DİLENCİLİK

97e4c40e20db64e6b30b7556ee7a3e3b

 

Ramazan ayında Konya’nın dilenciler için de bir cazibe merkezi olduğunu biliyor muydunuz?

Duyumlarıma göre günlük kazançlarıyla otelde kalıyor, yeme, içme ve gezme masrafları haricinde yeterli birikim yapıp memleketlerine dönüyorlarmış.

Şimdi bu iyi mi kötü mü? Ona siz karar verin. Sömürüldüğünüzü düşünürseniz kötü. Haklısınız. istismar ediliyorsunuz

Bir yandan da cazibe merkezisiniz. Veren elsiniz. Merhametlisiniz. Duyarlısınız. İstismar edenler bile kimi istismar edelim, kimi kandıralım derken akıllarına siz geliyorsunuz. Bu insani vasıflarınızın hala canlı olduğunu da gösteriyor.

Hadis_i Şerif’i biliyorsunuz: ‘Aldatan ya da aldanan olacaksanız aldanan olmayı seçin.’ Nihai adalet zaten şaşmaz.

Ben kişisel olarak dilencilere bir şey vermeye karşıyım. Eğer birisine bir şey verilecekse güvendiğim kuruluşları tercih ediyorum. Kendim araştırmayı yeğliyorum. Çok çok nadirdir dilencilere bir şey verdiğim. Buna rağmen insanımızdaki o duyarlı kısmı görüyorum ve insanlar verdiği zaman da bir şey diyemiyorum. Cuma hutbesinde de daha önce dile getirilmişti. Dilencilik meslek olmasın diye. Bir şehrin yollarına ve kaldırımlarına el açmış çocuklar ve ihtiyarlar yakışmıyor. Eğer o insanlar gerçekten o haldeyse bize yazıklar olsun. Değil de meslek icabı sömürülüyorsak yine yazıklar olsun.

Peki ne yapılabilir bu insanlarla ilgili diye düşününce biraz da karamizah yapalım Ramazan nasılsa.

Dilencilerin özenilecek tarafları da yok değil. Ancak kamil insanlarda bulunan nefsi ayaklar altına alma maharetleri takdire şayan. El açmak, istemek nefsin en hoşlanmadığı davranışlardan, bunu başardıklarına göre her biri bu manada eğitmen olarak kullanılabilir.

Kendilerini ifade etmedeki başarıları görülmeye değer.  Her birisi gerçek birer sanatçı.  Beden dili, sözlü ve görsel uyarıcılar, musikinin her türü, oyunculuk, o mahur bakışlar mesela.

Sonra adalet ve hakkaniyet arayışları, öylesine yüksek özgüvenleri var ki, verdiğin parayı geri verip dilenciye mi veriyorsun arkadaş bile diyenleri var. Büyükşehirlerde özellikle iyi organize olanların en yüksek gelir elde eden iş kollarından sayıldığı söyleniyor.

Dilencilere de birkaç laf söyleyelim hatta Abdülkadir Geylani söylesin:

Dilencilik huyunu bırakan insanda şu yüksek vasıflar mevcuttur:

Allah’ın, kendi halini bildiğine inanır.
ilm-i ilahinin her şeyi kuşatmış olduğuna yakîni vardır.
Her an iman yolunda ilerleme kaydeder.
Yaratanını hiçbir zaman unutmaz, her an onu tefekkür etmekten hoşlanır ve daima huzurla:
– “beni benden daha iyi bilen var.” der, günlerini böyle bitirir…

Neticeyi Peygamber sav belirlesin:

Çalışmayıp kendini sadaka isteyecek hâle düşüren, 70 şeye muhtaç olur.) [Tirmizi]

(Muhtaç olmadan dilenen, ateş koru yutan kimse gibidir.) [Beyheki]

(Mal biriktirmek için dilenen, ateş koru dilenmiş olur.) [Müslim]

İslam ulemasının icması da şu yöndedir:

Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin dilenmesi haramdır.

