AŞK BARIŞA YAKIŞIR!

 

 

Allah’ın zıtları birleştirmesindeki hikmet, birbirine uyanların niyazından, uymayanların da inadından meydana gelmektedir. Mesnevi.5/3428

Uyumsuzluk arttıkça inatta artar. Parçalanmaya neden olan bu inattır.

Öncelikle zıtlığın normal olduğunu kabul etmekle başlar süreç.

Ruh ve beden gibi. Zaten asıl zıtlık insanın kendi içinde. Bu iki ayrı kutup birbirine uyum sağladıkça, dışarıya karşı yumuşama ve uyum da gözle görülmeye başlar. Dışardan soğuk ve donmuş görünen yüzler, hareketsiz, inatçı, merhametsiz kişilikler, geçinmeyenler hep bu uyumu becerememekle ilgili.

Ruh bedensiz iş göremez. Beden de ruhsuz olunca soğur ve donar.

Oysa dışardan görünen sadece beden. Ruh gizli. Ancak onun varlığını bedenin hareket edebilmesinden anlıyoruz. Bir ölünün bedeni ruhundan ayrıldığı için soğuk donmuş ve hareketiz kalmıştır. Birbirlerine zıt olmalarına rağmen bir arada olmaları şart bu alem için.

Toprak ve su gibi.

Sadece bir insanın başına toprak dökülse başı yarılıp kırılmaz. Tek başına su da aynı. Suyu da dökseniz insanın başına yaralanmaya neden olmaz. Oysa su ve toprağı karıştırıp kerpiç yapsanız ve kurutsanız ve kerpici vursanız başına baş yarılır. Kerpici bir kenara atıp öylece bırakırsanız, zamanla kerpicin içindeki su aslına döner ve kalan toprak da çözülüp toprağa karışır. Tıpkı insan gibi.

İnsanın asıl özü olan ruhu da su gibi onu terk edince kalan kısmı bedeni yani toprak gibi çözülüp toprağın içine karışıp gider.

O zaman belli bir süreç için bir araya gelmiş bu zıtlık fark edilmeli insan tarafından. Su ve topraktan oluştuğunu. Beden ve ruhtan meydana gelmenin böyle bir şey olduğunu bilmeli. Öğrenmeli. İçselleştirmeli. Onları bir arada tutamazsa parçalanmaya ve ölüme götüreceğini kendisini. Zaten kendisine biçilen ömür sonunda bu parçalanma olacak. Geçici bir süre onları bir arada tutma görevinin yaşam olduğunu bilip durmalı.

Bir arada tutabilmek için de sürekli kendisine hem geçici olduğunu hem de zıtlıklardan oluştuğunu hatırlatıp durmalı insan.

Eğer ortada uyumsuzluk varsa inat da vardır demiştik. Zıtlıkları normalleştirememiş insan ve toplumlar parçalanacaktır bu kadar açık.

Kendi içindeki zıtlıkları görüp sürekli şaşıran insana ne demeli. Karşıt görüşlü öğrencilerin sürekli olay çıkarmaları gibi. Birbirlerine taşlarla ve sopalarla saldırmaları haberlerine şaşırmak gibi. Hem kendimize hem topluma zıtlıkların olması gerektiğini ve zıtlıkların bir arada durması gereğini, tersinin donmak ve parçalanmak olduğunu sürekli hatırlatmalı insan.

Yaşamın zorluğu burada işte.

Bedene ait duygular ruhun süratle ileri doğru, göklere doğru aslına doğru yükselişini aşağı doğru çekecek, beden aslına toprağa, ruh da aslına göklere doğru hareket etmek isteyecek. İşte size çatışma. Oturup uzlaşacaklar. Asla birbirleri gibi olmayacaklar.

İnsanlar da her çatışmada oturup uzlaşacaklar. Nasıl böyle saçma sapan düşünebilirsin laflarını önce ceplerine sonra da çöpe gönderecekler. Zıtlıkların aleme düzen verdiğini asla ve asla unutmayacaklar.

Akıl ve duygular da böyle zıt duracak birbirine ve uzlaştırılacaklar.

