GİZLİ YAĞMUR

 

Gümüşler saçan bir zengin bir sufiye, a canım ayaklarının altına yaygı olası adam söyle bakalım bugün bir dirhem mi istersin yoksa yarın kuşluk vakti üç dirhem mi diye sordu.

Cevabı ne oldu?

Peki sizin cevabınız ne olurdu?

Sabrederek daha fazlasını elde edecek olsanız bile, az olsun peşin olsun mu dersiniz?

Yoksa tersi mi?

İnsan acelecidir.

Beklemeyi sabretmeyi çaba sarf etmeyi sevmez.

Uzun süreli araştırmalardan biridir. Çocuklara hemen şu bir lokum mu yoksa 15 dakika beklerseniz diğer elimdeki üç lokum mu diye sormuşlar. Beklemeyi seçen çocukların hayatlarının geri kalan bölümlerinde daha başarılı oldukları tespit edilmiş.

Sufi de insan, dün yarım kuruş vermiş olaydın şu an vereceğin bir kuruştan daha iyiydi dedi. Peşin tokat bile veresiye bağıştan daha iyidir dedi.

Peki hadi bekleyelim demiş olsak bile, geleceğin daha iyiyi getireceğinden nasıl emin olacağız?

Gelecek gelip gelmeyeceği belli olmayan çünkü.

Belirsizlik ancak güvenle aşılır. Kime güvenelim de belirsizliğe karşı tolerans geliştirelim?

Hep insanların güvenilmez olduğunu göre göre geldiysek bu yaşa? Dünya zaten kendi başına aldatıcı.

Birisine ve bir şeye inanmayı nasıl öğrenelim? İnanmadan ve güvenmeden sabredemeyiz.

Hayatında hiç yalan söylememiş olan kim var?

Kim?

Peygamber sav.

Yalan mı?

Ona inanmayanlar bile onun emin olduğunu kabul ettiler.

O zaman O’na inanarak geleceği de güvenli hale getirebiliriz.

Ya da kaygı dolu bir gelecek bizi bekleyecek.

Kendi aklımıza güvenmekten başka da bir çare kalmayacak.

Kendi aklımızın ve kendi görüşümüzün çapının ne olduğunu da en iyi kendimiz biliriz.

O Emin Peygamber sav bize diyor ki bu dünyanın peşin kazanımlarındansa göçeceğin alemde vaat edilenler daha kıymetli.

Üzme kendini. Hepimize bir taksimat yapılmış. Geçici bir süre için idare et onlarla. Haset etme paralama kendini.

Hikayedeki sufi bunları öğrenince ve inanmayı seçince kanaati tercih etti.

Kendisine vaat edilen gelecek kazanımlar için kendisine taksim edileni sermaye yaptı.

Adına imtihan denilen sıkıntılara aldırmadı ve sabretti.

Unutmayın nerede güzel bir gül bahçesi varsa orada gizli bir yağmur vardır.

Gönlümüze yağmur insin diye niyaz edelim.

Reklamlar

BİZİM OĞLANLAR

 

Yedi sekiz yaşlarında üç erkek çocuk, Hz Şems-i Tebrizi türbesinin arkasındaki küçük parkta top oynuyorlardı. Hemen tuvaletin önündeki bölüm, ortası ağaçlıklı, etrafında oturmak için banklar olan.

Arada uğrar o banklarda otururum biraz. Ön tarafa göre türbeye daha yakındır.

Çocuklardan birisi kaleci, diğer ikisi de kendi arasında maç yapıyorlar. Tek kale maç bilirsiniz. Camiinin minaresinin oturduğu beton kaide de kale. Hemen türbenin güney yönündeki seyyar satıcı köpürüyor arada, “sessiz olun kesecem topunuzu”. Topun duvara vururken çıkardığı seslerden ve çocukların bağrışmalarından rahatsız oluyor. Bölümün orta yerinde büyükçe bir ağaç var, etrafı korumaya alınmış ve koruma için yapılmış beton bölmenin üstüne de ağaçtan oturma yerleri konulmuş. Orada da yine aynı yaşlarda pardon birisi 4-5 yaşlarında üç tane kız çocuğu oturmuş kendi aralarında konuşuyorlar. Kız çocukları Arapça konuşuyor. Top oynayan oğlanlar Türkçe.

