Suriyeliler Neyiniz Olur?

Müşrikler zulumlerini arttırınca, hicret emredildi ve  Mekkeli Müslümanlar, Peygamber sav in ardından Medine’ye yollandılar. Muhacir oldular. Bugünün diliyle söyleyelim, mülteci,

Ensar coşkuyla karşıladı onları. Sahip olduğu her şeyi paylaştı.
Medineliler’in bazıları ise yüzlerini buruşturdu. Dedikoduya başladılar. Neler mi  söylediler?

Şöyle bir kampanya başladığını düşünün o dönem Medine’de, ‘Mülteciler evlerine dönsün’.
Olmamış mıdır?
Oldu. O dönemde de oldu.
Kimler dedikodu etti?
Medine’deki Yahudiler.
Başka?
Munafiklar.  Abdullah ibni Selül başta olmak üzere.
Onlar bizden daha itibarlı diyorlardı. Geldiler düzenimiz bozuldu. Hepsi çulsuz vs.
Başta Peygamber sav olmak üzere,  Hz Ebubekir,  Hz Ömer,  Hz Ali ve diğer sahabelerin kulağına gitmedi mi bu defikodular, bundan incinmediler mi, eğer mecbur kalmasalar, Allah’ın emri olmasa  tercih ederler miydi kendi yurtları dururken bir başka yerde sığınmacı olmayı?
Provakatif olaylar eksik değildi. Hatta bir kez sefer dönüşü bir yerde mola verilmişti.  Bu sırada bir Medine’li ile bir Muhacir arasında münakaşa çıktı ve ardından münafiklarin şişirmesiyle olay birden büyüdü. Peygamber sav bundan çok üzüldü ve size ne oluyor ki cahiliye dönemindeki gibi davranıyorsunuz diye tepki gösterdi ve  dinlemekten vaz geçip yeniden orduyu harekete geçirdi. Dönüşte Abdullah ibni Selül oğlunun baskısı neticesinde özür diledi.
Bir kaç gündür Kilis’teyim. En çok sığınmacıya sahip illerden biri. Dedikoducular burda da var. Dedikodu burada da eksik değil. Halkın sağduyusu yerinde çok şükür. İbrahim Tenekeci’nin dediği gibi iyilikte birleşmek ilahi kaynaklıdır.
Burada olduğum sürede bir çok mülteci ile tanıştım. Ömür boyu dostluk ve kardeşlik yapmak isteyeceğiniz bir çok insan gördüm. Az da olsa bir arada olmaktan endişe edeceğiniz insanlar da.
Bugün sabah namazında Çalık Camii’nde birisini gördüm. Suriye’de savaştan önce eczacı imiş. Görgüsü ve  edebi ile hayranlık uyandıran birisi. Yabancılara ait bir okulda aylık 400 Tl ye öğretmenlik yapıyor. Çok hikaye dinledim burada. Çok drama şahit oldum.
Medine’ye hicret edenler Peygamber ve sahabelerdi diye itiraz gelirse eğer evet bugün gelenlerin arasında Peygamber yok. Lakin emin olun mazlum çocuklar var. Allah’a yakın O’nun nazlı kulları var. Kadınlar var. Yaşlılar var.
Dedikodu zaten haram, onu baştan söyleyelim. Bir de dedikodu incitir. Asıl Allah’ın gücüne gitmesin diye dua edelim. Hepiniz bilirsiniz kabağın sahibi var derler.
Yaşamak imtihanını kolay etsin bize Yaradan. Kibirden, dedikodudan uzak etsin. Dostu düşmanı ayırt edecek feraset versin.
Belki de bu misafirler bize Cenab-ı Hakk’ın ikramıdır kimbilir?

ANADOLU GEMİSİ

Çok defa bir Hindû ile bir Türk, birbirinin lisânını anladığı için ahbâb olur. Yine çok defa iki Türk yekdiğerini anlamadığı için yabancı gibi kalır. Mesnevi.

Millet olmak, ortak duygu ve düşünce birliğidir. Anlamak ve anlaşılmak düşmanlığı izale eder.

Aile olmak, arkadaşlık, takımdaşlık hepsi ortak bir gaye için bir araya gelen, birbirini anlamaya niyetli, ortak ilkeleri olan fertlerden oluşur. Ortak duygu ve düşünce, ortak inanç ve ilkelerin sonucudur.