Kıskançlık duygusunu konuşuyorduk arkadaşlarla oradan lafı açıp buralara kadar geldim. Zıtlıklar arasındaki uyum arttıkça olgunlaşma ve yumuşama da artacak. Zaten kendi içimizdeki kavga kendimize yeter. Onu bırakıp içerdeki kavgayı dışarı taşımanın alemi var mı?

Herkes dönsün kendi içine ve içindeki kargaşayı çözsün. Kendi içinde uzlaşsın önce. Yapamıyorsa yardım alsın. Lakin ille de uzlaşsın içinde.

Ruh beden, kadın erkek, akıl duygu, çocuk ebeveyn, devlet millet, ırklar, renkler, kar güneş, yaşlı genç…hepsi uzlaşmayı hedeflesin.

Uyum oluşursa niyaz kapısı açılır. Yoksa inat ve parçalanma. Huzursuzluklarımızın nedeni de bu parçalanma.

O zaman duygularımız ve aklımızın da geçimini onları uzlaştırarak sağlayabiliriz.

Bir şiirle tamamlansın yazı. Ayhan Genç söylesin son sözü:

Halbuki
Kan yüreğe
Yürek aşka
Aşk barışa yakışır

Dr Faik Özdengül

BENİ BANA BIRAKMA!

images (4)

Hiçbir şey değişmeyecek, sen değişmeden.

Yürüdü biraz, sonra gökyüzüne bakıp durdu. Dolunay dedi. Eliyle işaret etti.

Şanslısın. Dolunay var bugün.

Yürüyüp gitti sonra.

Koştum ardından. Çalı çırpı her yer. Yol düz değil. Engebeli. Etrafta yol da yok. Batıyor bir yerlerime. Çizik çizik oldu vücudumun elbiseyle örtünmeyen yerleri.

Gece yolculuğu zordur.  Ürpertir. Her yer sessizdir görünürde. Uyuyor gibidir.

Oysa hiç güven olmaz geceye. Tetiktedir gündüz uyuyanlar.  Karanlığa basarsın her adımda. Her adım boşluğa gebe.

Tehlikeli de niye gece çıkarlar yola?

Hiçbir şey değişmeyecek, sen değişmeden.

Oh dedim. Yüzünü görünce.

Ne yani oyun mu bu?

Değişinceye kadar yürüyeceksin. Aynı yerlerde başka yerlermiş gibi. Her seferinde başka bir yönden hep aynı yere çıkacaksın. Benzer insanları başka başka yüzlerle tanıyacaksın. Hepsi bir diğerini anımsatacak. Şaşıracaksın. Aynı yerlerde tökezleyecek, başka yerdeyim sanacaksın. Yürüyorum, mesafe kat ediyorum zannedip aynı yere geri geleceksin. Öfkeden çılgına dönecek sonra da kader diyeceksin. Sana doğru yapıyorsun diyecekler. Senden öncekiler de böyle yaptı. Seni tutmak isteyecekler yanlarında yörelerinde, devinemeyenler. Hepsi bir yerlerinden tutunup zaaflarından faydalanacaklar. Yıllarca dağlar tepeler aştım zannedip başladığın yerde debelenip duracaksın.

Eğer değişmezsen!

Bunu ilk defa duymuyorum ki.

Karanlıkta o kolay yürüyor. Hep olsa yanımda yürümek kolay. Yalnız başına bu kadar. Değiştim zannediyorum her seferinde. Her seferinde aynı ben.

Hiçbir şey değişmeyecek, sen değişmeden.

Başka bir yol. Başka davranış. Başka yürüyüş. Başka bir yön.

Dolunaya baktım. Dizlerimin üzerine çöküp yalvardım.

Beni bana bırakma.

Beni bana bırakma.

