SU GİBİ

Geçtiğimiz Cuma ve cumartesi marifet iltifata tabi idi.

Konya’da Su Medeniyeti Sempozyumu gerçekleştirildi.

Koski Genel Müdürlüğü ve Yazarlar Birliği Konya Şubesi gerçekten de büyük bir alkışı ve takdiri hak ettiler. Muhteşem bir organizasyonla birlikte çok sayıda saygın bilim adamı ve onları dinleyenleri Bera Otel’in kubbeli salonunda bir araya getirdiler.

Toplantının sonunda yapılan değerlendirme oturumunda katılımcılar adına görüşlerini açıklayan bilim adamları, oldukça başarılı bir sempozyumun gerçekleştirildiği hakkında hem fikirdiler. Bundan sonraki bir araya gelişlerin su ile ilgili daha ayrıntılı ve detaylı konuları içermesinin uygun olacağını belirttiler.

Su ile ilgili bu kadar çok söylenebilecek ve daha da söylenmemiş mevzunun olduğunu görmek ilginçti.

Hayatın kaynağı, içinde yüzdüğümüz, varlığımızı devam ettiren, sonlandıran, ikram edilen, saklanan, kısıtlanan, temizleyen, eksikliği hissedilen, sanat ve edebiyatın vazgeçilmezi, tedavi eden, hasta eden, savaşlara ve barışlara neden olan, korkulan, boğan, dinlendiren, duyulan, göze ve gönle ferah veren… daha bir sürü sıfat. Hepsi de suya ait. Bunlar konuşuldu.

Su ile münasebetin sanıldığı kadar kolay olmadığını öğrendim ben kendi adıma. Ciddi sorumluluğu olduğunu. Bugün Koski’nin yaptığı işi geçmişte Su Yolcuları adı verilen örgüt yaparmış. Onu öğrendim. Bireysel anlamda Prf. Dr Saffet Köse’nin bizi ikaz ettiği gibi su kaynaklarını, su yollarını ve çevreyi kirletip tahrip etmenin lanet sebebi olduğunu öğrendim. Kaynağını Peygamber sav Hadisi olarak gösterdi.  Doç. Dr Mustafa Küçükaşçı’dan Zemzem’i dinlemek çok güzeldi. Özellikle de ilgimi çeken kısım şu oldu. Geçmişte önde gelen alimler Zemzem’in ne niyetle içilirse ona yol açacağına dair sözü test etmişler kendilerince. Buna dair anekdotlar ilginçti. Kısmet olur da yeniden gidip kaynağında içebilirsem ben de hazırladım bazı niyetleri şimdiden.

Konyalılar çok ilgi gösterdi mi? Sayısal olarak bakılırsa hayır. Amacım Konyalıları eleştirmek değil. Belki şu tartışılabilir, daha çok insanın yararlanması nasıl sağlanabilirdi? Zaten bildiriler bir kitapta toplanacak. Bu büyük bir kazanım. Yapılanın zaten kendisi başlı başına bir fayda.

Ben bu toplantıya şöyle baktım. Kendimce şöyle değerlendirdim: bize verilen nimetlere teşekkür etmek, şükretmek o nimetin devamına vesile olur bunu hepimiz biliyoruz. 2 gün boyunca biz aslında su nimetini bize verene şükrettik. Suyu sadece eksik olduğunda yağmur dualarıyla hatırlamadık. Varken de, iyi zamanda da bu nimeti konuştuk. Şükürler ettik. Aziz ettik. Bizler de aziz olalım diye. Toplantılar sırasında sürekli bunu düşündüm. O yüzden bu toplantıya vesile olanlar, katkıda bulunanlar, emeği geçenler ve her kim tutmuşsa bir ucundan,bir yerlerinde bulunmuşsa hepsi de azizler, aziz olacaklar, ferasetleri artacak, görüşleri genişleyecek, hikmete ulaşmalarına vesile olacak. Bunu nerden söylüyorum? Hz Mevlana’dan: Teşekkür etmek ferasetin artmasına neden olur diyor zira.

 Hz Mevlana’nın da çok sık kullandığı bir metafordur su metaforu. Bakın nasıl tanımlıyor onu:

Su, birisinden altın keseleri çalmış, nerede bir müflis diye her tarafa koşan birine benzer.

Yahut bitmiş otlara dökülür; yahut bir yüzü yunmamışın yüzünü yıkar.