Böyle sokak aralarında veya camilerin ardında birdenbire ortaya çıkan gizli bahçeleri hep sevmişimdir. Beklemediğiniz anda karşınıza çıkıveren tanıdıklar gibi. Biraz hoş beş etmeden geçmek ayıp olur. Az soluklanır kafanızdakileri biraz unutursunuz. Çay varsa o daha da iyi. Kim bilir bakarsınız sohbet muhabbete dönüşür. Bu arada burayı düzenleyenlere de teşekkür etmeliyim. Güzel bir tefekkür mekanı olmuş.

Kaleci oğlan birden topa vuruyor ve top nereye gidiyor dersiniz?

Orta yerdeki Arapça konuşan üç kızdan en küçüğünün kafasına. Haydiii. Bakalım şimdi ne olacak?

Kızlardan daha büyük olan küçüğü önce teselli ediyor. Sonra da topa vuran oğlanın karşısına dikiliyor. Başka bir dil konuşuyor ama sesinin tonu ve vücut dilinden öfkeli olduğu belli. Oğlan biraz mahcup. Oyun oynuyoruz ne olacak, olabilir bilerek yapmadım ki tavrında,  kızın anlamadığı dilde bir şeyler söylüyor. Bağrışmaya başlıyorlar bu sefer diğer oğlanlar geliyor. Onlar daha da üste çıkıyor. “Gidin siz de başka yerde oturun biz burada top oynuyoruz”. Kız taş gibi kaleci oğlanın karşısında dikiliyor, kardeşine yapılanın intikamını alacak. Topa vuran çocuk kenarından köşesinden az kuyruğu da dik tutarak işi geçiştirmeye çalışıyor. Bilerek olmadı diyor. Bir an önce sorun çözülsün ki oyuna devam edebilsinler. Kızın öfkesi geçmiyor. Ve tam bu anda en beklenmedik belki de en beklenilen şey oluyor. Diğer oğlanlardan birisi yüksek sesle bağırıveriyor.

“Burada oynamak bizim hakkımız, biz Türk’üz. Burası bizim yerimiz siz gidin buradan.”

“Biz Türk’üz, siz Arap’sınız, gidin buradan.”

“Süphanallaah”. Ne diyor bu çocuk?

Seyyar satıcı bunları duymuyor. Müşterisi var. Ben müdahil olmalı mıyım bilemedim.  Karşı bankta birkaç kişi daha var ama başından beri olaya benim kadar vakıflar mı onu da bilmiyorum. Bekledim bakalım ne olacak diye.

Ne olmuştur sizce?

Kavga büyüyerek devam etti mi? Uzlaşma imkanları var mı? Aksilik birbirlerinin dillerini de anlamıyorlar? El kol hareketleri, yüz ifadeleri ve ancak kendi dillerinden havaya savurdukları ve sadece kendilerinin anlayabildiği kelimeler.

Nasıl oldu da iş birdenbire etnik bir meseleye dönüştü? Bu çocuklar böyle davranmayı kimden öğrendi? Nereden duydu? Aslında özür dilenip kapatılabilecek basit bir konu nasıl oldu da devlet, vatan, millet meselesine dönüşebildi?

İnsan faydacıdır, evet bunu biliyoruz. Kendi faydası söz konusu olduğunda her argümanı da kullanmaya meyillidir. O da tamam. Çocuktur oyun oynayacak ne kadar hızlı sorun çözerse oyuna vakit kalacak peki. İyi de bel altı vurmak fıtrattan mı kaynaklanıyor?