 

 

 

SELAMLAŞMA BAHÇESİ

Hizmetler_1156_1157

 

Tanışmak en öncedir fakat her buluşma, kavuşmak değildir.

Adem ile Havva Cennette buluştular lakin yeryüzünde kavuştular. Onların kavuştukları yer olan Arafat, bugün Müslümanların da buluşma yeri.

Buluşmak heyecanlıdır, ürkütür, sorularla doludur kesesi, umut da vardır içinde korku da. Sonu nereye varacak bilinmez.  İnsan buluşmalarda ayrılığa daha hazırlıklıdır. Kavuşumun ayrılığı ise pek acımasızdır.

Hoşlansak ta hoşlanmasak ta buluşmanın da kavuşmanın da kuyruğuna takılmıştır ayrılık, ikisi de onsuz uçamaz. Dünyanın gerçekten de bu yüzden pek tadı tuzu yoktur.

Kavuşmak zorunlu değilse de buluşmak önemlidir. İnsanlar ilk buluşup tanıştıkları günleri kutlarlar genellikle. Doğum günü ölüm gününe galiptir. İlk tanışma, söz kesme ve düğün gününden daha çok heyecan verir mesela.

Buluşma önemlidir. Çakmak taşı ile demir buluşunca küçük bir kıvılcım da oluşabilir bütün bir dünya da yanabilir.

Musa as ile Hızır as da iki denizin birleştiği yerde buluştular. Onların  birliktelikleri kısa sürdü. Peygamber sav de Cebrail as ile  Nur dağındaki Hira mağarasında tanışıp buluştu. Bu buluşmadan Kur’an doğdu. Buluşmak bir yandan da doğurgan bir şeydir. Her birimiz anne babalarımızın buluşmalarının ürünüyüz.

Yakınlarda Hz Mevlana ile Şems Hazretlerinin buluşma yerinin bildiğimizin aksine farklı bir yerde olabileceğine  dair bir yazı okumuştum. http://konyaarastirmalari.blogspot.com.tr/2017/05/mecmaul-bahreyn-mi-maracel-bahreyn-mi.html

Dün o yeri incelemek için bir keşif gezisine çıktım. Niyetin bereketi belki de hiç fark etmediğim yerleri görüp belledim.  Bana eşlik eden arkadaşım bir soru sordu. Buluşmak neden önemlidir diye? Bu soru sanırım bu yazıyı yazdırdı.

Buluşmak neden önemlidir?

Bahsettiğim buluşma Mesneviyi doğurdu. Divan-ı Kebir, Fih-i Mafih bu buluşmayı hikaye etti. Konya’yı görünür bilinir yaptı. Osmanlı medeniyetine ön ayak oldu. Bütün dünyayı etkiledi ve hala etkileri devam ediyor.

Buluşmak gizemlidir, üretir, doğurur, kavuşmaya vesile olur.

Buluşup tanışmak başlangıçta bir niyete sahip olabileceği gibi kazai asuman ile de olur. O da Yaratanın, asıl buluşup tanıştıranın niyetidir.

Bugün Hz Mevlana ile Şems’in buluştuğu düşünülen yerde küçük bir cam kulübe var. Dikkat edilmezse görülmez bile. Bu şehre, bu buluşmaya bugünkü uyduruk kulübe yakışmıyor.

Nihayetinde demek isterim ki, bu iki arifin  buluştuğu yer artık anıtsal bir hale bürünsün. Bizi dünyanın geri kalanı ile tanıştırıp buluşturan bu insanların hikayesi yeni tanışıklıklara vesile olsun. Bu yerde dünyanın bundan sonrası için yeni hikayeler yazılsın. Sadece bir anıt değil, burası yaşam alanı olsun. Buluşma, selamlaşma bahçesi olsun. Yensin içilsin gezilsin. Biliyoruz ki iman etmeden cennete giriş yok. Hakiki iman da birbirimizi sevmeyi gerektiriyor. Bunun ilk adımı da tanışıp bilişmek. O da selamlaşmakla başlıyor.