Yahut da denizlerde elsiz ayaksız gemiyi hamal gibi başında taşır.

Onda yüz binlerce ilaç gizli. Çünkü her ilaç olduğu gibi ondan yetişir gelişir.

Her incinin canı, her tanenin gönlü, bir eczane gibi olan suda yürür durur.

Yeryüzü yetimlerini o besler, kuruyup kalmış kişileri o yürütür.

Fakat mayası bitti mi bunalır, yeryüzünde bizim gibi şaşırır kalır.(Mesnevi.5/210-216)

Peki bulanınca ne yapar?

İçten feryada başlar; Yarabbi, bana ne verdiysen verdim, yoksul kaldım.

Sermayemi temize pise döktüm sarf ettim. Ey sermaye veren, daha yok mu?

Tanrı buluta onu iyi bir yere götür der. Güneşe de ey güneş der onu yukarıya çek!

Onu türlü türlü yollara sürer, nihayet ucu bucağı olmayan denize ulaştırır.

Bu sudan maksat velilerin canıdır. O can, sizin kirliliklerinizi iyiden iyiye yıkar, arıtır.

Yeryüzündekilerin hıyanetliklerinden bunaldı mı yine arşa, temizlik bağışlayana gider.

Yine o taraftan eteğini çeke çeke gelir, o okyanusun temizliklerinden yeryüzündekilere ders vermeye koşar.

Halkla karışmadan yoruldu mu o sefer “ey Bilal, sesinle bize bir huzur ver, bir istirahat ver.”

Ey güzel sesli Bilal ezan okunan yere çık, göç davulunu çal der.

Can sefere gitti beden kıyamda. Bu yüzden namaz bitince selam verilir işte.(Mesnevi.5/217-226)

Su gibi olalım inşallah

Esenlik dileklerimle

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

Reklamlar

HAL ASKERLERİ!

Görüşmeyeli neler oldu?

Güney Afrika, Amerika ve İngiltere’den gelen Masterson terapistlerini dinledim geçen hafta. Yediğim içtğim benim olsun dinlediklerimi aktarayım sizlere de. Masterson yaklaşımı diğerlerini de bütünleyen ve yeni öneriler sunan bir yaklaşım tarzı. Kendi araştırmalarına dayanıyor ve yeni açılımlar getiriyor. Halen Masterson Enstitüsü direktörü de olan Judith Pearson’un anlatımıyla aktarıyorum.

 

Dr Masterson’un sınır kişilik bozukluğu üzerine yoğun çalışmaları 50 yıldan fazla bir süre önce, New York’ta Paine Whitney Psikiyatri Hastanesi’nin önce çalışanı sonra başkanı olduğu sınır ergen biriminde görev aldığı yıllarda başladı. Burada iken yürüttüğü 12 yıllık araştırmasında ergenlik çalkantılarının yetişkinlikle beraber ortadan kalkacağına ilişkin öngörünün doğru olmadığını gösterdi. Genç hastaları sorunlara sürükleyen yıkıcı karakter özellikleri ile ego kusurlarının yetişkin yaşamlarında da çözümlenmemiş bir şekilde devam ettiği görülmüştü.

 

Dr Masterson, artık geçici bir sorundan ziyade bir bozukluk olduğuna inandığı bu durumu daha fazla inceleyebilmek için kendi birimini kurdu. Bu birimin çalışmalarından çıkan oldukça şaşırtıcı bir olgu da şuydu: eyleme dökme(acting out) davranışını kısıtlayacak teknikler başarılı oldukça, hastalar gittikçe daha depresif hissetmeye başlıyorlar ve bu da eyleme dökme davranışına geri dönmeye çalışmalarıyla sonuçlanıyordu. Özetle ne kadar iyiye giderlerse o kadar kötü hissediyorlar ve eski savunmalarını daha fazla geri istiyorlardı.

 

Masterson zamanla ergenin defansif eyleme dökme davranışlarının kesintiye uğramasıyla ortaya çıkan depresyonun, geçmiş yaşantılarda anne veya bakım verenin 3 yaşından önceki dönemde çocuğun gelişen kendiliği için yeterli duygusal desteği sunmak noktasında eksik kalması ile ilgili olduğu sonucuna vardı. Bu durumda ergen ne zaman harekete geçmeye uğraşsa Masterson’un deyimiyle terk depresyonunu yeniden deneyimliyordu.

