SENİNLE OLMAK İSTİYORUM!

 

Hep konuşurduk arkadaşlarla kendi aramızda yabancılar(gelişmişlik oranı yüksek ülke vatandaşları daha çok) giysi ve giyim kuşam konusunda bize göre neden daha rahatlar? Bir toplantı ya da kongre ya da dışarıda günlük hayatta giyinme konusunda daha özgür ve daha az önemser görünüyorlar, rahatlığı daha çok önemsiyorlar neden diye? Genellikle söylenen özgüvenleri daha yüksek cevabı olurdu.

Ev ve araba kıyaslamasıyla ilgili olarak şöyle duyardık:  bir Amerikalı para kazanmaya başladı mı önce ev alır arabası eski de olabilir önce kendine bir yaşam alanı oluşturur, genellikle bahçeli evdir tercihleri. Ben mezun olur olmaz hemen biriktirdiğim ilk parayla bir araba almayı hedeflemiştim, bir ara mecburi hizmet sırasında futbolcu arkadaşlarla birlikte zaman geçirdiğim bir dönem olmuştu, transfer yapar yapmaz ilk yaptıkları olabildiğince yüksek paralarla araba almaktı ve giyim kuşam en pahalısından.

Giyim kuşam da araba da önceliği bir kenara bırakırsak ev de aslında dışarıya karşı bir örtü. İnsanı diğerlerinden ayıran ona yeni bir kimlik kazandıran. Kimlik ve kişilik ne kadar yaralıysa örtü o denli önem kazanıyordu. Takke düşerse kel görünmesin diye.

Eskiden sosyal yaşamda prestiji önemseyen toplumlar, kişilikler daha yaralı  diye düşünür öyle inanırdım. Herhangi bir araştırmaya dönük değil gözlemlerimden yola çıkarak varmıştım bu kanıya. Ülkemizin doğusuna gittikçe daha çok takım elbiseli insan görüyordum ve daha lüks otomobiller. Yaşadıkları mekanlardan bağımsız sosyal alanlarda geçici rahatlama sağlayan savunmalardı bunlar, yaşadığı acıları unutmak için arada alınan alkol gibi, uyuşturucular gibi, giysinin içindeyken, arabanın içindeyken yaralı kimlik geçici olarak pansuman ediliyordu.

Bir çocuğun kabul görmek ve sevilmek için öğrendiği en temel gerekçeydi gerekçe böyle yaparken, annenin onayını alır onu memnun eder ona benzersen, karşı gelmezsen sevilirsin. Büyük ve güçlü olana benzemek, onun onayını almak.

Toplumun da büyük ve güçlüleri vardı kabul görmek isteyen sevilmek isteyen yaralı kimlikler onlar gibi olmanın bir yolunu bulup onların mekanlarında barınıp sevimli olabilir ve aferin alabilirlerdi.

Aklıma İslam’ın ilk yayılma yıllarında Mekke’nin ileri gelen güçlü ve zenginlerinin Peygamber sav e söyledikleri geldi: tamam aslında söylediklerini kabul edebiliriz ancak şu ayak takımıyla beraber aynı seviyede olmayı kabullenemeyiz.

Türkiye’deki sınıfsal kavgayla ilgili düşünürken geldi aklıma bunlar. Bir insanın ya da toplumun gelişmişlik düzeyi testiye göre değil de testinin içindeki suyla ölçülmeli diye söyler hep evrensel öğretiler. Eski Türk filmlerini hatırlayalım köyden gelen kızlar şehirli oğlana sunulmak için önce mağazalara götürülüp giysisi şehirliye benzetilmez mi? Sonra yürüyüşü, yaşama biçimi. Hep denilmez mi: önce kıyafetinize göre kabul görürsünüz.