Bugün adına Anadolu denilen topraklarda bir arada yaşadığımız insan topluluğunun bütünü aynı millet değil. Bunu açıkça söylemeliyiz. Olaylar karşısında duygu ve düşüncelerimiz ortak değil. İnançlarımız ve gayelerimiz aynı değil. Bunu kabullenmeli ve dört elle tutunduğumuz Anadolu gemisinin batmaması için tek millet olmanın yolunu, ondan sonra aramalı ve kafa yormalıyız. Eğer bir ayağımız gerçekte durmazsa savruluruz.

Ahbaplığı yekdiğerini anlamak olarak nitelemiş Hz Pir. Hz Mevlana yaşadığı dönemde sürekli birlik ve beraberlik vurgusu yapmış birisidir. Çok ırklı ve çok kültürlü bir dönemde öne çıkardığı ve vurguladığı düşünceleri ile hem kendi yaşadığı çağa hem de ondan sonraki zaman dilimine bu manada hatırı sayılır katkılar yapmıştır.

Bugünkü yaşadıklarımız o döneme benzerlik gösteriyor mu? Evet. Hem doğudan hem batıdan saldırı altında olan Selçuklu ile bugünün Türkiye’si birçok açıdan benzerlik gösteriyor. Bir yandan saldırılarla baş etmek, diğer yandan kendi içinde birliği sağlamak zorunda. O zaman bu başarıldı mı? Evet. Belki adı Selçuklu olarak kalmadı ama ardından yedi iklime hükmeden ve dünyada adaletin gerçekten de hüküm sürdüğü Osmanlı Medeniyeti zuhur etti.

Yine başarabiliriz. Yine ve yeniden birlik ve beraberlik vurgusu yapacak, çok dil bilen, insanı tanıyan, diğerini anlamayı önemseyen insanlar yetiştirebilirsek eğer.

Mahremiyyet lisânı hakikaten başkadır. Kalb âşinâlığı, lisan âşinâlığından daha iyidir. Mesnevi.

Kalp dilini öğrenmek, kalplere hitap etmek ve önce gönülleri fethetmek zorundayız. Gönülleri fethetmek, önce güzel bir lisana sahip olmakla başlar.

Kur’an’a müracat edelim:

“Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve: «Ben gerçekten müslümanlardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” Fussilet 33.

Bu davet dürüst insanlara münasiptir. Peygamber sav in yola çıkarkenki vasfı eminlikti. O’nun lakabı Muhammed’ül Emin İdi. Buna rağmen bazıları bu davetin dışında kalacak. Bunu da baştan kabul edelim.

Uyarmak zorundayım. Gemiyi delerek gemiyi batmaktan kurtaramayız. O Hz Hızır’a münasiptir. Gemiyi diğerlerinden temizlemek te işe yarar görünmüyor. Diğerinin de dilini öğrenmeli ve ortak zemin bulmaya çalışmalıyız. İnsan ihsanın kuludur. Az ya da çok olmamız da önemli değil. Peygamber sav in tebliğe başlarken sahip olduğu ilk vasfı bizim de başlangıç noktamız olsun derim. Ondan sonra da yapılacak belli Allah’a davet etmek ve salih işler yapmak.

Düşmanlar konusunda da uyarmalıyım.

“Düşman, sana dostça sözler söyler ve dâneden bahsederse sen onu tuzak bil. Düşman sana şeker verirse onu zehir, lûtfedecek olursa onu da kahır bil.”Mesnevi.

Peki kim dost kim düşman ayırt edemiyor musun?

Kazâ-yi ilâhî zuhûr edince basîretin kapanır, posttan başka bir şey göremez, dostları düşmandan ayırd edemez olursun.

 Böyle olunca tazarru’a başla. Tesbih ve istiğfâr etmeye ve oruç tutmaya devam eyle.

 Şöyle diyerek ağla ve inle ki: Ey gaybları bilen Allah; bizi taş gibi ağır ve kötü bir mekr altında ezme.

Ey arslan yaratan Allah; biz köpeklik etti isek de pusudaki arslanı – Ya’ni hüm-i kazâyı – üstümüze saldırtma.

Lâtif suya âteş sûreti verme, âteşi de su gibi gösterme. Mesnevi.

DİLENCİLİK

Ramazan ayında Konya’nın dilenciler için de bir cazibe merkezi olduğunu biliyor muydunuz?

Duyumlarıma göre günlük kazançlarıyla otelde kalıyor, yeme, içme ve gezme masrafları haricinde yeterli birikim yapıp memleketlerine dönüyorlarmış.