 

Hastanın daha adaptif biçimlerde işlev görme uğraşıyla bağlantılı olan bu depresyon zaman içinde tüm kişilik bozukluklarına damgasını vuran bir unsur olarak görülmeye başlandı. Sebep oldukları şiddetli acıya tanıklık eden Masterson buna mahşerin altı atlısı demişti. Bunlar:

1. İntihara meyilli depresyon

2. Öldürmeye meyilli öfke

3. Panik ve kaygı

4. Boşluk ve hiçlik

5. Utanç ve suçluluk

6. Umutsuzluk ve çaresizlik

 

Sonuçta Masterson terk depresyonuna yol açarak defansif eyleme dökme ile son bulan kendilik hareketlenmesi örüntüsüne sınır üçlemesi adını verir.

 

Masterson yaklaşımı kısaca yukarıda söz ettiğim teorik yapıyı kapsıyor. Masterson kişilik bozukluklarından çok kendilik bozukluğu kavramına odaklanıyor ve ilk 3 yıllık sürede var olagelen patolojilerin kendilik bozukluğuna yol açacağı ve böyle olanların da ya narsisistik ya borderline ya da şizoid olacağı ve bu ana yapıların üstüne çeşitli savunmalar kuracağını iddia ediyor. Terapi denen sürecin de savunmalarla uğraşmaktan ibaret olduğunu savunuyor, sonra da  ana yapıya ulaşıp onu daha olgun nevrotik düzeylere getirme işidir diyor.

 

Bütün bunlardan yola çıkarak neler söyleyebiliriz? Kendini tanıma süreci dediğimiz çalışmalarda iç yapımızı tanımak için öncelikle bize karşı nötr kalabilecek bir aynaya , kılavuza ihtiyacımız var. Onunla birlikte savunmalarımızı çalışarak ancak ana intrapsişik yapımızı ortaya çıkarabiliriz. Sonra da bu yapıyı iç görüyle birlikte olgunlaştırabiliriz. Yani kendimizle uğraşma işi olgunlaşma denen şey. Başkasını düzeltme çalışması değil.

 

   Halkın yapısı, zıtlar üstüne kurulmuş. Hâsılı biz, zarar bakımından da savaştayız, fayda bakımından da.
   Ahvalin, birbirine aykırı. Tesir dolayısıyla her biri öbürüne zıt.
   Her an kendi yolumu vurup durmadayım, artık başkasına nasıl bir çare bulabilirim?

   Bana gelen hal askerlerinin dalgalarına bak; her biri, öbürüyle savaşmada, her biri, öbürüne kin gütmede.
   Kendindeki şu müthiş savaşa bak. Başkalarının savaşı ile ne meşgul olup durursun?

    Meğer ki Tanrı, seni bu savaştan çeke de sulh âleminde bir tek renge boyanasın.(Mesnevi.6.50-55)

Dr Faik Özdengül

https://faikozdengul.wordpress.com/

fozdengul@gmail.com

TOPLUMSAL SAVUNMALARIMIZ

 Merhabalar dostlar,
Bugün burada eski ve yeni Türk filmlerinden de yola çıkarak toplumsal bir analiz yapmak istiyorum. Toplumu insanların oluşturduğu daha büyük ve tek  bir insan olarak ele alacağım. Önce neden bu konuyu seçtiğimden söz etmeliyim.
Eğitim için geçen hafta İstanbul’a gelmiştim. Perşembe yeni bir çalışma var. Daha önce bahsetmiştim. Bayramoğlunda Psikoterapi Enstitüsünde, Uluslararası Masterson günleri. O yüzden tekrar Konya’ya dönmeyip İstanbul’da kaldım. Hem çalışma hem dinlenme gibi. Burada da bir kaç danışanımla görüşebilirim  diye de düşündüm. Öyle de yaptım, bir gurup terapisi gerçekleşirdik. Ayrıca İstanbul’un keşfedilecek çok fazla yönü olduğu zaten herkesce malum. Aynı yerler bile olsa farklı bakış açılarıyla yeni anlamlar kazanabiliyor. Yapabilirsem Marmara Üniversitesinde Süleyman Hocam var ona da uğramayı düşünüyorum. Geçen hafta arayıp yeni kitabımın çıkıp çıkmadığını merak ettiğini söylemişti. Buraya yazdım zira uğrayamazsam bu yazı dolayısıyla uğramış olurum kolaycılığı için.

