaya başlamak.

Birey ve toplum hayatı ile ilgili planlamaları konuşmak.

Bizi geçmişte büyük yapan, imparatorluklar kurduran dev medeniyetleri zenginler inşa etmedi.

Ahlaki ve ilkesel bir yapının üstünde zenginleştiler. O yüzden de sırıtmadı.

Peygamber sav fakirdi ve bununla iftihar ederdi.

Mal ve zenginlik elbisedir, ancak sağlıklı, tam, düzgün bir bedende iyi durur.

KULE YARIŞI

dusene-bir-tekme-de-sen-at--i77260Okuyorsunuz herkes birbirine saldırıyor.
Görüyoruz herkes bir diğerini yenmeye çalışıyor.
Hayat bir kuleye çıkma yarışı gibi.
Öyle olunca hepimiz, alttakini tekmeleyip aşağı itmek, bir üsttekinin de paçasından aşağı çekmekle yükümlüleriz. Böyle bir hayatta merhamet nerede? İçimizdeki merhamet duygusu nasıl ve nerede açığa çıkacak? Ya adalet duygusu ve onun kuyruğuna bağlı şecaat ve öfke?
Merhametimiz var elbet, başkasının tekmelediklerine. Yine şecaatimiz devrede, başkasını tekmeleyenlere.
Kendimiz bu yaşama biçiminin neresindeyiz? Sorsak mı kendimize? Tekmelediklerimiz kimler? Otobüse binerken omuz atıp öne geçenlerimiz kim? Bir masada yer kapmak için koşturanlar? Çok daha uç olsun örnek: Kabe’de siyah taşı öpmek için kaç dirsek attık ya da yedik? Sınavlarda kopya çekenler, soru çalanlar, bir para yatırma kuyruğunu es geçmek için bin tane yöntem var mesela. Bunu yapanlar kimler?
Yaşadığımız yerde neden hak ve adalet denen kavramlar işe yaramaz? Bunun yüzünden kaç kez öfkelendiniz? O halde neden hak ve adalet uygulamadınız?
İnsanlık, saygı, dürüstlük, nezaket, letafet dilimizden hiç düşmezken bu içimizdeki alçakça yok etme duygusu ne?
Yaşadığımız yerde neden herkes meraklı, röntgenci, dedikoducu, gammazcı ve yalancı?
Sahi biz kimiz?
En iyilerimiz içindeki nefret ve öfkeyi geçici bir süre bastırabilenlerimiz. Sahi iyi insanlar nerede ve neden iyilikleri önemsenmiyor? Neden hep öldürenler ve iyi tekmeleyip iyi paça çekenler üstte?
Kuleye çıkma yarışından dolayı.
Kim söylüyor ki yukarısı emniyetli? Kim söyleyebilir ki paçanız güvende?
Hem yukarıdan düşmek çok daha riskli.
Bir soru daha:
Neden dağlar dururken basit, insan yapısı kuleler istenir ? Ve, bir kuleye neden tek bir merdivenden çıkmak gerekiyor ki?
Nefsine zebun olan insan, sen gerçekten de zavallısın. Nefsinden putlar doğuran beden, cidden acınacak haldesin. Sen başını kaldırmak için değil, özür dileyip secdeye koymak için yaratıldın. Öldürmek için değil, yaşatmak için. Var olmak yerine var etmek için.
Sen nasıl bir alçaksın ki putları, Sahibin ve Yaratıcın olan Kadir-i Mutlak’a değişirsin?
Kendisine merhamet eden insanlar nerede? Nefsini ateşten alıkoymak için çabalayan, üzülen, endişelenen, dirsekleri ve savaş malzemeleri yerine yüreğiyle davranan.
Sahi Peygamber’e (sav)benzemek isteyen kimse yok mu?