Yeni bir medeniyet için yeni tanışıklıklara, yeni buluşmalara ihtiyaç var.

Hadi bismillah.

 

BABANNEM VE BEN

can-babaannem-ve-ben_9489813-8035_1800x945

 

Tarih sadece ibret alınan değil aynı zamanda kuvvet alınan da bir şeydir der İhsan Fazlıoğlu.

Yeni nesillere anlatacak hikayeniz yoksa başkalarının hikayelerine sarılırlar. Hikayeyi ve senaryoyu kim yazıyorsa oyunu da o kuruyordur.

Size anlatılan masallarla büyürsünüz. Oradaki kahramanlarla özdeşim kurar kötülere diş bilersiniz. Herkesin bir kahramanı vardır. Herkesin bir düşmanı olduğu gibi.

Bir arada olmanın hamuru ortak mitler, ortak hikayeler ortak gelecektir. Bugün tarihte okuduğumuz nice kavimler, milletler, topluluklar yok olup gitmişlerdir. Bazılarının sadece ismi kalırken bir kısmının ismi de yel olup havaya savruldu.

Bugün Anadolu coğrafyasını yurt tutmuş bu milletin hikayesi nerede başladı, nasıl evrildi, kaç yıllık, nereden gelip nereye gider? Hikayesi değişti mi? Başından beri aynı mı? Mesela bundan 500 yıl önceki hikayesi ile bugünkü hikayesi arasında fark var mı? O zamanki kahramanları ve düşmanları ile bugünküler farklı mı? Değilse nerede müdahale edildi? Edilince ne oldu? Tarihi, dili ve musikisi kadim mi? Beğenileri, zevkleri, ahlakı sözlü ve yazılı kültürü kesintiye uğradı mı?

Bu millet kaç yıllık?

Bunu anlamak için okullarda anlatılan tarih neye ve nerelere vurgu yapıyor ona bakın? Kahramanlarımız, dilimiz, musikimiz, mimarimiz kaç yıllık buna bakın.

Geçmiş görkemli medeniyetimize haksızlık yaptığımız kanaatindeyim. Geçenlerde elime babaannemin bir kitabı geçti. Biz küçükken komşu kadınlar toplanır, babaannem de onlara bu kitaptan okurdu. Kulağımda kalanlar Hz Ali’nin ceng hikayeleri. Cildi yıpranmış, kapağı eskimiş bu kitabı okuyamayınca onun ve benim hikayemin aynı olmadığını anladım. Kitabın dili ve harfleri farklıydı. Sağdan sola yazılmıştı. Babannem Osmanlıca yazıp okurken ben Latin harfleriyle yazıp okuyordum. O çocukken gittiği mektepte Hz Ali’yi, Kaf dağını, Sadi Şirazi’yi, Mesnevi’yi hikaye ederken ben ilkokulda Robin Hood’u, Güliverin maceralarını, topu atan Oya’yı ve tutmaktan başka çaresi olmayan Kaya’yı okudum.

Neden?

Hikayesi aynı olmayan babaannem ve ben aynı milletten miyiz?

Kahramanlarımızı yeniden keşfedip itibarlarını iade etmedikçe, yok saydığımız ve bastırdığımız suçluluk duygusu yakamızı bırakmayacak. Hikayesi ve kahramanları eski ve güçlü olanların önünde ezilip büzüleceğiz. Bize kim olduğumuzu hatırlatan ne varsa önce ona düşmanlık edeceğiz. Bu aşağılık kompleksinden kurtulmanın yolu öncelikle pişman olup özür dilemekle başlar. Köklerimizle barışmadan yeniden kaf dağına doğru yola çıkamayız.

Bu amaçla TRT Diyanette yeni bir programa başladık. Fihimafih. Her Cuma 21 30 da canlı olarak ekranlarda olacağız.

İsterim ki hikayemize sizler de ortak olun. Beraberce çalışalım dersimize.