Hafta sonu vakaları tartıştık arkadaşlarla aramızda. Yeme bozuklukları, ergen sorunları, bağlanma stilleri, borderline kişilik bozuklukları ana konularımızdı.
Perşembe günü başlayacak sempozyumda neler konuşulacak? Konu başlıklarının bir kısmı hakkında kısaca bilgi veriyim:
“Psikanalitik Psikoterapinin Esasları”  Candace ORCUTT, Masterson Yaklaşımında Kendilik Bozukluklarının Ayırıcı Teşhisi” Jerry KATZ, “ Masterson Yaklaşımında Kendilik Bozukluklarının Psikoterapötik Tedavisi ” Amandy CASSIDY, “Borderline Kendilik Bozukluğu” Judith PEARSON, “Büyüyememek. Masterson’ın Borderline Kişilik Yaklaşımı” William GRIFFITHS, “Narsisistik Kişilik Bozukluğu’nun Teorisi ve Tedavisi” Jerry KATZ, “Mükemmellik Arayışı İçinde Narsisist Kişiliğe Masterson Yaklaşımı” William GRIFFITHS, Gizli Narsisistik Kendilik Bozukluğu” Carolyn BANKSTON, “Yalnızlığın Kalesi: Şizoid Kendilik Bozukluğu” Judith PEARSON, Kendilik Bozukluklarının Psikofarmakolojisi” Murray SCHANE…Ayrıca James F Masterson da videokonferans yöntemiyle New York’tan toplantılara katılacak.
 
Bütün bunlar neden önemli?
Geçenlerde aklıma gelmiişti, eski Türk filmleriyle yenilerini karşılaştırsak, esas oğlan ve kadınlar, işlenen konular, filmlerde geçen olaylar, insanların davranma biçimleri, değerler, sahneler vs yönünden. Acaba toplumsal değişimi, toplumumuzun gittiği yönü anlamak açısından faydalı olur mu diye.
Biliyorsunuz siyah beyaz dönemde ve ondan sonra sinemamızda işlenen konular daha basitti. İyiler kazanırdı. Toplumsal bir takım değerler mutlaka ön planda tutulur ve karakterlerin düşünce ve davranışları onları aşamazdı. Ahlaki değerler aşılamazdı. Yardımlaşma, paylaşma, iyilik yapma, kendini feda etme, sevgi, saygı kavramları çok ön planda görünürdü. Bugünkü filmlerimiz zaten malum. Ben kendimce bunu bir yozlaşma ve toplumsal açıdan geriye gidiş ve çürüme olarak değerlendirenlere kolay cevap veremiyom. En azından merak ediyordum. Bunu hangi perspektiften değerlendirmek konusunda tereddütlerim vardı. Bunu sordum konunun ilgililerine. Özellikle de Tahir Hocam’a. Bu konuyla ilgili yapılmış bir doktora tezinin olduğunu söyledi ve o bunu yozlaşmadan çok toplumun kendini daha alt katmandan sorgulayacak kadar olgunlaşmaya başladığı şeklinde değerlendirdiğini söyledi.
İnsanla ya da toplumla çalışmak aslında çok farklı değil. Toplumlar da insanların oluşturduğu bir büyük insan gibi düşünülürse, toplumumuzu da doğan, genetiği olan çevresel faktörlerden etkilenen, büyümeye ve gelişmeye çalışan yegane bir insan olarak değerlendirip ele alalım. Eskiden savunmaları yüksek olan ve iç katmanlarını sorgulatmayan bu insanın kendine güveni mi arttı ki daha alt katmanlarını, daha ilkel bölümlerini gösteriyor? Yoksa kendinden memnuniyetsizliği ve rahatsızlığı mı arttığı ve başka çaresi olmadığı için mi bunları irdeliyor? Ya da gelişmek ve büyümenin başka yolu olmadığı için mi?
Bir insan ne zaman bir terapistin, bir yol göstericinin, bir Mürşid’in önüne gidip savunma duvarlarını açıp kendini gösterme ihtiyacı duyar? Ya rahatsızlık, ya ihtiyaç, ya da bilmediğimiz şekilde bir içsel yönelim olabilir, sebebi her ne olursa olsun bu süreç sancılı olacaktır ve rahatsızlık verecektir. Dayanılması gereken, kılavuza ihtiyaç duyulan, bilgi ve donanımlı yol göstericilerin gerektiği bir süreçtir. İnciticidir. Hiç beğenmediğimiz, beklemediğimiz, kabullenmesi zor bir çok alanımız görülebilecektir. Her şeye rağmen bilinçli ve iyi niyetli bir çabaysa olumlu sonuçlanacaktır.
Yukarda bahsettiğim konular da bu iyi niyetli çabaları bilgiyle donatıp bu süreci toplumumuz açısından kolay ve hızlı aşmamıza yararlı olacaktır diye düşünüyorum.
Bu türden çalışmalara büyük ihtiyacımız var.
Kadim kültürümüz de aslında buna müsait. Bu çalışmalar sırasında eski kaynaklarımız da yeniden gözden geçirilmeli. Ben bu tür çalışmaları desteklemekle birlikte çalışmaların bu ayağını eksik buluyorum ve bunun da önemini buradan hatırlatmak istiyorum.

