NİYAZ

 

Allah’a hamdolsun.

İlham etti, gönlümüze düşürdü, sağlık ve afiyet ihsan etti, yeni bir kitap telif etme imkanı verdi.

O dilemese olmazdı. Muvaffakiyet O’ndandır.

Hz Mevlana Muhammed  Celaleddin Hazretleri’nin eserlerinden bir kısım dua cümlelerini derleyip NİYAZ ismi ile kitap haline getirdik. İstedik ki, O’nun sözleriyle de yalvaralım, O’nun gönlünden kopup gelen cümleleri de dilimize pelesenk edelim. Düşündük ki, sevilenlerin sevilecek sözleri vardır.

Dua bize Cenab-ı Hakk’ın emridir.

Dua problem çözer. İyileştirir. Yakınlaştırır.

Yöneliştir. Yakarıştır.

Tıpkı Rabbi’nin Tuva vadisinde Hz Musa’ya pabuçlarını çıkarıp öyle gel dediği gibi, her şeyden arınıp başka hiçbir yol kalmamışçasına yapılması gereken bir yokluk eylemidir dua.

Yokluksa asıl ziynettir.

Dua tövbe ile başlar miraç ile neticeye ulaştırır.

Günahsız ağızlarla yapılması önerilir. O da sizin için başkalarının yaptığı dualardır. Çünkü başkalarının ağzı sizin için günahtan halidir.

İnsan kendisinin hasmı oldu mu dünyanın dört bucağına da gitse eman ve emniyet bulamaz. Gölgesi kendine düşman olan  insana yokluğu ve varlıktan kurtulmayı tavsiye eder Hz Pir. Bunun için de fırsat buldukça halveti ve böylece maşuğuyla başbaşa kalıp niyazı önerir. Bunu da yapamazsa yakınlık peydah etmiş bir kamilin eline el vermeyi tenbih eder.

Dua umuttur. Dua kulluğun iktizasıdır. Dua zikirdir. Tefekkürdür.

Dua ben yokum sen varsın demektir. Ben acizim sen güçlüsün. Ben yoksulum sen zenginsin.

Fizyolojik olarak ta gösterilmiştir ki, dua edenler, daha az hastalanır, daha çabuk iyileşir.

Ehemniyetli ve itibarlı olmanın da yoludur dua. Çünkü Yaradan şöyle hitap eder:

(Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? Furkan.77.

Dua bir fidanın can suyudur. Yağmur yüklü buluttur. Hoş ve latif esen rüzgar. Kokusu semaya ulaşan gül, lezzeti sarhoş eden yemiş.

Dua ana yurda bizden önce varıp orada nimet olup bizi bekleyendir. Önceden gidendir. Ardımızdan derleyen toplayandır.

Şöyle söyler Hz Mevlana Muhammed Celaleddin:

Niyaz yolu emin bir yoldur. Nazı bırak da o yola düş.

Çok döndün, dolaştın, yeter artık; duaya başla; bundan böyle âmin sözüyle kulağını beze.

Ey duaları duadan önce duyan, muratları istenmeden veren Allah, gönle her an yüzlerce kapı açarsın.
Ey eşi, benzeri olamayan Rabbim, mademki bu sözü kulağımıza küpe yaptın, ihsanda bulun, bu sözleri bol bol saç!

Madem ki bize bundan bir koku duyurdun, Ya İlahi o tulumun ağzını kapama.

Niyaz yolu emin bir yoldur. Yürütene hamdolsun.

İsteriz ki, gönlünüz dua yurdu, ağzınız dua testisi, diliniz niyaz kasesi olsun.  Bizim için de günahtan hali o kaselerden su içmek nasip olsun.

Reklamlar

RÜYA İÇİNDE RÜYA

 

 

 

“Dünya ,geçilmesi gereken köprü;tabir edilmesi gereken rüyadır. “Muhyiddin İbn Arabi (k.s.)

 

Rüyanın tabiri ise onda bulunan “sembol”den sembolün temsil ettiği manaya geçmek demektir. Hayat bir rüya ise bunun da bir anlamı olacaktır ve bundan veya görünen anlamdan hakiki anlama geçmek ise hayatı tabir etmek ve anlamak demektir. Ölümle birlikte insan yeryüzündeki hayatının nihai bir hayat olmadığını buranın ancak bir köprü olduğunu idrak eder. Bu durumda tabir, insanın nihai gerçeklikle yüzleşmesidir. Dinin maksadı ise ölmeden önce tabiri bulmaktır.  Prf. Dr. Ekrem Demirli.