 

İKİ KARDEŞİN HİKAYESİ

karatay-muzesi-ic

Konya’da Alaeddin tepesinin kuzey eteğinde, iki kardeş gibi yan yana yaşayan   iki eski medrese, 1939 yılında zorla birbirinden koparılır. Aralarından yol geçer. Yürümenin öğrenmekten daha popüler olduğu zamanlardır.

Küçük kardeş olan Kemaliye medresesinden daha çok pay alınır ve  sembolik bir bölüm hariç gerisi  yıkılır. Büyük abi olan Karatay medresesi ise daha dirençlidir. Birer yıl arayla yapılan  her iki medreseyi yaptıranlar gerçekte de kardeştir. Birisi Celaleddin Karatay, diğeri ise Kemalettin Turumtaş.

Küçük olan Kemaliye medresesinden kalan bölümün üstü ahşapla kapatılıp bugün kitap satış yeri olmuş. Büyük kardeş olan Karatay medresesi  ise ya görkemli geçmişini  aktarabilmek  veya banisi olan Celaleddin Karatay’ı koynunda yatırabilmek için müze olmaya razı olmuş. Eskisi gibi içinde Hadis ve Tefsir okuyan öğrencileri yok. Müderrisler ve muidler gezinmiyor bugün bahçesinde. Kapalı bölümdeki havuzunda astronomi öğretilmiyor. Muhteşem çinileri sadece turistler ve ziyaretçiler için.

Karatay Medresesi boş durumu? Durmamış. O yolun kenarında müze olup gelen gideni oyalarken gizli bir antlaşma yapıp öğrenme ve öğretme görevini hemen yakınındaki bir başka yere devretmiş.

Medresenin arkasındaki Kılıçarslan meydanında batıya doğru yürürseniz restore edilmiş eski Konya evleri görürsünüz. Onların da arkasında, hemen demiryolu kenarında şimdilerde Bosna Hersek Fahri Konsolosluğu ve SADAV’I bünyesinde barındıran iki katlı eski bir Mevlevi dedesine ait bina sizi karşılar.

Şimdilerde buranın Mekinleri Hz Mevlana’nın da hemşehrileri olan Afganistan’dan ilim tahsili için gelen öğrenciler. Şükrullah, İsmetullah, Mucip, Taki, Can Muhammet, Nurettin ve diğerleri. Artık Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh, Tasavvuf burada okunmaya devam ediyor. Tıpkı eskiden Karatay Medresesinin yaptığı gibi uzak diyarlardan gelen misafirler karşılanıp ağırlanıyor ve ihtiyaçları karşılanıyor.

Şimdilerde günün hemen her saati Şükrullah orada. Bahçedeki çiçekleri sularken bir yandan zihni uzaklarda Maveraünnehir’i düşler. Uğrayana çay ikram eder. Dileyene ise çayın yanında Hz Mevlana’nın da anavatanı olan toprakların şarkısını hikaye eder.

KİM OLDUĞUNU HATIRLA

blog10

Rivayet edilir ki, Şems-i Tebrizi Konya’ya geldiğinde Şekerciler Hanına indi. Bir hücre tuttu. Halk kendisini büyük bir tüccar zannetsin diye hücrenin kapısına nadir bir kilit taktı. Anahtarını da kıymetli bir hırkanın ucuna düğümleyerek omuzuna attı.  Halbuki hücrede kendisinin eski bir hasırından, kırık bir ibrik ve bir tuğla yastıktan başka bir şey yoktu. On, on beş günde bir, az miktarda kuru ekmeği paça suyuna batırıp tirit yapar onu yerdi. (Ariflerin Menkıbeleri.)