Şimdi bu iyi mi kötü mü? Ona siz karar verin. Sömürüldüğünüzü düşünürseniz kötü. Haklısınız. istismar ediliyorsunuz

Bir yandan da cazibe merkezisiniz. Veren elsiniz. Merhametlisiniz. Duyarlısınız. İstismar edenler bile kimi istismar edelim, kimi kandıralım derken akıllarına siz geliyorsunuz. Bu insani vasıflarınızın hala canlı olduğunu da gösteriyor.

Hadis_i Şerif’i biliyorsunuz: ‘Aldatan ya da aldanan olacaksanız aldanan olmayı seçin.’ Nihai adalet zaten şaşmaz.

Ben kişisel olarak dilencilere bir şey vermeye karşıyım. Eğer birisine bir şey verilecekse güvendiğim kuruluşları tercih ediyorum. Kendim araştırmayı yeğliyorum. Çok çok nadirdir dilencilere bir şey verdiğim. Buna rağmen insanımızdaki o duyarlı kısmı görüyorum ve insanlar verdiği zaman da bir şey diyemiyorum. Cuma hutbesinde de daha önce dile getirilmişti. Dilencilik meslek olmasın diye. Bir şehrin yollarına ve kaldırımlarına el açmış çocuklar ve ihtiyarlar yakışmıyor. Eğer o insanlar gerçekten o haldeyse bize yazıklar olsun. Değil de meslek icabı sömürülüyorsak yine yazıklar olsun.

Peki ne yapılabilir bu insanlarla ilgili diye düşününce biraz da karamizah yapalım Ramazan nasılsa.

Dilencilerin özenilecek tarafları da yok değil. Ancak kamil insanlarda bulunan nefsi ayaklar altına alma maharetleri takdire şayan. El açmak, istemek nefsin en hoşlanmadığı davranışlardan, bunu başardıklarına göre her biri bu manada eğitmen olarak kullanılabilir.

Kendilerini ifade etmedeki başarıları görülmeye değer.  Her birisi gerçek birer sanatçı.  Beden dili, sözlü ve görsel uyarıcılar, musikinin her türü, oyunculuk, o mahur bakışlar mesela.

Sonra adalet ve hakkaniyet arayışları, öylesine yüksek özgüvenleri var ki, verdiğin parayı geri verip dilenciye mi veriyorsun arkadaş bile diyenleri var. Büyükşehirlerde özellikle iyi organize olanların en yüksek gelir elde eden iş kollarından sayıldığı söyleniyor.

Dilencilere de birkaç laf söyleyelim hatta Abdülkadir Geylani söylesin:

Dilencilik huyunu bırakan insanda şu yüksek vasıflar mevcuttur:

Allah’ın, kendi halini bildiğine inanır.
ilm-i ilahinin her şeyi kuşatmış olduğuna yakîni vardır.
Her an iman yolunda ilerleme kaydeder.
Yaratanını hiçbir zaman unutmaz, her an onu tefekkür etmekten hoşlanır ve daima huzurla:
– “beni benden daha iyi bilen var.” der, günlerini böyle bitirir…

Neticeyi Peygamber sav belirlesin:

Çalışmayıp kendini sadaka isteyecek hâle düşüren, 70 şeye muhtaç olur.) [Tirmizi]

(Muhtaç olmadan dilenen, ateş koru yutan kimse gibidir.) [Beyheki]

(Mal biriktirmek için dilenen, ateş koru dilenmiş olur.) [Müslim]

İslam ulemasının icması da şu yöndedir:

Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin dilenmesi haramdır.

 

SELAMLAŞMA BAHÇESİ

Tanışmak en öncedir fakat her buluşma, kavuşmak değildir.

Adem ile Havva Cennette buluştular lakin yeryüzünde kavuştular. Onların kavuştukları yer olan Arafat, bugün Müslümanların da buluşma yeri.

Buluşmak heyecanlıdır, ürkütür, sorularla doludur kesesi, umut da vardır içinde korku da. Sonu nereye varacak bilinmez.  İnsan buluşmalarda ayrılığa daha hazırlıklıdır. Kavuşumun ayrılığı ise pek acımasızdır.

Hoşlansak ta hoşlanmasak ta buluşmanın da kavuşmanın da kuyruğuna takılmıştır ayrılık, ikisi de onsuz uçamaz. Dünyanın gerçekten de bu yüzden pek tadı tuzu yoktur.