Büyükler de böyle davranıyor sanki.

Olay bir hataydı. Çocuk bilerek yapmadı. Küçük kızın canı yandı. Büyük kızın küçüğü koruma içgüdüsüyle yaptığı çıkış biraz fazlacaydı. Bunların hepsini gördüm. Fakat diğer oğlanların söylediği ayrıştırıcı sözcükler ayıp kaçtı. Oturduğum yerden kızdım ve utandım.

Çok şükür. Neticede kötü bir şey olmadı. Oğlanlar biraz mırıldandılar ama sonra tartışmayı uzatmadılar. Toplarını alıp parkın ön tarafına geçtiler.

Dağdan gelen bağdakini mi kovdu?

Hayır. Bizim oğlanlar kızgınlıkla yanlış şeyler öğrenmiş ve söylemiş olsa da sonunda mayalarındaki asalet ortaya çıktı. Bundan önceki ataları gibi davranmayı becerebildiler.

Bizim oğlanlar dedim fark ettiniz.

Milletimi seviyorum.

BİRLİK VE BERABERLİK İÇİN ÖNERİLER

 

 

Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki süreçte içinde yaşadığımız coğrafya daha da kaynayacak.

Bu da demek oluyor ki, ilerleyen zamanda en çok üzerinde düşünmemiz gereken şey birlik ve beraberlik. Safları daha da sıklaştırmanın gereği çok açık. Düşman hem apaçık ortada hem de olabildiğince gizli. Habire yarma hareketi yapıyor ve açıkta kalanları topluyor.

Yaşadığımız günlerde kavga mesajları verenlere dikkat!

Bir yandan fiziki büyüme ve gelişme sürerken diğer yandan nitelik olarak da büyüme sağlanmalıdır.

Eğitimli, analitik düşünme yeteneği artmış, olayları ve durumları aklıyla kritize edebilecek insanların sayısı nasıl artacak ve bunlar ortak bir noktada nasıl uzlaşıp bir araya gelecek? Bunun üzerinde durulmalıdır.

Bizim en büyük gücümüz aslında köklü bir tarihi geçmişe sahip olmaktır. Bu da oku ileri atmak için yayı olabildiğince geriye doğru çekebilme kudretiyle aynıdır. Yay hislerle ve duygularla değil akılla gerilir, nişan alınır ve en büyük gücün adı zikredilerek azimle ve tevekkülle bırakılır. Sonuç Allah’a aittir.

Birlik ve beraberlik isimden sıfata geçmekle ancak elde edilir. Hz Mevlana böyle söyler. Bulunduğumuz ortamlarda ayrıcı değil birleştirici sözcükler kullanmaya başlamalıyız. Eğer bir topluluk Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Ermeni, Rum vs gibi isimlerden oluşuyorsa onların ardındaki sıfat insan olmak lazım gelir. İnsan deyin. Vatandaş deyin. Sıfata gidin. Adana, Konya, Sivas, Erzurum, İzmir, İstanbul, Gümüşhanelilerden oluşan bir topluluk varsa karşınızda sıfata gidin Türkiye deyin. Ayrıştıran değil herkesi birleştiren kelimeler bulup kullanın. Her durumda maksat tevhid olsun birleştirmek olsun.

İkinci önerim, dil bilen, insanların dillerini anlayan insanlar yetiştirmek. Tıpkı Hz Süleyman gibi herkesin hatta her mahlukun, tabiatın dilinden anlayan ve herkese anlaşıldığını hissettiren insanları bulup gün yüzüne çıkarmak,  yoksa yetiştirmek. İnsanlar duyguları ve hisleri anlaşılırsa anlaşıldıklarını hissederler. Hisleri, hissi davranışları bilen tanıyan ve bunu kendi üstünde hazmedip, teskin olmuş aklıyla bu duyguları yönetecek kabiliyetteki insanlar, zor zamanlarda toplanma bölgeleri olurlar. Yine bununla ilgili Hz Mevlana’nın aynı dili konuşan değil aynı duyguları paylaşanlar anlaşır sözünü de hatırlatmak isterim.