Hz Mevlana benzeri bir hikayeyi Mesnevisinde anlatır. Hikayede kahramanın adı Evazdır. Padişah bir gün tebdili kıyafet ahaliyi tetkik ederken susamış ve bir çocuktan su istemiştir. Çocuk bir hayli geç gelmiş ve Padişahı bekletmiştir. Çocuk daha sonra elinde bir testi suyla geri dönmüş ve duruma öfkelenen susamış Padişaha verdiği cevapla Padişahın takdirini kazanıp, Padişahın arzusuyla saraya alınmıştır. Çocuk ne mi demiş? Hemen söyleyeyim:

-Padişahım geldiğinizde terliydiniz bizim de suyumuz soğuktur. Biraz oyalandım, teriniz kurusun siz de soluklanın ki, soğuk suyumuz sizi hasta etmesin.

Evaz sarayda da hızla mevki kazanmış ve bu ahalinin kıskançlığını celbetmiş. Tıpkı Şems gibi odasının kapısı hep kilitli olurmuş. Dedikodu almış yürümüş. Güya odasında Padişahın hazinesinden çaldığı altınları saklarmış. Dedikodu ayyuka çıkınca Padişahın emriyle kapısı kırılmış ve insanlar içeri girince duvarda asılı bir pösteki ve çarıktan başka bir şey bulamamışlar. Padişah zaten Evaz’dan eminmiş  lakin yine de ahalinin arasında işin sırrını sormuş ki herkes duyup bellesin. Evaz ne mi demiş? Onu da hemen söyleyeyim:

-Padişahım siz beni köyden getirdiğinizde sadece bu pösteki ve çarığım vardı. Geldiğim yeri ve halimi unutmayayım diye bunları duvara astım ve her gün gelip bunlara bakarım. Kendime de derim ki, ‘Ey Evaz geldiğin yeri unutma.’

Hüsamettin Çelebi’nin Hz Mevlana’ya Şems’le olan hallerini sormasından olacak ki, Hz Pir, bir çoğunu hikaye yollu anlatmıştır Mesnevisinde.

Milletçe darlandığımız ve harlandığımız günlerdeyiz. Bize en büyük zararı verenler, kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve önceki hallerimizi unutturanlardır.

Mehmet Akif’e kulak verelim:

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin,
Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin;

Yaşadıklarımız geçirdiğimiz beyin sarsıntısının artçılarıdır. Ey insan atlastın gidip kendini bir hırkaya yamadın der ya Hz Pir.

Hafızasını kaybetmiş bir toplum elbette yeni doğmuş bir bebek gibi yanında yöresinde kim varsa iyi kötü bilmeden eteğine sarılacak. Öyle yapmışız biz de.  Şimdi gördük ve anladık ki dadılarımız düşman, bizden sandıklarımız da hain çıktı.

Şükürler olsun, biz kim olduğumuzu, ecdadımızı, nereden geldiğimizi unutsak ta Allah bizi unutmadı. Uyanalım diye dürtüyor habire. Endişeye mahal yok.

Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.

ANTİKACI MEHMET

 

Screenshot_2017-03-09-15-17-33-1_resized

Konya’da, Mevlana Türbesi önündeki geniş meydan hepimizin malumu.  Yaz kış neredeyse her ülkeden, her renkten insanı ağırlar ve tevazuyla üstünde toplar. Hele Ramazan akşamları görülmeye değerdir. Meydanın doğusunda medfun olan zatın şerefine bu meydan da şereflidir elbet.

Şimdi bu meydanda Sultan Selim veya diğer bir deyişle Selimiye Camii’ni arkanıza, Türbeyi de sağınıza alarak yola kadar yürüyün. Yolun kenarından sağa dönün. Yirmi –otuz metre sonra şimdilerde lokanta olarak kullanılan restore edilmiş binayı göreceksiniz. Ben küçükken bu lokantanın olduğu yerde iki katlı, beyaz boyalı, toprak bir ev vardı.  Evin tam karşısında ve Saadet Ekmek Fabrikasının yanında da babamın dükkanı. Babamın dükkanına gidip gelirken, küçük halimle bu Türbeye nazır evi keşke ben alsam diye hayal ettiğimi hatırlıyorum. Nasip değilmiş.

