KIŞ BAHARIN MÜJDECİSİDİR.

 

 

Zor zamanlar faydalıdır.

Hayat zıtların ahengidir der Hz Mevlana. Zorluklar ve sıkıntılar rahatlığın müjdecisidir. Kış geldiğinde bütün zorluklarına rağmen insanlar şunu da bilir ki, kışın ardı bahardır.

Sıkıntılı günler dostlarınızın ve arkadaşlıklarınızın gerçeği ile sahtesini de ayıran zamanlardır. Devletler için de böyledir. Evet ama ile başlayan sözlerden sonra konuşanlar, olan bitenden sizi sorumlu tutan sizi suçlayan cümleler. Benden sana fayda yok demenin kibarcasıdır.

Ben senden değilim, yanında olmayacağım diyemeyenler seninle arasına mesafe koyar.

Böyle zamanlarda gizli düşmanlar da açığa çıkar. Başlar seni eleştirmeye, zayıf düşürmek için elinden geleni yapar. Düşmanın en bilindik, yüzyıllardır değişmeyen taktiği bölmektir. Kim sizi ayrıştırıyorsa düşmandır. Dost birdir, birleştirir ve bir araya getirmeye bir arada tutmaya çalışır.

Sarı öküz hikayesini bilirsiniz:

Otlakların birinde bir öküz sürüsü yaşarmış. Çevredeki aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş.

Ancak, öküzler saldırı anında bir araya geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış. Bu yüzden küçük hayvanlarla beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenememeye başlayınca bir çare düşünmüşler. Topal aslan yanına bir iki aslanı da alarak, beyaz bayrak çekmiş ve öküz sürüsüne yanaşmış.

Öküzlerin lideri Boz Öküz ve yanındakilere tatlı dille konuşmaya başlamış:

“Saygıdeğer öküz efendiler. Bugün buraya sizden özür dilemeye geldik. Biliyorum bugüne kadar sizlere zarar verdik. Ama inanın ki, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Bütün suç hep o Sarı Öküz”de. Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım.”

Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine aralarında tartışmış ve teklifi haklı bularak, Sarı Öküz”ü vermişler aslanlara. Bir tek Benekli Öküz karşı çıkmış ama kimseye derdini anlatamamış.

Bir süre sonra aslanlar yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk”u istemişler:

“Gördünüz mü ne kadar barış severiz. Sizi de kararınızdan dolayı kutlarız. Ancak, şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp, barış içinde yaşamaya devam edelim.”

Boz Öküz ve heyeti, Uzun Kuyruk”u teslim etmiş, yine Benekli Öküz karşı çıkmış. Uzun Kuyruk, aslanların pençesi altında can vermiş.

Bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle. Sonunda öküzler zayıflamış, aslanlar küstahlaşmış. Artık, hiçbir bahane ileri sürmeden, doğrudan müdahale ederek, “Verin bize şunu, yoksa karışmayız” demeye başlamışlar.

Birer birer aslanların pençesinde can verirken, Boz Öküz ve birkaç öküz kalmış geride. İçlerinden biri liderlerine, “Ne oldu bize, nerede kaybettik biz bu savaşı? Oysa, vaktiyle ne kadar güçlüydük” diye sormuş.

Boz Öküz, Benekli Öküz”ün sözlerini hatırlayarak, gözleri nemli “Biz” demiş, “Sarı Öküz”ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı..”

Ne olursa olsun bir arada kalmak zorundayız.

Hz Pir dedi ki:

Biz birleştirmek için geldik ayırmak için değil.

Ayıran ve bölenlere dikkat.

Reklamlar

GÜZEL YÜZ AYNAYA AŞIKTIR

 

 

Bir denizde yüzüp te birbirine çarpan gemiler gibiyiz.

Deniz kabarınca kaptansız ve kılavuzsuz gemilerin oradan oraya savrulması gibi birbirimize giriyor ve batmasak bile ağır yaralar alıyoruz.

Bir rüzgar esintisi yetiyor kabarmaya.

Şu gemilerimize aklı kılavuz ve kaptan etsek ne güzel olurdu.