Üçüncü önerim, , Hz Musa’nın çobanlık ederken sürüden kaçan bir koyunu akşama kadar peşinde koşarak, arayıp bulduktan sonra ona hiç öfkelenmeden hilim ve yumuşaklıkla davranışından dolayı Allah’ın Musa’ya Peygamberlik yaraşır dediğini Mesnevisinde aktardığı gibi Hz Mevlana’nın, bütün karşı duruşlara rağmen öfkesini kontrol eden hilim sahibi, yönettiklerine merhamet eden yöneticiler arayıp bulmak yoksa da yetiştirmek.

Dördüncü önerim, hata bulmak ve insanların ayıplarını ortaya dökmek yerine en hatalı benim demeyi ilk mektepten başlayarak çocuklara ve bilhassa da kendimize öğretmek.

Beşinci önerim, tarihte bizi ne birleştirdiyse bunları arayıp bulacak çalışmalar yapmak ve ortak bir mihenk oluşturulması üzerinde çalışmak.

Düşmanın en büyük silahı kendinizle ilgili şüpheye düşmenizdir.

Gün ayrışma ve eski defterleri açma günü değil, birlik ve tevhid günüdür.

Gayret bizden yardım Allah’tan.

Güzel günler yakındır.

Hadi bismillah!

 

AŞK KAPISI

 

Şems-i Tebrizi Türbesi Türbedarı Bünyamin’le konuşuyoruz.

Burası Aşk Kapısı diyor. Buraya teslim olanın türbesini dikerler diyor. Parmağıyla Mevlana Türbesinin olduğu yönü göstererek. Teslim olmak ama nasıl diye soruyorum. Anlatıyor, türbede hizmette bulunduğu sürece bizzat yaşadığı ve görüp duyduklarını. Onları onun izni olmadan burada yazamam. Belki hikaye yollu anlatırım arada.

Mevlana Hazretleri de Mesnevisinde benzer bir şey söylüyordu: “Eğer sen Peygamber sav’in ayağının altına başını koyarsan seni krallarının başına taç yaparlar.” Diye.

Yine bir zıtlık. Büyümenin yolu tevazudan geçer. O yüzden namazda eğilir ve başımızı secdeye koruz ki o namaz bizim miracımız olsun.

İnsanlar cemaatleri tartışıyor. Bizim gazetede de yazılıp çizildi. Birisi bir kıvılcım atıyor, pamuk balyaları tutuşuyor. İlk kıvılcımı atanı biliyorsunuz. Biz de oturup buna gazyağı döküyoruz. Sanki ömründe hiç dükkan açmamış, küçük bir bakkal gibi önüne her gelenin tavsiyesini tartışıyoruz. Zavallı biz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi unuttuk.

Yahu evinin bodrumuna, tavan arasına baksana sen küçük bir ilçenin bir semtinde ilk defa dükkan açan biri değilsin ki. Sen dünya çapında marketler zinciri idin. Gadre uğradın, kader belini büktü, çok uluslu şirketler saldırdı. İflas ettin. Hafızan gitti. Eski evraklar arşivler kayboldu.

Ağır travmalar böyledir. İnsanı ruhen de küçültür.

Ey insan atlas bir kumaştın gittin kendini bir hırkaya yamadın dediği gibi Hz Mevlana’nın. Önce kim olduğunu bir hatırla ve gidip kendi evinin tavan arasından eski defterleri bul. Lazım olan bütün bilgiler var orada. Nasıl büyüdün, devleştin de sonra ne oldu ki iflas ettin?

