AŞK ÖZLEMEKTİR.

Hace Ali Ramiteni’ye sormuşlar:

İman nedir?

Cevap vermiş ki:

Özlemek ve ulaşmak…

Özleyerek başlıyor her şey.

Özlemek de kayıpla, uzaklaşmakla.

Kayıp ve uzaklaşma olabilmesi için de bir bağ gerekiyor ve bir yaşanmışlık.

İnsanın hikayesi de buydu.

Kaybettiğini yeniden bulmak için özlemek ve çabayla yeniden ulaşmak.

Özlem duygusu bu yaşamdaki yolculuğun başlangıcı gibi görünüyor. Öncelikle bu duyguyu hissetmek yolda olmanın testi gibi. İmana da bu duygu ulaştırıyor Hace Ramiteni’ye göre.

Hace Ali Ramiteni , Hace Mahmud Encir Fagnevi’nin ikinci halifesi. Ana silsilenin yürütücüsü ve kol başısı. Hacegan silsilesinde lakapları “Azizan”dır. Büyük Kutup. Mesleği kumaş dokuyucusu. Oğlu meşhur Mevlana Abdurrahman Cami, “Nefahat” isimli maruf kitabında Mevlana Celaleddin Rumi’nin “Dokumacı” sıfatıyla Hace Ali’den bahsettiğini söyler. Buhara civarında şehre iki fersah uzaklıkta Rimten denilen bir kasabadan. Kabri Harezm’de.

‘Özlem’ genç, saf, duru, hafif bir kelime, ‘hasret’ kadar yormaz insanı, içine çökmez bir anda. ‘Tahassür’ kadar süründürmez. Bir ışık yakar, kıpır kıpırdır adeta. Zira, ‘özlem’ duyulmak istenilen, tadılası bir duygudur, hasret ise acısı çekilendir, ızdıraplıdır.

Eskiler, kırgınlara çare olsun diye hani derlermiş,“gidin biraz özleyin birbirinizi, biraz ayrı kalın, bakın göreceksiniz, her şey nasıl düzelmiş.” Sahiden gidilir, özlenilir, gelinir ve kaldığı yerden daha bir aşkla devam edilir, bu sözün sahiciliğine inanılırmış. Hala da bir o kadar inanırız buna. (http://www.sakinkafa.com/siirden-temalar-1bekleyisin-adi-ozlemdir/)

Özlem İngilizce aspiration olarak da geçiyor ve nefes alma, soluma gibi anlamları da var.

İbrahim Tenekeci  “Yüzler ve Sözler” şiirinde  özlemi, bekleyişi adeta gözlerin hiç kırpılmadan sevgilinin yolunun gözlenmesi  şeklinde anlatır:

“kusura kalma teselli hazretleri
sana layık bir mürit olamadım besbelli
büyük şehirlerin küçük içinde
dansa kaldırılan utangaç bir kız gibi
buldum bu dünyada kendimi.
ve camları hohlayıp da çizdiğim resimlerden
bir ben kaldım ve sevgilim
suyu ihmal edilmiş fesleğen gibi gitti
gözlerim terledi yolunu gözlemekten.”

Özlem korkulası bir duygu değil aksine ulaşmak için başlangıç.

Dayanıklılık ister elbette tüm yolculukların olmazsa olmazı.

Özlem ulaşmayı  içinde barındırdığı zorluğa rağmen kolaylaştıran bir duygu. Yol özleyerek başlıyor ve özlemle devam ediyor.

Özleyerek yaşanıyor.

Aşıkların da nişanı özlem değil miydi?

Kumaş dokuyucusunun özlemiyle başladık yazıya,

O zaman şöyle bitirelim:

AŞK ÖZLEMEKTİR.

Dr Faik Özdengül

https://faikozdengul.wordpress.com/

http://askintherapy.wordpress.com/

Reklamlar

CAN MISIN?

Geçen hafta canlardan birisi yazmıştı düşüncelerini ve köşemde yayınlamıştım. Şimdi de başka bir can hayatı yemek gibi düşünsek demiş ve aşağıdaki yazıyı göndermiş, teşekkür edelim ve okuyalım:

“Hayatı Yemek Gibi Düşünsek…

Yemeği niçin yaparsın? Aç olduğum için, en iyisini ben yaparımı göstermek için, görev için, birilerinin yüzünde gülümsemeye yol açmak için?