Bir karar versek artık birlikte ve beraber olmaya. Biz olmasak ta dönen ve ömrü oldukça da dönmeye devam edecek bu yamuk yumuk dünya aldattı bizi. O yamukluğuna rağmen yine de bir yörüngeye ve bir emire bağlıyken bizler karışmayıp biraz geriden izlesek hadisatı ve mutlak adaletin şaşmayacağına dair inancımızı pekiştirsek sakince olmaz mı?

Neyin telaşı bu? Elimizden kaçıp gidecek olan ne?

Ömrünü, rızkını garanti edene edeple kulluk etmek bu kadar mı zor?

Hani Nasreddin Hocaya,

-Hocam bir tepsi baklava götürüyor birisi demişler de,

-Bana ne demiş

– Ama Hocam sizin eve götürüyorlar deyince de

-Size ne demiş…

Yahu bu ne merak?

Bu derece merak edenlerimiz, o kadar da merak edilmek istiyor.

Tamam insanın canı arada testi suyu istiyor istemesine de dereler, denizler ve okyanuslar da neyin nesi? Oralar ne güne duruyor? Kimin için onlar? Testi suyundan tattın yeter artık, o suda yüzülmez ki.

Ey insan başını kaldır, ufka bak, gözünü uzaklara dik, asansörde sıkışıp kalmış gibi birbirimizle uğraşacak hal mi kaldı? Yorulduk yahu.

Dünya hala keşfedilecek kadar büyük. Hele bir de buradan sonrası var ki, ucu bucağı olmayan akla hayale sığmayan genişlikte. Ufacık alanlarda tabure kapmaca oynamaktan bıktık usandık.

Sendekinden bana ne, bendekinden sana ne.

Üstadı Ezeli hepimize ne takdir ettiyse o.

Ne benim nasibim sana gelir ne de sana tahsis edilen bana ulaşır.

Yolun sonunda o ufacık yarıktan geçerken lazım olacakları konuşalım.

Safiyane ayna gibi parlamış bir kalp nasıl elde edilecek? O gönül ayinesi nasıl parlayacak?

Gittiğimiz yerdeki akla hayale gelmeyen güzele öyle bir ayna götürelim ki kendini seyretsin. Güzele verilecek en güzel hediye üstünden tozu pası giderilmiş bir ayna olsa gerek.

Ey dil artık sen de dükkanı kapa, kapa ki senden de bizarız söylediklerinden de. Hayra açılmıyorsa kapın şerre hiç açma. Açma ki etraf pamuk balyalarıyla dolu. Kıvılcımlar saçıp ta ateşe verme cümle cihanı.

Güzel yüz aynaya aşıktır, o yüzden de cana cila kalplere de temizlik verir.

Yamuk dünyanın da uçsuz bucaksız öte alemlerin de sahibini anmak yetip artsın artık cümlemize, her rüzgarda savrulup yaralamayalım birbirimizi.

Zikri daim nasip olsun.

Hüsranda olanlardan olmayalım diye iman, güzel işler ve birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etmek te niyazımız olsun.

 

 

NİYAZ

 

Allah’a hamdolsun.

İlham etti, gönlümüze düşürdü, sağlık ve afiyet ihsan etti, yeni bir kitap telif etme imkanı verdi.

O dilemese olmazdı. Muvaffakiyet O’ndandır.

Hz Mevlana Muhammed  Celaleddin Hazretleri’nin eserlerinden bir kısım dua cümlelerini derleyip NİYAZ ismi ile kitap haline getirdik. İstedik ki, O’nun sözleriyle de yalvaralım, O’nun gönlünden kopup gelen cümleleri de dilimize pelesenk edelim. Düşündük ki, sevilenlerin sevilecek sözleri vardır.

Dua bize Cenab-ı Hakk’ın emridir.

Dua problem çözer. İyileştirir. Yakınlaştırır.

Yöneliştir. Yakarıştır.

Tıpkı Rabbi’nin Tuva vadisinde Hz Musa’ya pabuçlarını çıkarıp öyle gel dediği gibi, her şeyden arınıp başka hiçbir yol kalmamışçasına yapılması gereken bir yokluk eylemidir dua.

Yokluksa asıl ziynettir.