Gelelim yeniden cemaat tartışmasına. Biz dünya devi olmadan önce omurgamızı üç esas üzerine kurduk. Kelam, fıkıh ve tasavvuf. Başka bir deyişle tevhid, adalet ve muhabbet. Yine aynısını yapacağız. Bu üçlü sac ayağı bizi yedi iklimde var etti. Bu üçlünün dayandığı yer de yine Peygamber sav in sünnetidir. Aslı da Kurandır. Ehli sünnet cemaatler de bu sac ayağının olmazsa olmazıdır. Hata var diye kurumlar lağvedilir mi? Hata giderilir. Asker darbe yapıyor o zaman ordu lağvedilsin diye mi tartışalım? Adalet ile ilgili hatalar söz konusu ise mahkemeleri mi kapatalım? Ey insan sen kendin başlı başına hatadan ibaretsin, kendini yok etmeyi mi yeğlersin yoksa ıslah etmeyi mi?

Lafı uzatmayalım. Bize bu gündemi dayatanlar bizden değil. Kuran’ı, sünneti, tasavvufu tartışmaya açmak bize vakit kaybettirir ve kendi ayağımıza sıkarız.

Yapacak iş çok. Bir an önce kim olduğumuzu hatırlayıp hızlıca menzilden menzile koşma vakti. Kim olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini düşmana sormak tam anlamıyla ahmaklıktır. Hata varsa düzeltilir. Kendimizden şüpheye düşmekse ancak şeytana oyuncak olmaktır.

EDEP YAHU

 

 

Allah’tan edebe muvafık olmayı dileyelim, edebi olmayan kimse Allah’ın lütfundan mahrumdur.

Edebi olmayan kimse sadece kendine kötülük etmiş olmaz, belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.          

                                                                                                                                                    Mesnevi.1.79-80

Eğer her şey göründüğü gibi olsaydı Peygamber sav onca göz aydınlığıyla, keskin ferasetiyle yine de “Ya Rabbi bana her şeyi olduğu gibi göster” der miydi?

Güzel görünür çirkin çıkar, çirkin görürsün altı hazinelerle gizlidir.

Ey insan nasıl bu kadar kendinden emin olabiliyorsun?

Nasıl her şeyi anladığını bildiğini iddia edebiliyor ve söylediklerinin, yapıp ettiklerinin mutlak hakikat olduğuna inanıyorsun?

Gördüğün, duyduğun, inandığın her şey gerçekmiş gibi sağa sola saldırıyor, kınıyor, ayıplıyor, lanetliyorsun?

Edepten lafı açtık ya; Edebi kimden öğrenelim?

TDK sözlüğü edebi toplum kurallarına uymak olarak tanımlamış. Mecazi olarak daha da geniş bir kavram lakin, tamam toplum kuralı olsun. Peki biz hangi toplumuz? Adımıza ne derler? Babaannelerimize dedelerimize göre edep olan bugün edepsizlik olmuş. Onlara göre edepsizlik olan birçok davranış bugün normalleşmiş. O zaman onlarla aynı toplum değiliz gibi görünüyor. Başka bir millet ve başka bir topluluk olmuşuz.

Geçtiğimiz günlerde şöyle bir hadise vuku buldu. Bodrumda ecnebi bir şarkıcı konser vermiş, ezan okununca İslam toplumunun edebi budur diye herhalde, şarkısını kesip beklemiş, güya bu topluma ait bir kısım zevatı devam et diye onu protesto etmişler. Hani sabah ezanına namaz uykudan hayırlıdır diye bir ibare eklenir ya. Bu zevat için de şarkı ezandan hayırlı hale gelmiş. Üstüne kitap yazılacak mevzu. Hatırlıyorum, biz ortaokuldayken arsada futbol oynardık. Ezan okununca durur ezanın bitmesini beklerdik. Ezan okununca radyo televizyon kapatılırdı eskiden. Hala birçok yerde devam eder bu uygulama. Peki hiçbir kutsalı olmayan bu insanlar kim? Ecnebi desen değiller. Müslüman desen onlara da benzemiyorlar. Hadi hiçbir kutsalları yok kabul. Lakin içinde yaşadıkları topraklarda beraber oldukları insanlara da saygıları yok. Edep yok. İrfan yok. Ezandan rahatsızlar, namazdan rahatsızlar, kendileri gibi giyinmeyenlerin giysilerinden rahatsızlar, sakalı, bıyığı sevmezler. Kendileri gibi olmayanlardan nefret ederler.