Yemek yapmak yaşama bakış gibi aslında. Arkasına ne niyet koyarak ne yapıyoruz. Niye aynı malzemeymiş gibi görünen farklı ellerde, bambaşka bir şeye dönüşüyor?

Özenle yapılıyor iyi yemekler. Ta en başta başlıyor özen. Kimin için yapıyorumla. Kimin için dikkatlice seçilecek malzemeler, ocağın başında terlenecek, beklenecek sabırla, elleri yakmak göze alınacak, kimin için yanacak gözler soğandan,eklenecek baharatlar tam ayarında, kimin için yerleşecek masaya?

Kim için yaptığımızı tanımladığımızda içimizde yemeğin nasıl bir yemek olacağını da belirliyoruz aslında en baştan. “Kim”i neyle tanımlıyorsak aslında yemek de o oluyor: Görev yemeği, gösteriş yemeği, ya da mutlu etme yemeği.

Yiyecek kişilerin ne istediğini iyi anlamak gerek mesela. Ne severler, ne sevmezler hangi sebzeye alerjileri var, hangi yağ dokunuyor hangi baharat vazgeçilmezleri… Ne zaman neyi yemek isterler?

Yiyecek kişilerle ilişkiniz yemeğe kattığınızı değiştiriyor, farklılaştırıyor kokuları, tatları…  Ya salt mideleri susturuyor ya da buna ilave ruhları da doyuruyorsunuz..

Doymak kola, çünkü aslında. Ramazan ayında iftarı beklerken kurulan hayaller bir iki lokmada yerini “ doyduk gitti hemen ” e bırakıyor. Yeme kapasitesine bağlı olarak değişse de doymak bir şekilde gerçekleşiyor. Doymak kolay da neyle doyuruyorsunuz,neyle doyuyorsunuz?

Aslında yemeğin lezzetini hem hazırlayan hem o yemeği hazırlatan belirliyor. Bazen en özenli  malzemelerle hazırlanmış gösterişli bir yemek bir yarım tostun yanında herhangi bir şey oluveriyor.

Özetle yemek yapmak gönül işi.. Amma velakin  yemeği yemek de gönül işi. Yemeği hazırlayanın sadece yüzdeki “o” gülümseme için neler yapabildiğini, hangi acı baharatlarla yemekle birlikte kavrulduğunu bilmek, önüne konulana severek razı olmak ve daha iyisini yapabilirsin diye zorlamamak. Yemeği yapanın yapacaklarına ve ne zaman yapacağına karar vermemek. Bilmediği malzemelerle bilmediği yemekleri yapmasını  o henüz hazır değilken sırf mide bayram etsin diye istememek. Sadece “o” gülümseme için olduğundan emin olup,  zamansız “yaparsın sen” dememek öğreniver aradan çıksın dememek, zaten senin için yapabileceğini bilmek.

İlişkilerinizi de pişiriyorsunuz.

Sözler, davranışlar hepsi özenle seçilmeli.

Pişirdiğiniz yer. Yemeğine ya da ilişkisine göre seçtiğiniz ilave tatlar. Bir salatayı malzemeyi özenle bir araya getirip süslemek de var. Domatesi salatalığı soğanı öylece alıp ortaya koymak ta. Ben doğruyum olduğum gibiyim demek te.

Yemeği yaparken de ilişki kurarken de neden yaptığınız nasıl yaptığınız önemli. Niyet de önemli, biçim de. Donanım da ister. Sabır da. Yerken dudak bükenleri görünce canınız sıkılıyorsa bunu sadece onların kıymet bilmezlikleriyle açıklayamazsınız. Ya da zevksizlikleriyle.

Bir bilene sormalı. Kitaplardan yeni tarifler ya da bir kursu filan da vardır.

Yaptıklarınız cana karışıyor mu? Can oluyor mu? Cana layık mı?

En önemlisi sen can mısın?”