Kavuşmak zorunlu değilse de buluşmak önemlidir. İnsanlar ilk buluşup tanıştıkları günleri kutlarlar genellikle. Doğum günü ölüm gününe galiptir. İlk tanışma, söz kesme ve düğün gününden daha çok heyecan verir mesela.

Buluşma önemlidir. Çakmak taşı ile demir buluşunca küçük bir kıvılcım da oluşabilir bütün bir dünya da yanabilir.

Musa as ile Hızır as da iki denizin birleştiği yerde buluştular. Onların  birliktelikleri kısa sürdü. Peygamber sav de Cebrail as ile  Nur dağındaki Hira mağarasında tanışıp buluştu. Bu buluşmadan Kur’an doğdu. Buluşmak bir yandan da doğurgan bir şeydir. Her birimiz anne babalarımızın buluşmalarının ürünüyüz.

Yakınlarda Hz Mevlana ile Şems Hazretlerinin buluşma yerinin bildiğimizin aksine farklı bir yerde olabileceğine  dair bir yazı okumuştum. http://konyaarastirmalari.blogspot.com.tr/2017/05/mecmaul-bahreyn-mi-maracel-bahreyn-mi.html

Dün o yeri incelemek için bir keşif gezisine çıktım. Niyetin bereketi belki de hiç fark etmediğim yerleri görüp belledim.  Bana eşlik eden arkadaşım bir soru sordu. Buluşmak neden önemlidir diye? Bu soru sanırım bu yazıyı yazdırdı.

Buluşmak neden önemlidir?

Bahsettiğim buluşma Mesneviyi doğurdu. Divan-ı Kebir, Fih-i Mafih bu buluşmayı hikaye etti. Konya’yı görünür bilinir yaptı. Osmanlı medeniyetine ön ayak oldu. Bütün dünyayı etkiledi ve hala etkileri devam ediyor.

Buluşmak gizemlidir, üretir, doğurur, kavuşmaya vesile olur.

Buluşup tanışmak başlangıçta bir niyete sahip olabileceği gibi kazai asuman ile de olur. O da Yaratanın, asıl buluşup tanıştıranın niyetidir.

Bugün Hz Mevlana ile Şems’in buluştuğu düşünülen yerde küçük bir cam kulübe var. Dikkat edilmezse görülmez bile. Bu şehre, bu buluşmaya bugünkü uyduruk kulübe yakışmıyor.

Nihayetinde demek isterim ki, bu iki arifin  buluştuğu yer artık anıtsal bir hale bürünsün. Bizi dünyanın geri kalanı ile tanıştırıp buluşturan bu insanların hikayesi yeni tanışıklıklara vesile olsun. Bu yerde dünyanın bundan sonrası için yeni hikayeler yazılsın. Sadece bir anıt değil, burası yaşam alanı olsun. Buluşma, selamlaşma bahçesi olsun. Yensin içilsin gezilsin. Biliyoruz ki iman etmeden cennete giriş yok. Hakiki iman da birbirimizi sevmeyi gerektiriyor. Bunun ilk adımı da tanışıp bilişmek. O da selamlaşmakla başlıyor.

Yeni bir medeniyet için yeni tanışıklıklara, yeni buluşmalara ihtiyaç var.

Hadi bismillah.

 

BABANNEM VE BEN

Tarih sadece ibret alınan değil aynı zamanda kuvvet alınan da bir şeydir der İhsan Fazlıoğlu.

Yeni nesillere anlatacak hikayeniz yoksa başkalarının hikayelerine sarılırlar. Hikayeyi ve senaryoyu kim yazıyorsa oyunu da o kuruyordur.

Size anlatılan masallarla büyürsünüz. Oradaki kahramanlarla özdeşim kurar kötülere diş bilersiniz. Herkesin bir kahramanı vardır. Herkesin bir düşmanı olduğu gibi.

Bir arada olmanın hamuru ortak mitler, ortak hikayeler ortak gelecektir. Bugün tarihte okuduğumuz nice kavimler, milletler, topluluklar yok olup gitmişlerdir. Bazılarının sadece ismi kalırken bir kısmının ismi de yel olup havaya savruldu.

Bugün Anadolu coğrafyasını yurt tutmuş bu milletin hikayesi nerede başladı, nasıl evrildi, kaç yıllık, nereden gelip nereye gider? Hikayesi değişti mi? Başından beri aynı mı? Mesela bundan 500 yıl önceki hikayesi ile bugünkü hikayesi arasında fark var mı? O zamanki kahramanları ve düşmanları ile bugünküler farklı mı? Değilse nerede müdahale edildi? Edilince ne oldu? Tarihi, dili ve musikisi kadim mi? Beğenileri, zevkleri, ahlakı sözlü ve yazılı kültürü kesintiye uğradı mı?