Konuyu tekrar insana ve kendimize getirelim. Kusurlarımızı önce kendimize itiraf edelim. Kusurlarımızın ve beğenmediğimiz yaşamlarımızın sorumluluğunu başkalarına yüklemekten vazgeçip hayatlarımızın sorumluluğunu yüklenelim. Çaba gösterip kılavuzlar bulalım ve kendi hayatlarımızın senaristi olalım. Bunlardan sonra asıl senaryodan kaynaklanan kaza ve kader de hükmünü verirse onunla da pençeleşmeyelim.
Esenlik dileklerimle…

fozdengul@gmail.com

GÖNÜL ÇALABIN TAHTI

 

Bir okuyucu sorusu:

Faik bey, diyelim ben sizin geçen hafta söylediğiniz gibi sürekli iletişim yada ilişki halinde bulunamadığınız biriyim, alıcı değilim, bütün insan değilim veya iyi niyetli değilim ama bir ortamda bir araya geliyoruz ve siz bende noksan olan özelliklere rağmen benimle muhabbet etmeye mecbur kalıyorsunuz. Beni de ‘Hızır’ mı adfedeceksiniz? Ve eğer ben de bir Hızır isem, o zaman dürüstlük veya samimiyet nereye gitti? Ben yine bu sayfadan cevabınızı bekleyeceğim.

Öncelikle doğru anlamaya çalışalım. Alıcı değil, iyi niyetli değil, bütün değil. Böyle biriyle neden muhabbet etmek zorunda kalalım. Buna mecbur olduğumuzu düşünmüyorum. Hızır bilmek ne demek? Diğerini dikkate almak. Adam yerine koymak. Önemsemek. Saygı duymak. En önemlisi de durduk yere incitmemek. Birisiyle bir arada olmak demek ille de onunla sohbet, muhabbet etmek zorunda olmak anlamına gelmez. Çeşitli ortamlar hayal ediyorum şimdi. Bir arkadaş toplantısı. Tanıdıklarınız var tanımadıklarınız var. Neden herkesle konuşmak zorunda olasınız ki? Sorulursa cevap verirsiniz. Sorulmazsa sukut edersiniz.

Herkesi Hızır bilmek daha çok incitmemekle ilgili. Bu gerçeği ifade etmeyeceğimiz anlamına da gelmez. Ancak işin sırrı olgunlukla ilgili. Söyledikleriniz neden söylediğinize, gerekçenize, niyetinize bağlı. Haklı çıkmak için mi? Başkalarının ağzı açık kalsın için mi? Savunmaya geçmek mi? Sırf tartışma olsun için mi? Öfke kaynaklı mı? Yoksa sevgi adına mı?

Scott Peck sevgiyi diğerini ruhsal olarak tekamül ettirmek olarak tanımlar. Söyledikleriniz ya da söyleyecekleriniz diğerinin işine yarayacaksa, ona bir faydası olacaksa, onu düşündürecekse, farkındalığını artıracaksa söylenmeli. Duymuyorsa konuşmak da anlamsız. Şeyh Sadi Şirazi der ya: “akıllılık konuşulacak yerde konuşmak susulacak yerde susmak,” tersi de akılsızlık. Nerde nasıl davranacağımıza ilişkin biraz da zeka gerekiyor. Esneklik şart.