BİRİSİ


Bu yazıyı birisi yazmış.

Daha önce kendisiyle konuşmamızda eğer tüm Dünya  insanları karşında olsa ve onlara bir mesaj vermen istense ne derdin diye sormuştum. O da düşüncelerini derleyip toplayıp yazmış ve yazının altına da birisi demiş.

Birisi demesi de hoş. Varlığın yoklukta olduğunun farkındalığını içeriyor. Bakalım neler söylemiş:

“Bir merdivenin önünde duruyorsunuz… Beş ya da altı basamaklı bir merdiven. Bu merdiven,  az sonra konuşma yapacağınız sahneye sizi çıkaracak olacak merdiven. Sahne çok büyük değil ama sahnenin açıldığı meydanda büyük bir kalabalık toplanmış. O kadar büyük bir kalabalık ki bu…Bakıyorsunuz ama ucunu bucağını göremiyorsunuz…Önünüzde bir mikrofon var, az sonra söyleyecekleriniz tüm dünya televizyonlarında yayınlanacak, yarın tüm gazeteler sizin söylediklerinizi  yazacak…Evet, biraz sonra bu merdivenlerden bu sahneye çıkacak ve tüm dünyanın dinleyeceği sözleri söyleyeceksiniz. Eminsiniz. Onlara ne söylerdiniz? Hemen şimdi… Size düşünmek için 10 saniye. İşte ordasınız ve sahne sizin. Buyurun..

Bugün birkaç arkadaşımı aradım, fikrini önemsediğim, beraber çay içtiğim, evinde uyuduğum, ekmeğini yediğim velhasıl hemhal olduğum. Sonra, saçımı okşayan teyzeme, saçımı kesen berbere, yüzünü  daha önce hiç görmediğim insanlara sordum ‘Sahne sizin, tüm dünyaya ne söylerdiniz?’ Telefondaki henüz 19 yaşındaki sesin sahibi olan gence de yönelttim aynı soruyu. Önce “ Ben bu dünyaya neden geldim ki? Dünyanın bana ne ihtiyacı  var?” dedi. “Peki,  senin neye ihtiyacın var? Bu dünyada…” diye sordum. “Merhamet” dedi ve sonra ekledi ses: “Sevgi…”

Bir başkası geç kalmaktan bahsediyordu, ” Geç kalmamalı derdim ben.” dedi. “Sevdiklerinize sevdiğinizi hemen söyleyin. Yapmak istediklerinizi şimdi yapın. ‘Ya şimdi bunu söylersem ne olur?’ diye diye hep erteliyoruz, sonra da pişman oluyoruz. Güzel olanı bile bile yapmıyoruz kim bilir. Belki de ‘Ya şimdi bunu söylersem ne olur?’ yerine, ‘Ya sonra söyleyemezsem ne olur?’ diye sormaktır doğrusu.”

Korkmaktan bahsediyordu insanlar. Korkulardan… ” ‘Korkmayın!’ ” diye bağırarak başlardım konuşmama.” dedi bir arkadaşım. “Hiçbir şeyden korkmayın. İşinizi kaybetmekten, paranızı kaybetmekten, hatta canınızı kaybetmekten korkmayın.”

“Korkuyor musun?” diye sordum.

“Çooook” dedi. Ve ekledi: “’Şimdi zamanı değil. Hele şu şartlar bir yerine gelsin’ yahut ‘Beni ret etmeyeceğini bir bilsem…’ gibi nedenlerle ertelemek ya da korkmak. Aslında ertelemenin özünde de korku var gibi. Kendini güvence altına alma isteği. Bir yandan içimizde müthiş bir enerji olduğunu hissederken, diğer yandan bu enerjiyi  kontrol etmeye çalışıyoruz sanki. Bu enerjinin ya da sevginin dışarıya çıkmasını engelleyen ise bu dünya ile ilgili korkularımız gibi. Aslında dünya korkusunun temeli sahip olunanlar ya da olma ihtimali olanlar. Ama nedense  makam, mertebe, kimlik ya da para gibi sahip olduklarımızı kaybetme ve onlara sıkı sıkıya yapışma, daha başka nelere sahip olduğumuzu, ya da olabileceğimizi hiç düşünmüyoruz sanki. Marketteki indirimlerde yakaladığımız ürünleri, kaybetme korkusuyla hemen alıyoruz ancak bir süre sonra bunlar bizi tatmin etmiyor. Halbuki büyüklerimiz yüzyıllar önce nasıl yapmalıyız, neleri yapmalıyız bize söylemişler.