Bu millet kaç yıllık?

Bunu anlamak için okullarda anlatılan tarih neye ve nerelere vurgu yapıyor ona bakın? Kahramanlarımız, dilimiz, musikimiz, mimarimiz kaç yıllık buna bakın.

Geçmiş görkemli medeniyetimize haksızlık yaptığımız kanaatindeyim. Geçenlerde elime babaannemin bir kitabı geçti. Biz küçükken komşu kadınlar toplanır, babaannem de onlara bu kitaptan okurdu. Kulağımda kalanlar Hz Ali’nin ceng hikayeleri. Cildi yıpranmış, kapağı eskimiş bu kitabı okuyamayınca onun ve benim hikayemin aynı olmadığını anladım. Kitabın dili ve harfleri farklıydı. Sağdan sola yazılmıştı. Babannem Osmanlıca yazıp okurken ben Latin harfleriyle yazıp okuyordum. O çocukken gittiği mektepte Hz Ali’yi, Kaf dağını, Sadi Şirazi’yi, Mesnevi’yi hikaye ederken ben ilkokulda Robin Hood’u, Güliverin maceralarını, topu atan Oya’yı ve tutmaktan başka çaresi olmayan Kaya’yı okudum.

Neden?

Hikayesi aynı olmayan babaannem ve ben aynı milletten miyiz?

Kahramanlarımızı yeniden keşfedip itibarlarını iade etmedikçe, yok saydığımız ve bastırdığımız suçluluk duygusu yakamızı bırakmayacak. Hikayesi ve kahramanları eski ve güçlü olanların önünde ezilip büzüleceğiz. Bize kim olduğumuzu hatırlatan ne varsa önce ona düşmanlık edeceğiz. Bu aşağılık kompleksinden kurtulmanın yolu öncelikle pişman olup özür dilemekle başlar. Köklerimizle barışmadan yeniden kaf dağına doğru yola çıkamayız.

Bu amaçla TRT Diyanette yeni bir programa başladık. Fihimafih. Her Cuma 21 30 da canlı olarak ekranlarda olacağız.

İsterim ki hikayemize sizler de ortak olun. Beraberce çalışalım dersimize.

 

İKİ KARDEŞİN HİKAYESİ

Konya’da Alaeddin tepesinin kuzey eteğinde, iki kardeş gibi yan yana yaşayan   iki eski medrese, 1939 yılında zorla birbirinden koparılır. Aralarından yol geçer. Yürümenin öğrenmekten daha popüler olduğu zamanlardır.

Küçük kardeş olan Kemaliye medresesinden daha çok pay alınır ve  sembolik bir bölüm hariç gerisi  yıkılır. Büyük abi olan Karatay medresesi ise daha dirençlidir. Birer yıl arayla yapılan  her iki medreseyi yaptıranlar gerçekte de kardeştir. Birisi Celaleddin Karatay, diğeri ise Kemalettin Turumtaş.

Küçük olan Kemaliye medresesinden kalan bölümün üstü ahşapla kapatılıp bugün kitap satış yeri olmuş. Büyük kardeş olan Karatay medresesi  ise ya görkemli geçmişini  aktarabilmek  veya banisi olan Celaleddin Karatay’ı koynunda yatırabilmek için müze olmaya razı olmuş. Eskisi gibi içinde Hadis ve Tefsir okuyan öğrencileri yok. Müderrisler ve muidler gezinmiyor bugün bahçesinde. Kapalı bölümdeki havuzunda astronomi öğretilmiyor. Muhteşem çinileri sadece turistler ve ziyaretçiler için.

Karatay Medresesi boş durumu? Durmamış. O yolun kenarında müze olup gelen gideni oyalarken gizli bir antlaşma yapıp öğrenme ve öğretme görevini hemen yakınındaki bir başka yere devretmiş.

Medresenin arkasındaki Kılıçarslan meydanında batıya doğru yürürseniz restore edilmiş eski Konya evleri görürsünüz. Onların da arkasında, hemen demiryolu kenarında şimdilerde Bosna Hersek Fahri Konsolosluğu ve SADAV’I bünyesinde barındıran iki katlı eski bir Mevlevi dedesine ait bina sizi karşılar.