Beni bana bırakma…

MANOLYA

 

Bana biraz gökyüzü getir

Tek bir kelime bile konuşmadan

Suyun kıyısında durup

İşaret ver kalbime

Gözlerin hangi çiçekten renk almışsa

Mecaz duruşuyla o dalga

Beni de içine çağırsın

 

Konuştukça azalıyor güzelliğim

Dalından düşen bir yaprağın kaderini yaşıyorum

Aynalar kırılınca

Fotoğraflar da düşüyor suya

Muğlak bir cümlenin peşine düşüp

Üşüyorum

Rüzgâra açık bir yanında oluyorum hayatın

 

Merhametin, o ılık rüzgâr değmese yüzüme

Elbet benim de kıyametim olacak

Bedenimdeki dünya kokusu

Kendime sapladığım bu bıçak bu ağrı

Dışımdaki kalabalık içimdeki tenhalık

 

Ne çok şey buluyor beni sen olmayınca…

 

Bana kehanetler üzerine sorular sorma şimdi

Sesim ki bir gölgenin rengine bürünüp

Sana varlığını sunuyor

 

Manolya! Yüz yıllık adresim

Beni bana bırakma

Bak, daracık merdivenlerinden çıkıyorum sarayına

Düşebilirim sen olmasan

Derin kuyulara

Yeryüzü korkularına

 

Ey bir yazın rüyasında

Bir kere daha açan çiçek

Her gölge varlığının esîridir

Âşikâr kıl kendini

Demli bir çay, biraz melâl

Yetmiyor bu hayatı anlamaya

 

İstersen çocuk olur

Defne ağaçlarını düşünürüm

Meleklerin yaprakları altında

Gizli duruşlarıyla oldukları yerde

Beni kimseler bulamaz

Uyurum suların serin yatağında

İstersen yolcu olurum dağlarında

Kapında akşamları bürünüp sabahı beklerim

 

Ey ay ışığı! Gökten bana bakan sûret

Mürekkebi kurumadan şiirimin

Bana bak

Yeni açılmış bir güle benzesin yüzüm(MUSTAFA ÖZÇELİK)

Dr Faik Özdengül

ÜZÜLME DEDİ ÇOCUK!

 

 

Az önce Galip’in odasında otururken yazıyı yazıp bugün gazeteye göndermeliyim dedim. Murat dedi ki: abi insanın kendini tanıyıp bilmesi üzerine yaz. Galip de insanın içindeki derin boşluktan söz eder misin diye ekledi. Derken Selman içeri girdi. “Cennet Kuşu Televizyon Ve İnternet” kitabı basıldı dedi ve birkaç tane numune bizlere de verdi. Galip’in masasına geçip yazıyı yazıyım istedim, sonra da kendi odamda yazmanın daha uygun olacağını düşünüp odama geçtim. Fatih masa üstüne imzalanacak evraklar bırakmış. Önce onları imzalamaya koyuldum. Bu arada bir arkadaşı da muayene edip reçetesini yazdım.

Ölümle benim aramdaki perdeleri yazdım, yukarıdaki satırlarda, bir saatlik süreçte.

Sabah G’nin e mailini okudum. Annemi kaybettiğimde diyordu: defin işleminden sonra insanlar gündelik yaşantılarına devam ettiler. Birkaç saat sonra gülmeye başladılar. Yemekler yenildi. Onları görmemek için başka odaya geçtim. Orda da çocuklar oynuyordu. Kim gerçekten ne kadar acı çektiğimi anlayabilir ki?

Sonra O da ölümle kendi arasına perde çekmek zorunda kalacak. Yaşamanın başka yolu yok. Bu zorundalıktan da öte bir seçim ve tercih.

Bu yıl en iyi yabancı film dalında Oscar alan “in a beter world” filminde şöyle söylüyordu Anton, annesini kaybetmiş ve onu çok özlüyorum diyen Chiristian’a: insanlar yakınlarını kaybettiklerinde, ölümle aralarındaki perde kalkar. Sonra yeniden o perde çekilir ve yaşam devam eder.

Yaşadığımız acılar göreceli olabilir mi?

Olabilir.