Dua tövbe ile başlar miraç ile neticeye ulaştırır.

Günahsız ağızlarla yapılması önerilir. O da sizin için başkalarının yaptığı dualardır. Çünkü başkalarının ağzı sizin için günahtan halidir.

İnsan kendisinin hasmı oldu mu dünyanın dört bucağına da gitse eman ve emniyet bulamaz. Gölgesi kendine düşman olan  insana yokluğu ve varlıktan kurtulmayı tavsiye eder Hz Pir. Bunun için de fırsat buldukça halveti ve böylece maşuğuyla başbaşa kalıp niyazı önerir. Bunu da yapamazsa yakınlık peydah etmiş bir kamilin eline el vermeyi tenbih eder.

Dua umuttur. Dua kulluğun iktizasıdır. Dua zikirdir. Tefekkürdür.

Dua ben yokum sen varsın demektir. Ben acizim sen güçlüsün. Ben yoksulum sen zenginsin.

Fizyolojik olarak ta gösterilmiştir ki, dua edenler, daha az hastalanır, daha çabuk iyileşir.

Ehemniyetli ve itibarlı olmanın da yoludur dua. Çünkü Yaradan şöyle hitap eder:

(Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? Furkan.77.

Dua bir fidanın can suyudur. Yağmur yüklü buluttur. Hoş ve latif esen rüzgar. Kokusu semaya ulaşan gül, lezzeti sarhoş eden yemiş.

Dua ana yurda bizden önce varıp orada nimet olup bizi bekleyendir. Önceden gidendir. Ardımızdan derleyen toplayandır.

Şöyle söyler Hz Mevlana Muhammed Celaleddin:

Niyaz yolu emin bir yoldur. Nazı bırak da o yola düş.

Çok döndün, dolaştın, yeter artık; duaya başla; bundan böyle âmin sözüyle kulağını beze.

Ey duaları duadan önce duyan, muratları istenmeden veren Allah, gönle her an yüzlerce kapı açarsın.
Ey eşi, benzeri olamayan Rabbim, mademki bu sözü kulağımıza küpe yaptın, ihsanda bulun, bu sözleri bol bol saç!

Madem ki bize bundan bir koku duyurdun, Ya İlahi o tulumun ağzını kapama.

Niyaz yolu emin bir yoldur. Yürütene hamdolsun.

İsteriz ki, gönlünüz dua yurdu, ağzınız dua testisi, diliniz niyaz kasesi olsun.  Bizim için de günahtan hali o kaselerden su içmek nasip olsun.

RÜYA İÇİNDE RÜYA

 

 

 

“Dünya ,geçilmesi gereken köprü;tabir edilmesi gereken rüyadır. “Muhyiddin İbn Arabi (k.s.)

 

Rüyanın tabiri ise onda bulunan “sembol”den sembolün temsil ettiği manaya geçmek demektir. Hayat bir rüya ise bunun da bir anlamı olacaktır ve bundan veya görünen anlamdan hakiki anlama geçmek ise hayatı tabir etmek ve anlamak demektir. Ölümle birlikte insan yeryüzündeki hayatının nihai bir hayat olmadığını buranın ancak bir köprü olduğunu idrak eder. Bu durumda tabir, insanın nihai gerçeklikle yüzleşmesidir. Dinin maksadı ise ölmeden önce tabiri bulmaktır.  Prf. Dr. Ekrem Demirli.

 

Hayatı iyi yaşanılmış bir hayat kılmanın yolu nedir?

Şifreyi kırmak ve yaşananları doğru tabir edebilmek.

“İnsanlar uykudadır ölünce uyanır.” Gazali İhyasında bunu Hadis olarak kullanmıştır. Iraki gibilerse bu sözü Hz Ali’ye nispet etmişlerdir.