Dedik ya edebi kimden öğrenelim?

Bu edepsizlerden öğrenebiliriz. Baştanbaşa nefis olmuş akıl ve ruhtan bihaber bu zevat bizim için edep öğretmeni olabilir. Hiçbir şey bilmeseniz bile yaptıklarının tersini yapın yeter. Bizim kadim kültürümüzün de öğretisidir. “Nefis neyi dilerse tersini yap”.

İnsanlık tarihi edepsizlerin yüzünden yaşanılan felaketlerin de tarihidir. Musa as zamanında gökten inen yiyecekler edepsizlerin hani soğan hani mercimek demesi yüzünden kesildi. İsa as zamanında Allah duası bereketiyle yeniden gökten sofra indirdi. Yine bazı edepsizler güvenmeyip gelenleri saklamaya kalkıştılar ve yine kesildi nimet.

Şükür nimetin tuzağıdır der Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri.

Kardeşler biz İslam Ümmetiyiz. Biz edebi Kuran’dan öğreniriz. Peygamber sav den öğreniriz. Onun varisleri olan sünnetine sadık ulema ve meşayihten öğreniriz. O yüzden Kuran’a ve sünnete uymayan her davranış bize göre edebe mugayirdir bu böyle biline.

Hep medeniyet vurgusu yapıyorum yazılarımda, medeni olmak, başta kendimiz olmak üzere edebi öğrenmekle başlar.

Yine başladığımız gibi bitirelim:

Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur. Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur ve yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuştur. Mesnevi.1.90-91.

Unutma, şeytan edepsizliği ve küstahlığı yüzünden kapıdan sürülmüştür.

BEDESTEN, KAPI CAMİİ, HÜSEYİN AMCA

 

Konya’da bedesten yenilendi. Pek güzel oldu. Yapanların eline sağlık. Eksik yüksek olur illa ki, onlar da düzeltilir.

Yeni alışveriş merkezleri, bilirsiniz avm deniyor ya, biraz oralarda vakit geçirin ardından bir de bedestende. Sonra da ne hissettiğinize bakın. Maksadım avm lere laf etmek değil. Şartlar öyle gerektiriyordur lakin benim tercihim yine de bedesten. İnsan nefsi, Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.İsra.37. denilse de yine de pek laf dinlemez. Göğü geçmeye, yeri yarmaya çalışacaktır. Bırakalım elinden geleni yapsın.

Camiler, bedestenlerin olmazsa olmazlarıdır. Sabah erkenden esnafı toplayıp yaşama nedenlerini hatırlatıp öylece yollar dükkanlarına. Sonra öğleyin sonra da ikindi. Akşam şart değil, ister bedesten camiinde isterlerse mahalle camilerinde toplanır insanlar.

Kapı Camii de Konya bedesteninin toplanma yeridir. Aziziye de ona komşu. Artakalanları da o toplar. Bir de camileri örnek alan insandan olma, etten ve kemikten yapılma kadim toplayıcıları vardır bedestenlerin. İşte bu yazıya mevzu olan Hüseyin Pekyatırmacı da bunlardan birisidir. Kapı camiinin kuzey kapısının batısında bir sokak arkadadır dükkanı. Ayakkabı alır ayakkabı satar. Ayaklarını örter insanların.