Lokantanın bir yanı türbeye bir yanı Asmalı Hatıp Sultan Camii’ne bakar.  Binanın  size göre solundan yürümeye devam ederseniz, camiye varmadan sağınızda Antikacı Mehmet’in dükkanını görürsünüz. Dükkanı görürsünüz diyorum çünkü Mehmet muhtemelen içeridedir. Dışarıya, ne sattığı belli olsun diye, eski halı ve heybelerden oluşan bir koleksiyon koyar illa ki. Lakin O genellikle içeridedir.

Mehmet ellili yaşlarda, kısaya yakın boylu, hafif topluca, iki parmak kalınlığında ak düşmüş sakalı ve güler yüzüyle bilinir. Lakin en belirgin özelliği yaşadığı onca şeyi içine atıp susmasıdır. Sessizdir Mehmet. Konuşmadan önce derin bir nefes alıp bekler. Hani okunmaya gidilen hocalar gibi, karşısına oturup beklersiniz. Onunla sohbet etmek eski bir Roma kalıntısının ortasında  gezinmek gibidir. Ortada pek bir şey görünmese de orada bir dolu şey yaşandığı bilinir. Eski fakat görkemlidir.

İskemlesinde oturur Mehmet. Elinde tesbihi. Otururken çoğu zaman başı öndedir ve yere doğru bakar. Yere bakmak bir bakıma eskiye bakmaktır. Şimdilerde görülecek pek bir şey kalmamış gibi. Eskiden Kadınlar Pazarında esnafmış ve bu yüzden arkadaşlarının çoğu ona hala Yoğurtçu Mehmet derler. Yoğurtçuluktan antikacılığa uzanan serüven her ne idiyse belli ki susturmuş Mehmet’i.

Dükkan, halılar asfiniklenmediği zamanlarda  eski kokar. Mehmet’in dükkanında makbul olan eski olandır. Bir eşya ne kadar eskiyse o kadar değerlidir. Eski küpler, halılar, saatler, gümüşler ve  aynadan tarağa aklınıza gelecek her türlü eski eşya, onun bildiği yerlerde arzı endam eder. Hepsi gün görmüş, yorgun, Mehmet gibi sessiz, kaderlerine razı bu eşyalar, sanki huzur evinde bir araya gelmiş ihtiyarlar gibidir.  Saatlerin ve ara sıra eski radyoların çıkardığı  dışında pek ses duyulmaz dükkanda.

Mehmet de her nasılsın soruma çok şükür diye karşılık verir. Şikayet etmez. Bir çorba parası kazanıyoruz der. Vakit namazlarında camiye gider. En son akşam namazında kapatır dükkanını. Akşam ezanı okunurken dükkana kilidi vurmuş ve Asmalı Mescit’e yollanıyordur illa ki.

Dün gördüm onu. Bu kez dükkan asfinik kokuyordu. Yine güler yüzü ve sevgisiyle karşıladı. Akşam ezanı yakındı ve yavaş yavaş etrafı topluyordu. Mehmet’i yazmak bugün aklıma geldi. Mehmet bende, imtihanda soruları erkenden cevaplayıp, zil çalmadan çıkmak yasak olduğu için sessizce diğer arkadaşlarını bekleyen bir talebe hissi uyandırır hep. Akşam dükkanı kapatınca hem dükkandaki eşyalar hem de Mehmet, eski görkemli günlerine giderler de sabah mecburen aramıza dönerlermiş gibi hissederim bazen de.

Şükür ki, aramızda sessiz, takdire razı ve şükredenlerimiz var.

Bundan bir önceki yazımda, Bedestende nasıl Tamirci Musa’ya uğramanızı tavsiye ettiysem Türbe Önüne yolunuz düşünce de Antikacı Mehmet’e uğrayıp en azından bir selam vermenizi öneririm.

Bir de küçük bir istirhamım var.

Benden de selam söyleyin lütfen.

FAZİLET KUNDURA

screenshot_2017-02-17-16-01-07-1

Konya’da Kapu camii meşhurdur. Önemli bir buluşma noktasıdır.