Peygamber sav zaman zaman sabah namazından sonra mescidinde oturur ve etrafındakilere bugün kim ne rüya gördü diye sorardı. Kuran’da da yine görülen çeşitli rüyalar ve tabirlerinden söz edilmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabı ile Kabe-i Muazzama’yı tavaf etmek üzere Hudeybiye’ye çıkmadan önce bir rüya görmüştü. Allah’ın Elçisi, rüyada ashabıyla birlikte Mekke’ye girdiklerini bazılarının saçlarını tamamen traş ettiklerini, bazılarının ise kısalttığını görmüştü. Bu hadise Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde anlatılmaktadır:

“Andolsun ki; elbette Allah gerçekten Rasulüne o rüyada hak(ve hikmet) ile sadık olmuş (ve onun kesinkes çıkacağına dair hükmünü buyurmuş)tur. Yemin olsun ki, elbette siz, Allah dilerse güvenli kimseler halinde ve korkmadığınız halde başlarınızı tıraş edenler ve kısaltıcılar olarak Mescid-i Haram’a mutlaka gireceksiniz. Böylece O, sizin bilmediğiniz şeyleri bilmiş ve işte sana, bu sebeple ondan önce pek yakın bir fetih tayin etmiştir.” Fetih.27.

Yine Kuran’da İbrahim as rüyası, Hz Yusuf as rüyası, Firavunun rüyası ve zindandaki iki gencin rüyası ve tabirleri konu edilmiştir. Peygamber sav de rüya tabir etmiştir.

Dünya geçilmesi gereken bir köprü olduğu için sadece geçilir, köprü üstünde durup onu imar etmeye çalışanın yoldan kalması ise şaşılası bir durum değildir. Yolda olanın maksadı menzil olmalıdır.

Peygamber sav de Rabbinden eşyanın hakikatını öğrenmek istediğine göre maksat hakikat olmalıdır. Hakikate ulaşmak ta gerçekle yüzleşme gücü gerektirir. Çoğu zaman gerçekle yüzleşmeye ve hakikate ulaşma çabasına uyanış dendiği de malumdur.

O zaman rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yaşamak dediğimiz şeyler tabir edilmeye ve yoruma muhtaçtır. Yaşadığımız sembollerin asıl manaları tahtında müstedirdir. Yani asıl mana satır aralarında gizlidir. O yüzden ayette sizin hayır zannettikleriniz şer, şer zannettikleriniz hayır olabilir denmiştir.

İnsan zihni semboller dünyasıdır. Belki de bu yüzden insan hikaye anlatmayı ve dinlemeyi sever. Masallardan hoşlanır. Bu kadar çok dizi ve film bu yüzdendir. Algılar semboller üstünden yapılır. Bilinçdışının dili sembol dilidir.

Dememiz odur ki ne yaşadığınızdan ziyade yaşadığınız şeyin anlamı daha mühimdir. O yüzden de yaşadıklarınız göründüğünden çok daha öte manalar içerir. Bu yüzden de yaşadıklarınızın ne manaya geldiğini sembollerin tabirini bilenlere tabir ettirmemiz gerekmektedir.

Rüyasında kolu kesildiğini görüp acı çeken birisinin uyanıp ta bunun bir rüya olduğunu fark edip derin bir oh çektiği durumda hissettiği duygu neyse hakikate uyanan birisinin de hissedecekleri odur. Ya da tersi. Rüyasında bağ, bahçe, dere, ova sefa süren birisinin uyanıp zindanda olduğunu fark edip hissettiği şey.

Ölüm de bu dünya uykusundan uyanıştır ve burada gördüğünüz rüyanın tabiri gerçekleşecektir. Rüyada bey, paşa, yoksul, alim her ne iseniz de rüyadır ve geçecektir.

Uyanınca hissedeceğiniz şeyi merak edip manasını bilenlere şimdiden tabir ettirmek faydalı olacaktır.

Hepimiz de biliriz ki rüya içinde rüya görenlerimiz pek çoktur.

GİZLİ YAĞMUR

 

Gümüşler saçan bir zengin bir sufiye, a canım ayaklarının altına yaygı olası adam söyle bakalım bugün bir dirhem mi istersin yoksa yarın kuşluk vakti üç dirhem mi diye sordu.

Cevabı ne oldu?

Peki sizin cevabınız ne olurdu?

Sabrederek daha fazlasını elde edecek olsanız bile, az olsun peşin olsun mu dersiniz?

Yoksa tersi mi?

İnsan acelecidir.