Hüseyin amcamız dünya yaşıyla 83 ü devirenlerden. Kapı Camii ile özdeşleşmiş hikayesi. O da toplar insanları tıpkı camiler gibi mekanında. Üniversite tahsili sebebiyle zamanında İstanbul macerası da olmuş. Hatta babası dükkanı İstanbul’a taşıdığında, babasının kucağına yanaşıp “Baba bizim yerimiz Kapı Camii yanı olmalı, buralarda neslimizi muhafaza edemeyiz” deyip onu ve kendisini yeniden bedestene Kapı Camii bitişiğine avdet ettirmiş. Belki de Kapı Camii bırakmadı çekti kendine kim bilir. Orası bizim ilmimiz dışında.

Sevilir sayılır Hüseyin amcamız. İtibarlıdır. Hatırlıdır. Sohbeti yerinde özü sözü doğru ve en önemlisi de hayırseverdir. Benim tanışıklığım üniversite tahsilim yıllarına dayanır. Bir gün kim olduğunu şu an hatırlamadığım birisi kulağıma fısıldadı ki Hüseyin amca talebelere burs verir yardım edermiş. Gittim ben de. O sene her ay uğradım yanına. Hiç incitmeden güler yüzüyle sanki bana borcu varmış gibi verirdi verdiğini. Şimdi bunları yazdığım için beni bağışlar umarım. Kendisine minnettarım.

Bizim kadim kültürümüzde yolculuğa Allah dostlarını bilmek, bulmak, tanımak ve onlardan istifade etmek için çıkılır. Hayatın gayesi, gidilecek esas menzile sevap götürmektir. Heybenin azığı gidilecek yere layık olmalıdır. Hüseyin amca da heybenizi hayırla dolduranlardan. Allah ondan razı olsun. O Kapı Camii komşusu ve zannım odur ki, komşuluğu makbul olanlardan.

Mesneviden hatırlıyorum, yola çıkarken Allah dostları ile karşılaşmaya niyet edin, bunun için dua edin diye. Hangi sebeple olursa olsun gezmeniz ve yolculuğunuz, gönül heybeniz açık olsun. İçini yükte hafif pahada ağır olanlarla doldurun. Hatta Mevlana Celaleddin Rumi Hz leri zaman zaman sırtımızdaki yüklerimizi indirip kontrol etmemizi önerir. Taşımaya ve götürmeye değer mi diye.

Hüseyin amcayı düşününce zihnimde hep iki kare belirir. Ya dükkanda hemen kapının karşısındaki yerindedir. Ya da Kapı Camiinde. O iyilikleri hedeflemiş gönlü ve zihni Allah ile bezenmiş kadim bir Kapı Camii yoldaşıdır. Yolunuz bedestene düşünce duasını alın derim.

Bedesten, Kapı Camii, Hüseyin Amca. Üçü bir arada. Pek lezzetli.

Allah cümlemize kadim ve rızasına uygun komşuluklar nasip etsin.

İYİYE YORMAK

 

 

Herkesin, bir şey elde edeceğim diye bir ümidi vardır… nihayet bir gün olur, ona bir kapı da açarlar. Açarlar ama hemencecik yine o kapıyı örterler. O kapıya tapan, oraya ümit bağlayan kişi de ümitlenir, o ümitle ateş kesilir, işe girişir! (Mesnevi.4.50-51)

 

Ümit Müminin kadim kelimelerindendir. Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. (Zümer 53). Emir kipinde tavsiyedir.

Peygamber sav iyiye yormayı önerir ve kendisi de öyle yapardı. Her şeyde iyiye olumluya gidecek bir taraf bulur ve güzel düşünürdü. Örnek mi?