İnsanın mizacı toprak yemeye alışırsa rengi sararır, kötüleşir. İnsan hastalanır, düşkün bir hale gelir. Fakat kötü mizacı değişirse kötülüğü gider, yüzü çırağ gibi  parlar.  Dadı, süt emer çocuğunu türlü, türlü nimetlerden gıdalandırır.  Ama çocuğunu memeden kesti mi ona yüzlerce bahçelerin, bostanların yolunu açar.  Çünkü meme, o zayıf çocuk için binlerce nimetlerin, binlerce yemeklerin, binlerce ekmeklerin hicabıdır.

İnsan, ana karnındayken kan emer, varlığı  kanladır, bedenin  nesçi kanla vücut bulur.  Kandan kesilince gıdası süt olur, sütten kesilince lokma yemeğe  başlar. Lokmadan kesildi mi Lokman kesilir, gizli matluba talip olur.  Ana karnındaki çocuğa birisi dese ki: Dışarıda pek düzgün, pek  güzel bir âlem var. Boyuna, enine geniş bir yeryüzü… orada nice nimetler var, nice sonsuz yiyecek şeyler.

Çocuk, kendi haline bakıp bunları inkâr eder, bu elçilikten yüz  çevirir, kâfir olur. Olmayacak şey, hileden, yalandan başka bir şey değil, der. Kör  adamın vehmi, bunu anlamaktan ne kadar uzak! (Mesnevi.3.44-60)

Bugün aradığım bir dosta aynı soruyu sorduğumda aldığım cevap beni titretti. Şöyle dedi “Ey insanoğlu titre ve kendine gel” Kendini hatırla. Vücudundaki damarların ve sinirlerin bu dünyayı defalarca sarmalıyor. O zaman şu kimliklerden kurtul da, sığma bu dünyaya, aş sınırlarını. Bu kimlikleri bir yere bırakıp kişilikleriyle dünyanın her yerinde dolaşan insanlara tanık oldu. Belki sayıları fazla değil ama olmuş olması, olabileceğine delalet. Onların yolu sevgiden geçmişti. Sınırsız sevgiden; kaplara, kimliklere, bedenlere, masalara, binalara, arabalara, diplomalara sığmayan sevgiden. Sevdiğini söylemekten, yaşamaktan, yaymaktan utanmayan ve bunu ertelemeyen kişilerdi bunlar…Hz Mevlana da kendi yazdığı o eşsiz ilk 18 beyitte bu durumu çok anlatmıyor mu.

“Bizim gamımızdan günler, vakitsiz bir hale geldi; günler yanışlarla yoldaş oldu. Günler geçtiyse, geçip gitsin; korkumuz yok. Ey pak ve mübarek olan insan – ı  kamil; hemen sen var ol…”.

O zaman bizi her gün ertelemeye zorlayan korkularımızdan, bugün o gündür diyip kurtulmaya başlamanın zamanı. Çünkü  günler geçtikçe ve biz erteledikçe korkularımız sanki daha da büyüyor. Ve korkularımız büyüdükçe içimizdeki keder de daha fazla artıyor.

Veda hutbesinde Hz.Peygamber( sav) tüm dünyaya seslenmek için çıkmıştı ve tüm insanlığa seslenen son peygamberdi ve sözlerine şöyle başlamıştı;

“ Ey insanlar ; sözlerimi iyi dinleyiniz ! Vallahi bilmiyorum. Belki de şu durduğum yerde, bu yılımdan sonra sizinle bir daha buluşamayacağım…Sözlerimi iyice dinleyip ezberleyen kişiye Allah rahmet etsin. Belki anlayan anlamayana iletip anlatır. Anlayan da belki daha anlayışlı olana iletir..

Birisi…”