Normalde beynimiz fizyolojik olarak acıyı kısa sürede sonlandırmaya yönelik çalışır. Hemen kendini tamir etme yoluna gider. Zihinsel olarak biz ona acı çekmeye devam et talimatı vermediğimiz sürece, çok kısa sürede kendini onarır. Belki 12 saat gibi bir sürede. Modern psikoloji yasın 1 yılı aşabileceğini söylerken Mesnevi’de eğer yanlış hatırlamıyorsam karalar giyinmenin 3 gün sürdüğü söyleniyordu. Yas kabullenmeyle biten bir süreç. Kabullenme ne kadar uzarsa yas da o kadar uzuyor ve 2 yılı aşınca da patolojik hale geliyor. Kabullenme nelerle ilgili? Dayanıklılıkla, olgunlukla, doğru bilgiyle, önceki kayıplarla, destekle, temel güven duygusuyla, kaybın şekli ve biçimiyle, kaybın bizdeki anlamıyla, öğrenilmişliklerle…

Eğer yaşadığımız toplumda kayıplardan sonra insanlar düğün yapar gibi eğlenselerdi ve bunu öğrenseydik tavrımız bu mu olacaktı? Bazı toplumlarda cenazeden sonra taziyeye gelenlerin ev sahiplerini döğdüğünü işitmiştim. Bu onların suçluluk duygularına iyi geliyormuş. Öğrenilmiş bir kalıp. Ölüme yüklenilen anlamla da çok ilgili kabullenme.

Acılar göreceli olabilir mi demiştim? Ardından da olabilir dedim. Örnek veriyim. Bir kayıp nedeniyle acı çeken birisinde, ya da aşk acısıyla gelen bir delikanlıda veya genç kızda aniden gelişen şiddetli bir diş ağrısı diğerini unutturur mu? Unutturur o süre içinde. Şiddetli bir gaz sancısı, apandisit ağrısı?

Para kaybeden, köpeğini yitiren birisi birden daha yakın birisinin kaybını öğrense diğeri önemsizleşir mi? Evet.

Göreceli o zaman.

Bu yüzden eskiden taziyelerde Allah acınızı unutturmasın derlermiş. Yani daha büyüğüyle karşılaşıp bunu unutmayın gibi.

Göreceli ise acılar ve insan acıdan kaçınma eğilimindeyse acı çeken insana ne demeli?

Öncelikle acıdan tamamen kaçma şansı olmadığını ve acının da yararsız olmadığı bilgisini ulaştırmalıyız onlara. Sonra da acısının yüzde yüz geçici olduğu bilgisini. Acıyla karşı karşıya kaldığı zaman hemen hızlıca bunun geçeceğini hatırlatmalı kendisine. Geçecekse madem geçinceye kadar dayanabilirim demeli. Bunun bana bir zararı yok. Hatta faydalı bile demeli.

Fakaaattt hepsinden daha önemlisi. Acıyı değil, onu vereni görmeli.

“Bir kuyuda kova ile çekilen su, ipe illettir. İpi görüp de çıkrıkçıyı görmemek ise zillettir”

Öyle söylüyor Hz Pir. Ve diyor ki bir darlık, gam geldiği zaman hemen istiğfara başla. Hemen özür dile.

Gönderen de geçirecek olan da O.

Aman onsuz yaşamayı tercih etme. İster külhanda, ister sarayda. Aman onsuz olma. Yazın da onunla ol. Kışın da. İyiyken de kötüyken de.

Onsuzluk acıdan daha acı.

İnsanın kendini tanımasından da, içindeki derin boşluktan da söz edemedik. Edeceğiz ama. Murat’da Galip’de endişelenmesinler.

Niyazım şudur ki: Ellerimizden tutsun. Dilimiz onu söylesin. Gönlümüzde sadece o olsun. Sevdirsin. Huzur versin. Kendisiyle huzurda kılsın bizi. Çocuklar üzülmesin.

 

“Yazık dedi sana çocuk…!!!
Boşuna fırça sallıyorsun bu kalbe dedi,
Kuş tüyü olsa elindeki fırça, parlatamazsın sen bu aşkı dedi…
Bak dedi bak. Yüreğim deki nasıra bak. Kaç fırça eskitti bu eller…
Üzülme dedi çocuk…!!!
Sorun senin fırçanda değil. Kurum bağlamış yüreklerde,
Çabalama dedi. Sadece değerli olan taşları parlatabilirsin dedi.
Fırçam elimde kaldı yüreğim bir kayanın dibinde… (Ersen Öztürk)”

Dr Faik Özdengül