Dürüstlük konusuna gelince, söylenmesi gerekenleri söylememek dürüstlük mü? İşe yaramayacaksa evet. Hayata hangisi faydalı penceresinden bakmak gerektiğini düşünüyorum ben. Kimin haklı ya da neyin doğru olduğu çok önemli değil. Bir şey faydalıysa konuşmalı. Neyin faydalı olduğunu tespit etmek de donanım gerektiriyor. O yüzden bütün olmak, olgun olmak gerekiyor.

Mesnevi de geçer. Hz İsa hızla koşmaktadır. Sorarlar nereye gidiyorsun diye. Dağa kaçıyorum der. Neden diyince, bir ahmaktan kaçıyorum der. Sen ölüleri dirilten, körlerin gözünü açan değil misin deyince: Ahmak için yapılacak bir şey yoktur der. Bir başka yerde de Hz Pir: bir uyuz yüz kişiyi uyuz eder der. Susulacak ve kaçılacak yerler de vardır.

Herkesi Hızır bilmek herkesle muhabbet etmeyi gerektirmez. En çok da içinde saygıyı barındırır bence. Diğerinin öyle olmasına saygı. Eğer kötüyse de ki kötüler de vardır. Mesafeyi ayarlamak aklı gerektirir. Zira kötülüğü yapabilirsen elinle engellemek, olmazsa dilinle, o da olmazsa kalbinden buğz etmen emredilmiştir. Herkesi Hızır bilmek herkes iyidir anlamına da gelmez. Hz Mevlana: nereye gidersen git akrep ve yılan olacaktır der. Onların varlığını kabullenmek ve korunmak da sana düşer.

Dürüst olmak, her aklına geleni her yerde söylemek de değildir. Hatta söylememek çoğu zaman daha çok duyurucudur. Sabır, söylenmesi ve yapılması gereken şeyi tam zamanında ve en işe yarayan yerde yapmaktır şeklinde de tarif edilebilir.

Herkesi Hızır bilmek, önyargılardan uzak kalmakla ilgilidir. Genellemelerden kaçınmak. Dikkatli olmak. Etraftan haberdar olmak. Kaşıktaki yağı dökmeden etrafı kolaçan etmek. Herkesin bir hikayesi olduğunu içselleştirmek.

Herkesi Hızır bilmek. Hızır’ın var olduğu gerçeğini akılda tutmak demektir. Hikayesi Kur’anda anlatıldığı gibi olduğuna göre var olan her işin aslında arkasında bir hikmetinin olduğunu düşündürmelidir. Sakin olmayı sağlar bu düşünce. Telaşı önler. İşlerin bir düzenleyicisi olduğunu bilmemizi sağlar. Reflektik davranmak yerine durup düşünmemiz gereğini hatırlatır.

Hızır olmasa da herkes, Hızır’ı da yaratanın yarattığı.

Çalap gönüle baktı,

Gönül Çalab’ın tahtı

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıktı ise

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

HADİ!

 

Hafta sonu İstanbul’da dostlarla buluştuk. Kadın erkek farklılığını konuştuk. Bağdat caddesinde Ethem Efendi sokağında. Geniş bahçesi ve ferah ortamıyla İnsana Güven merkezi hoş birlikteliklere ev sahipliği yapıyor. Yaklaşık 5 saate yakın sürdü çalışma. Nezih bir toplulukla karşılıklı bilgilerimizi paylaştık. Katılımcılar devamı gelsin istedi benzer çalışmaların. Nasipse devam ederiz.

Giderken yolda semazen netin mimarı Mehmet Emin Holat ve arkadaşlarıyla karşılaştık havaalanında. Sonra dönüşte de. Onlar da bir festival nedeniyle Fas’a gidiyorlardı. Sonra dönüşte Mustafa Göçer ve arkadaşları. Afganistan’dan geliyorlarmış. Ne kadar mutluluk verici. Bütün bu saydıklarım ve daha bilmediğimiz yığınla çalışma. Hepsi de Hz Mevlana düşüncesini anlama ve anlatma çalışmaları. Çalışırken çalışanları büyüten besleyen ve en çok sevdiğim sözlerden biri: gönülleri yıkayıp cilalayan çalışmalar.

Genellikle her İstanbul’a uğradığımda mutlaka ziyaret etmeye çalıştığım yerlerdendir Eyüp. Sonra Süleymaniye. Bu kez Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergahına da uğradım. Yahya Efendi Kanuni Sultan Süleyman’ın süt kardeşi ve yakın danışmanı. Allah’a yakın kullardan. Beşiktaş’ta tepede boğaza hakim bir mekan. Ruhları şad olsun. Allah onlara verdiklerinden versin bizlere de. Sonra Büyük Mecidiye Camii ve Firuzağa camilerine de uğradım. Ortaköyde balık ekmek yiyip çay içtim. Bütün bunları yaparken ne hissettiğimle ilgilendim bir yandan da kiminleyimi sorguladım.