Şimdilerde buranın Mekinleri Hz Mevlana’nın da hemşehrileri olan Afganistan’dan ilim tahsili için gelen öğrenciler. Şükrullah, İsmetullah, Mucip, Taki, Can Muhammet, Nurettin ve diğerleri. Artık Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh, Tasavvuf burada okunmaya devam ediyor. Tıpkı eskiden Karatay Medresesinin yaptığı gibi uzak diyarlardan gelen misafirler karşılanıp ağırlanıyor ve ihtiyaçları karşılanıyor.

Şimdilerde günün hemen her saati Şükrullah orada. Bahçedeki çiçekleri sularken bir yandan zihni uzaklarda Maveraünnehir’i düşler. Uğrayana çay ikram eder. Dileyene ise çayın yanında Hz Mevlana’nın da anavatanı olan toprakların şarkısını hikaye eder.

KİM OLDUĞUNU HATIRLA

Rivayet edilir ki, Şems-i Tebrizi Konya’ya geldiğinde Şekerciler Hanına indi. Bir hücre tuttu. Halk kendisini büyük bir tüccar zannetsin diye hücrenin kapısına nadir bir kilit taktı. Anahtarını da kıymetli bir hırkanın ucuna düğümleyerek omuzuna attı.  Halbuki hücrede kendisinin eski bir hasırından, kırık bir ibrik ve bir tuğla yastıktan başka bir şey yoktu. On, on beş günde bir, az miktarda kuru ekmeği paça suyuna batırıp tirit yapar onu yerdi. (Ariflerin Menkıbeleri.)

Hz Mevlana benzeri bir hikayeyi Mesnevisinde anlatır. Hikayede kahramanın adı Evazdır. Padişah bir gün tebdili kıyafet ahaliyi tetkik ederken susamış ve bir çocuktan su istemiştir. Çocuk bir hayli geç gelmiş ve Padişahı bekletmiştir. Çocuk daha sonra elinde bir testi suyla geri dönmüş ve duruma öfkelenen susamış Padişaha verdiği cevapla Padişahın takdirini kazanıp, Padişahın arzusuyla saraya alınmıştır. Çocuk ne mi demiş? Hemen söyleyeyim:

-Padişahım geldiğinizde terliydiniz bizim de suyumuz soğuktur. Biraz oyalandım, teriniz kurusun siz de soluklanın ki, soğuk suyumuz sizi hasta etmesin.

Evaz sarayda da hızla mevki kazanmış ve bu ahalinin kıskançlığını celbetmiş. Tıpkı Şems gibi odasının kapısı hep kilitli olurmuş. Dedikodu almış yürümüş. Güya odasında Padişahın hazinesinden çaldığı altınları saklarmış. Dedikodu ayyuka çıkınca Padişahın emriyle kapısı kırılmış ve insanlar içeri girince duvarda asılı bir pösteki ve çarıktan başka bir şey bulamamışlar. Padişah zaten Evaz’dan eminmiş  lakin yine de ahalinin arasında işin sırrını sormuş ki herkes duyup bellesin. Evaz ne mi demiş? Onu da hemen söyleyeyim:

-Padişahım siz beni köyden getirdiğinizde sadece bu pösteki ve çarığım vardı. Geldiğim yeri ve halimi unutmayayım diye bunları duvara astım ve her gün gelip bunlara bakarım. Kendime de derim ki, ‘Ey Evaz geldiğin yeri unutma.’

Hüsamettin Çelebi’nin Hz Mevlana’ya Şems’le olan hallerini sormasından olacak ki, Hz Pir, bir çoğunu hikaye yollu anlatmıştır Mesnevisinde.

Milletçe darlandığımız ve harlandığımız günlerdeyiz. Bize en büyük zararı verenler, kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve önceki hallerimizi unutturanlardır.

Mehmet Akif’e kulak verelim:

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin,
Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin;

Yaşadıklarımız geçirdiğimiz beyin sarsıntısının artçılarıdır. Ey insan atlastın gidip kendini bir hırkaya yamadın der ya Hz Pir.

Hafızasını kaybetmiş bir toplum elbette yeni doğmuş bir bebek gibi yanında yöresinde kim varsa iyi kötü bilmeden eteğine sarılacak. Öyle yapmışız biz de.  Şimdi gördük ve anladık ki dadılarımız düşman, bizden sandıklarımız da hain çıktı.

Şükürler olsun, biz kim olduğumuzu, ecdadımızı, nereden geldiğimizi unutsak ta Allah bizi unutmadı. Uyanalım diye dürtüyor habire. Endişeye mahal yok.

Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.