Eski Konya Kalesinin kapılarından birisinin yanında bulunduğundan,  Kapu Camisi ismi ile tanınmıştır. Camiyi Mevlâna’nın torunlarından Postnişin Hasanoğlu Şeyh Hüseyin Çelebi , 1658 yılında yaptırmıştır.

Caminin batı kapısını arkanıza alın, sağ tarafınıza şadırvan düşer. Karşıda  tek sıra dükkanlar. Dükkanların arkasında ise ince bir sokak. Bu sokağa girince hemen sağda Konyalıların bildiği meşhur çaycı vardır. Özellikle Ramazan akşamları dolar taşar. Çaycıyı geçer geçmez sağ kolunuzun üstünde küçük bir dükkan. Camında Fazilet Kundura yazar. İşte burası benim de okuldan arkadaşım Musa’nın ekmek teknesidir.

Musa ayakkabı tamir eder. Sabah erkenden gelir, besmele ile dükkanını açar ve akşama kadar tezgahının başında ona emanet edilen pabuçlarla hasbihal eder. Tezgahı camın kenarındadır. Kapıdan girince hemen sağda. Ayakkabılarınızı beklerken,  Musa’nın karşısında oturursunuz.  Musa ,önce çayınızı söyler ardından çekiç ve dikiş sesleri eşliğinde sizinle sohbet eder.  Dizlerinde kalın bir bez, etrafında müştemilatı ve hemen her yerde plastik poşetler içinde çeşit çeşit ayakkabı. Tezgahın hemen karşı sağında ise tamir edilip elden geçirilmiş ayakkabılardan oluşan ikinci el reyonu.  Dükkan dedimse Konyalılar bilir, bedesten içinde neredeyse 7-8 metrekarelik küçücük bir oda.

Yazın kapısı hep açıktır dükkanın. Kış gelince ise kapalı kapı kolunu aşağı doğru çevirip içeri girince de tekrar örtmeniz gerekir. Ne de olsa serttir Konya’nın kışı.

Musa gireni güler yüzle karşılar. Verdiğiniz selamı yüksek sesle ve ilk hecesini vurgulayarak alır. Aleykum derken sanki l harfi  iki defa çıkar ağzından. Alleykümün ardından selam derken de a harfi uzar ve sanki m harfi utangaçtır da kaçmasın diye uzayıp onu da yanına getirir.

Musa der ki, abi bir ayakkabıyı elime aldığımda giyenin hikayesini görürüm onda. Ayakkabılar hem kendi yaşadıklarını hem de onu giyenin başından geçenleri  biriktirir içinde. Giyilmeyen ayakkabılar küser ve kendini çabuk bırakır. Ayakkabıları sokağın tozları besler.

Bu yazıyı yazmamım ana sebebi ise Musa’nın şükrü. Ne zaman sorsam hep çok şükür der. Elhamdülillah. Bugünümüze şükür. Şükür sözcüğünü en çok ondan duyarım. Kanaatkardır Musa. Babadan kalma işinden hiç şikayet etmez.

İçim daralsa, dertlensem biraz, hırs gözüme perde çekse hemen Musa’nın dükkanına adımlarım.

Musa ile aynı şehirde yaşamak umut verir bana hep.  Onu görünce ,Hz Mevlana’nın, Sadreddin-i Konevi’nin, Şems’in ve daha nice erenlerin ayaklarının tozu, yüreklerinin özü hala aramızda derim içimden.

Geçen yıl Hacca da gitti Musa. Geç de olsa mübarek olsun demek için uğradım. Allah Haccını mübarek kılsın konuşması yaparken, Aziz Mahmut Hüdai kıssasındaki Eskici Baba geldi aklıma. O hikayeyi yazmak için yerim dar burada. O da size merak kalsın.

Yolunuzu Kapu Camii civarına düşürüp Musa’ya uğrayın. Benden de selam söyleyin.

Varolasın Musa.

Umarım habersizce yazdığım bu satırlar için bana kızmazsın.