Böyle söyleyince bir dostun anlattığı meşhur ve sizlerce de malum hikayeyi yeniden hatırlatmak isterim. Ömrü az ama kılıcı keskin sultan Yavuz Selim Han’ın rahatsızlığı artınca ağrılar dayanılmaz olmuş. Malum Şirpence denilen bir rahatsızlığa yakalandığı söylenir. Yavuz Selim Han yanındaki Hasan Can’a bu ne haldir Can deyince, Hasan Can: Sultanım Cenab-Hak’la birlikte olma zamanıdır der. Yavuz’un cevabı manidardır: “Ya sen bizi kiminle bilirdin şimdiye kadar” der.

Bugün çok hoş bir hediye aldım. Aralık ayında Mevlana Kültür Merkezinde yaptığımız konferansların keydedilmemesi bizi üzüyordu. Dostlar içerden ve dışarıdan o konuşmaların videosunu soruyorlardı. Meğerse eski bir dost bizim de haberimiz olmadan bazılarına katılıp kendi imkanlarıyla kaydetmiş 4-5 tanesini. Dvd lerini gönderdi bana. Ne kadar mutlu oldum anlatamam. Yeniden seyrettim. Eğer becerebilirsem internette yayınlamayı düşünüyorum. Yapamazsam Mehmet Emin Can semazen nette yayınlayabilir diye düşünüyorum. Daha ona da söylemedim oysa. O da buradan duysun ne yapalım.

Bugün yine hoş bir tevafuk oldu. Öğleyin Belediye Camii önünde bir bankta oturan iki eski dostla karşılaştık. Hoş beşten sonra laf dönüp dolaşıp Hızır as a geldi. Bununla ilgili Yakup Bey’in birkaç hatırasını dinledik. Benim de benzer bir anım vardı onu anlattım. Bu vesileyle bir kavramı bugün size hatırlatmak ve bunun üstünde durmak istiyorum. Her gördüğünü Hızır bil. Bu daha önce de hep söylediğimiz bir deyimi akla getiriyor. Hep şöyle söylerim danışanlarıma: sizin için dünyadaki en önemli insan kim? Çeşitli isimler sayarlar. Ünlü insanlar, kendi hayatlarındaki önemli simalar filan. Şöyle söylerim ben sonunda: şu anda kiminle birlikteysen odur hayatındaki en önemli insan. Neden böyle? Böyle düşünülürse ne olur? Eğer böyle düşünürseniz hayatınızın tüm anları, bütün ilişkileriniz nitelikli hale gelir. Gelişigüzel olmaktan çıkar yaşantınız. Davranışınızı her insanı en özel yaparak ayarlarsınız. Pişman olacağınız davranışlardan kurtulursunuz. İnsan makamı yüksek önemsediği birisi yanında nasıl davranırsa öyle davranırsınız herkese de böylelikle ilişkileriniz tatmin edici hale gelir.

O zaman herkes Hızır’sa etrafımızda nasıl bir dikkat ve yumuşaklıkla ve özenle başlarız söze ve nasıl dikkat ederiz onu incitmemeye. İncinmemek için sonuçta.

İnsanlara özen göstermeye başlayınca onların mektuplarını da kendi mektubumuzu da daha dikkatle okumaya başlarız. Hani diyordu ya Hz Pir: “mektubun fihristi dille ikrar etmeye benzer, halbuki sen gönül mektubunun metnini bir sına. Bak bakalım söylediklerinle davranışların birbirine uyuyor mu? Bak ki işin münafıkların işine dönmesin.”

Sevgi dikkattir der Scot Peck kitabında. Herkes Hızır olunca daha da dikkat kesiliriz onlara ve daha da severiz herkesi. Dikkat kesilince daha iyi anlarız. Daha çok dinleriz. Sabrımız artar. Sabır varsa iman da vardır. Sabır sevincin de anahtarıdır. İşte sevince çıktı yol.

Bugün bunu hatırlatmak için uzattım lafı bu kadar. Lütfen herkesi Hızır bilelim bundan sonra.

Hadi.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com