Hicret yolunda deve sırtında sür’atle yol alan Resûl-i Kibriyâ gelip Amim denilen mevkie ulaştı. Sehmoğulları yurdu buraya yakındı. Reislerinden Büreyde bin Huseyb, Kureyş’in Peygamber sav’i yakalayana 100 deve va’dini işitmiş olduğundan yanına seksen kadar adamını da alarak Peygamber Efendimizi buldu. Resûl-i Ekrem ona, “Sen kimsin?” diye sordu. “Ben, Büreyde’yim” deyince, Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebâ Bekir! İşimiz, serinledi ve düzeldi.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) tekrar Büreyde’ye, “Kimlerdensin?” diye sordu: “Eslem Kabilesindenim” cevabını verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, yine Hz. Ebû Bekir’e dönerek, “Yâ Ebâ Bekir, selâmete erdik.” dedi. Peygamber Efendimiz, “Eslem’in hangi kolundansın?” diye sordu. Büreyde, “Sehmoğullarındanım” dedi. Bunun üzerine Efendimiz Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebâ Bekir, okun çıktı.”buyurdu. Ardından Büreyde Peygamber sav’i yakalamaya gelmişken şehadet getirip Müslüman oldu.

Bürde’yi Peygamber sav  Arapça berede kökünden gelen kolay manasına kullanmıştır, eslem selamette olmak sehm ise ok manasınadır. Peygamber sav Büreyde’nin hem adını hem de kelimelerini iyiye yordu.

Karşılaştığı her şeyde, her insanda, her vakada iyi bir taraf bulmak olgun insan vasfıdır. Peygamber sünnetidir. Tersi ise hamlıktır. Gördüğü her şeyde kusur bulmak, hep olumsuzu görmek, sürekli eleştirmek tam manasıyla küçük yaş davranışıdır, ham, kaba ve ilkeldir.

İnsan bilmez mi ki, yaşamak denen imtihanın üstadı, hocası, Kerim olan Allah’tır.

Eskiden Mesnevi derslerine şu beyitle başlamak adettendi:

 

Tû megû bedân şehbâr nîst
Bâ kerîmân kârhâ-yı düşvâr nîst
O şahın huzuruna çıkmak için bize izin verilmemiştir deme. Çünkü kerîm olanlarla, ikram sahibi olanlarla iş yapıp kâr elde etmek zor değildir. 

 

Gelelim ilk beyte, ümit Üstad’ı Ezeli’nin havucudur. Bir şeyi önce biraz tattırıp, ardından eksik etmekle bizi tattıklarımızı yeniden arama yoluna düşürür. Elemler, kederler, sıkıntılar, gamlar, bizi o ümitle kendisine çekip durmasıdır Allah’ın.

Allah merhametlidir. Elçisi merhametlidir. Allah dostları merhametlidir. Olgun insan merhametlidir. Onlar hep iyiyi gören, iyiyi arayan, her şeyi iyiye yoranlardır. Talebe sınıfı geçsin diye türlü türlü yollar ararlar ve önerirler hatta gizli gizli yardım ederler. İmtihan olmazsa olmaz, zira adalet bunu gerektirir. Zorluklar adaletin iktizasıdır.

Kardeşler, maksat sevgiliye yolculuksa, buna vesile olan her şey makbuldür. Başladığımız gibi Pirimizin sözleriyle bitirelim:

Görüyorsun ya, dünyada mutlak olarak kötü bir şey yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür. Sonra şunu da bil ki,

O güzele kendi gözünle bakma… isteneni isteyenlerin gözüyle gör!

Kendi gözünü yum kendi gözünün yerine, ona aşık olanlardan ariyet bir göz edin…

Hattâ âriyet olarak ondan bir göz, bir görüş, al da onun yüzüne, onun gözüyle bak!

Bak da bıkmadan, usanmadan emin ol. İşte ululuk ıssı peygamber, bunun için “Kim kendini Allah’a verirse Allah kendisini ona verir” dedi…

“Onun gözü de ben olurum, eli de, gönlü de, bu suretle devleti, bahtsızlıktan kurtulur” buyurdu.

Ne olursa olsun, kötü ve istenmeyen bir şey bile olsa değil mi ki sana kılavuzluk etti ve sevgiline ulaştırdı, sevimlidir, dosttur! (Mesnevi.4.65-80)