Beklemeyi sabretmeyi çaba sarf etmeyi sevmez.

Uzun süreli araştırmalardan biridir. Çocuklara hemen şu bir lokum mu yoksa 15 dakika beklerseniz diğer elimdeki üç lokum mu diye sormuşlar. Beklemeyi seçen çocukların hayatlarının geri kalan bölümlerinde daha başarılı oldukları tespit edilmiş.

Sufi de insan, dün yarım kuruş vermiş olaydın şu an vereceğin bir kuruştan daha iyiydi dedi. Peşin tokat bile veresiye bağıştan daha iyidir dedi.

Peki hadi bekleyelim demiş olsak bile, geleceğin daha iyiyi getireceğinden nasıl emin olacağız?

Gelecek gelip gelmeyeceği belli olmayan çünkü.

Belirsizlik ancak güvenle aşılır. Kime güvenelim de belirsizliğe karşı tolerans geliştirelim?

Hep insanların güvenilmez olduğunu göre göre geldiysek bu yaşa? Dünya zaten kendi başına aldatıcı.

Birisine ve bir şeye inanmayı nasıl öğrenelim? İnanmadan ve güvenmeden sabredemeyiz.

Hayatında hiç yalan söylememiş olan kim var?

Kim?

Peygamber sav.

Yalan mı?

Ona inanmayanlar bile onun emin olduğunu kabul ettiler.

O zaman O’na inanarak geleceği de güvenli hale getirebiliriz.

Ya da kaygı dolu bir gelecek bizi bekleyecek.

Kendi aklımıza güvenmekten başka da bir çare kalmayacak.

Kendi aklımızın ve kendi görüşümüzün çapının ne olduğunu da en iyi kendimiz biliriz.

O Emin Peygamber sav bize diyor ki bu dünyanın peşin kazanımlarındansa göçeceğin alemde vaat edilenler daha kıymetli.

Üzme kendini. Hepimize bir taksimat yapılmış. Geçici bir süre için idare et onlarla. Haset etme paralama kendini.

Hikayedeki sufi bunları öğrenince ve inanmayı seçince kanaati tercih etti.

Kendisine vaat edilen gelecek kazanımlar için kendisine taksim edileni sermaye yaptı.

Adına imtihan denilen sıkıntılara aldırmadı ve sabretti.

Unutmayın nerede güzel bir gül bahçesi varsa orada gizli bir yağmur vardır.

Gönlümüze yağmur insin diye niyaz edelim.

BİZİM OĞLANLAR

 

Yedi sekiz yaşlarında üç erkek çocuk, Hz Şems-i Tebrizi türbesinin arkasındaki küçük parkta top oynuyorlardı. Hemen tuvaletin önündeki bölüm, ortası ağaçlıklı, etrafında oturmak için banklar olan.

Arada uğrar o banklarda otururum biraz. Ön tarafa göre türbeye daha yakındır.

Çocuklardan birisi kaleci, diğer ikisi de kendi arasında maç yapıyorlar. Tek kale maç bilirsiniz. Camiinin minaresinin oturduğu beton kaide de kale. Hemen türbenin güney yönündeki seyyar satıcı köpürüyor arada, “sessiz olun kesecem topunuzu”. Topun duvara vururken çıkardığı seslerden ve çocukların bağrışmalarından rahatsız oluyor. Bölümün orta yerinde büyükçe bir ağaç var, etrafı korumaya alınmış ve koruma için yapılmış beton bölmenin üstüne de ağaçtan oturma yerleri konulmuş. Orada da yine aynı yaşlarda pardon birisi 4-5 yaşlarında üç tane kız çocuğu oturmuş kendi aralarında konuşuyorlar. Kız çocukları Arapça konuşuyor. Top oynayan oğlanlar Türkçe.

Böyle sokak aralarında veya camilerin ardında birdenbire ortaya çıkan gizli bahçeleri hep sevmişimdir. Beklemediğiniz anda karşınıza çıkıveren tanıdıklar gibi. Biraz hoş beş etmeden geçmek ayıp olur. Az soluklanır kafanızdakileri biraz unutursunuz. Çay varsa o daha da iyi. Kim bilir bakarsınız sohbet muhabbete dönüşür. Bu arada burayı düzenleyenlere de teşekkür etmeliyim. Güzel bir tefekkür mekanı olmuş.