Dış değiştirilince her zaman içi değiştirmez. Ancak iç değişirse dış kesinlikle değişir. Hiç kimse dış görünüş öncelikli önemli değil demez görünüşte, insandır önemli olan der kime sorsanız ve bir  sürü kılıfla rasyonalize eder size söylediklerini, eğer gerçekte böyle olsaydı aynı düşünceye sahip erkekler dışlanmazken rahatlıkla üniversite kapılarından girebilirken sadece başı örtülü diye onlarla aynı düşünen kızlar geri çevrilir miydi? Çünkü giyim kuşam ve görünüş içten ve düşünceden daha önemlidir az gelişmiş ve ilkel toplumlarda.

İyi ve temiz giyinmeyle ilgili itirazlar gelebilir. Bunlarla ilgili bir kaygım yok. Giyinmenin ardındaki gerekçe benim söylemeye çalıştığım. Dış görünüşün temsili ve başka türlü giyinene tahammülle ilgili. Giyinme derken kastım aslında onun örttüğü kişilik ve kimliklerimiz. İstediği gibi giyinemeyen, istediği gibi düşünemez, konuşamaz,yaşayamaz, kendini ifade edemez. Toplumun görgü, adap,erkanı ve alışılmışı var diyenleriniz olabilir katılırım, yine de giyinmek de konuşmak gibi kendini ifade biçimidir derim ve özgürlükle ilintilidir diye de eklerim.

Giyinmekten bahsediyorsam da asıl amacım sınıfsal kavga ve gelişmişlik. Bu da tahammül ve olgunluk düzeyi ile yakından ilgili. Duygularımı düşüncelerimi iç yaralarımı örtmek zorunda kalmadığım spontan olabildiğim, olduğum gibi kabul görebileceğim bir yaşam özlediğim.

Şunları soruyorum kendime:

Yaşadığım yerde kıymetli miyim?

Yaşadığım yerde dolaysız lafı dolandırmak zorunda kalmadan iletişim kurabiliyor muyum?

Yaşadığım yerde kurallar esnek mi? Değiştirilemez mi? Katı mı? İnsani mi?

Yaşadığım yerde ruhsal olarak soyunduğumda suçlanıyor muyum? Küfür ya da hakarete maruz kalıyor muyum?

Yaşadığım yerde ille de bir guruba ait olmak zorunda bırakılıyor muyum? Yalnız olmayı da rahatlıkla seçebilir miyim?

Bir kabule ulaşabilmek için önce reddetmeme izin var mı?

 

Başka sorularım da var ancak şimdilik önemsediklerim bunlar.

Beni kendim olmaktan uzakta tutan ve özgürlüğümü elimden alan korkularımı gözden geçirdim. Korkudan korkmaktansa her şeyi olduğu gibi korkuyu da verenden asıl korkup alışverişimi onunla yapmaya karar verdim. İnsanları suçlamamaya ve kınamamaya, suçlanmayı reddetmeye ahdettim. Görünüşten çok içi önemsemeye ve bunu görmeyi sağlayacak basiret için çalışmaya niyetlendim. Bütün bunları yapabilmeyi de tabi ki O’ndan diledim. Ellerimi açıp aklımın ve kalbimin ipini kendi eline almasını istedim. İlle de bir bağlılık şartsa O’na bağlı olmayı, ait olma duygusuysa O’na ait olmayı gerekli buldum. Bir sürü gözü süzüp durmak ve bir sürü kucakta kabul görmek  yerine tek bir göz ve tek bir kucağın yeteceğine inanıyorum artık. Bedenin ruhu cansa canın ruhu da canan olmalı.

İddialı olmak kendi yaralı kimliğimin kabuğunu açan, kanatan ve utandıran bir şey oldu hep hayatım boyunca. Şimdi istediklerim için de O’na sığınıyor ve nefsimi ellerine bırakıyorum. Ayağını üstüne bassın istiyorum. Eğer benimleysen her şeye sahipsin, değilsen tüm dünya senin olsa yine de hiçbir şeye sahip değilsin diyen O.

SENİNLE OLMAK İSTİYORUM….

                                                                                                                       Faik Özdengül