Kaleci oğlan birden topa vuruyor ve top nereye gidiyor dersiniz?

Orta yerdeki Arapça konuşan üç kızdan en küçüğünün kafasına. Haydiii. Bakalım şimdi ne olacak?

Kızlardan daha büyük olan küçüğü önce teselli ediyor. Sonra da topa vuran oğlanın karşısına dikiliyor. Başka bir dil konuşuyor ama sesinin tonu ve vücut dilinden öfkeli olduğu belli. Oğlan biraz mahcup. Oyun oynuyoruz ne olacak, olabilir bilerek yapmadım ki tavrında,  kızın anlamadığı dilde bir şeyler söylüyor. Bağrışmaya başlıyorlar bu sefer diğer oğlanlar geliyor. Onlar daha da üste çıkıyor. “Gidin siz de başka yerde oturun biz burada top oynuyoruz”. Kız taş gibi kaleci oğlanın karşısında dikiliyor, kardeşine yapılanın intikamını alacak. Topa vuran çocuk kenarından köşesinden az kuyruğu da dik tutarak işi geçiştirmeye çalışıyor. Bilerek olmadı diyor. Bir an önce sorun çözülsün ki oyuna devam edebilsinler. Kızın öfkesi geçmiyor. Ve tam bu anda en beklenmedik belki de en beklenilen şey oluyor. Diğer oğlanlardan birisi yüksek sesle bağırıveriyor.

“Burada oynamak bizim hakkımız, biz Türk’üz. Burası bizim yerimiz siz gidin buradan.”

“Biz Türk’üz, siz Arap’sınız, gidin buradan.”

“Süphanallaah”. Ne diyor bu çocuk?

Seyyar satıcı bunları duymuyor. Müşterisi var. Ben müdahil olmalı mıyım bilemedim.  Karşı bankta birkaç kişi daha var ama başından beri olaya benim kadar vakıflar mı onu da bilmiyorum. Bekledim bakalım ne olacak diye.

Ne olmuştur sizce?

Kavga büyüyerek devam etti mi? Uzlaşma imkanları var mı? Aksilik birbirlerinin dillerini de anlamıyorlar? El kol hareketleri, yüz ifadeleri ve ancak kendi dillerinden havaya savurdukları ve sadece kendilerinin anlayabildiği kelimeler.

Nasıl oldu da iş birdenbire etnik bir meseleye dönüştü? Bu çocuklar böyle davranmayı kimden öğrendi? Nereden duydu? Aslında özür dilenip kapatılabilecek basit bir konu nasıl oldu da devlet, vatan, millet meselesine dönüşebildi?

İnsan faydacıdır, evet bunu biliyoruz. Kendi faydası söz konusu olduğunda her argümanı da kullanmaya meyillidir. O da tamam. Çocuktur oyun oynayacak ne kadar hızlı sorun çözerse oyuna vakit kalacak peki. İyi de bel altı vurmak fıtrattan mı kaynaklanıyor?

Büyükler de böyle davranıyor sanki.

Olay bir hataydı. Çocuk bilerek yapmadı. Küçük kızın canı yandı. Büyük kızın küçüğü koruma içgüdüsüyle yaptığı çıkış biraz fazlacaydı. Bunların hepsini gördüm. Fakat diğer oğlanların söylediği ayrıştırıcı sözcükler ayıp kaçtı. Oturduğum yerden kızdım ve utandım.

Çok şükür. Neticede kötü bir şey olmadı. Oğlanlar biraz mırıldandılar ama sonra tartışmayı uzatmadılar. Toplarını alıp parkın ön tarafına geçtiler.

Dağdan gelen bağdakini mi kovdu?

Hayır. Bizim oğlanlar kızgınlıkla yanlış şeyler öğrenmiş ve söylemiş olsa da sonunda mayalarındaki asalet ortaya çıktı. Bundan önceki ataları gibi davranmayı becerebildiler.

Bizim oğlanlar dedim fark ettiniz.

Milletimi seviyorum.