 

Hayatı iyi yaşanılmış bir hayat kılmanın yolu nedir?

Şifreyi kırmak ve yaşananları doğru tabir edebilmek.

“İnsanlar uykudadır ölünce uyanır.” Gazali İhyasında bunu Hadis olarak kullanmıştır. Iraki gibilerse bu sözü Hz Ali’ye nispet etmişlerdir.

Peygamber sav zaman zaman sabah namazından sonra mescidinde oturur ve etrafındakilere bugün kim ne rüya gördü diye sorardı. Kuran’da da yine görülen çeşitli rüyalar ve tabirlerinden söz edilmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabı ile Kabe-i Muazzama’yı tavaf etmek üzere Hudeybiye’ye çıkmadan önce bir rüya görmüştü. Allah’ın Elçisi, rüyada ashabıyla birlikte Mekke’ye girdiklerini bazılarının saçlarını tamamen traş ettiklerini, bazılarının ise kısalttığını görmüştü. Bu hadise Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde anlatılmaktadır:

“Andolsun ki; elbette Allah gerçekten Rasulüne o rüyada hak(ve hikmet) ile sadık olmuş (ve onun kesinkes çıkacağına dair hükmünü buyurmuş)tur. Yemin olsun ki, elbette siz, Allah dilerse güvenli kimseler halinde ve korkmadığınız halde başlarınızı tıraş edenler ve kısaltıcılar olarak Mescid-i Haram’a mutlaka gireceksiniz. Böylece O, sizin bilmediğiniz şeyleri bilmiş ve işte sana, bu sebeple ondan önce pek yakın bir fetih tayin etmiştir.” Fetih.27.

Yine Kuran’da İbrahim as rüyası, Hz Yusuf as rüyası, Firavunun rüyası ve zindandaki iki gencin rüyası ve tabirleri konu edilmiştir. Peygamber sav de rüya tabir etmiştir.

Dünya geçilmesi gereken bir köprü olduğu için sadece geçilir, köprü üstünde durup onu imar etmeye çalışanın yoldan kalması ise şaşılası bir durum değildir. Yolda olanın maksadı menzil olmalıdır.

Peygamber sav de Rabbinden eşyanın hakikatını öğrenmek istediğine göre maksat hakikat olmalıdır. Hakikate ulaşmak ta gerçekle yüzleşme gücü gerektirir. Çoğu zaman gerçekle yüzleşmeye ve hakikate ulaşma çabasına uyanış dendiği de malumdur.

O zaman rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yaşamak dediğimiz şeyler tabir edilmeye ve yoruma muhtaçtır. Yaşadığımız sembollerin asıl manaları tahtında müstedirdir. Yani asıl mana satır aralarında gizlidir. O yüzden ayette sizin hayır zannettikleriniz şer, şer zannettikleriniz hayır olabilir denmiştir.

İnsan zihni semboller dünyasıdır. Belki de bu yüzden insan hikaye anlatmayı ve dinlemeyi sever. Masallardan hoşlanır. Bu kadar çok dizi ve film bu yüzdendir. Algılar semboller üstünden yapılır. Bilinçdışının dili sembol dilidir.

Dememiz odur ki ne yaşadığınızdan ziyade yaşadığınız şeyin anlamı daha mühimdir. O yüzden de yaşadıklarınız göründüğünden çok daha öte manalar içerir. Bu yüzden de yaşadıklarınızın ne manaya geldiğini sembollerin tabirini bilenlere tabir ettirmemiz gerekmektedir.

Rüyasında kolu kesildiğini görüp acı çeken birisinin uyanıp ta bunun bir rüya olduğunu fark edip derin bir oh çektiği durumda hissettiği duygu neyse hakikate uyanan birisinin de hissedecekleri odur. Ya da tersi. Rüyasında bağ, bahçe, dere, ova sefa süren birisinin uyanıp zindanda olduğunu fark edip hissettiği şey.

Ölüm de bu dünya uykusundan uyanıştır ve burada gördüğünüz rüyanın tabiri gerçekleşecektir. Rüyada bey, paşa, yoksul, alim her ne iseniz de rüyadır ve geçecektir.

Uyanınca hissedeceğiniz şeyi merak edip manasını bilenlere şimdiden tabir ettirmek faydalı olacaktır.

Hepimiz de biliriz ki rüya içinde rüya görenlerimiz pek çoktur.

GİZLİ YAĞMUR

 

Gümüşler saçan bir zengin bir sufiye, a canım ayaklarının altına yaygı olası adam söyle bakalım bugün bir dirhem mi istersin yoksa yarın kuşluk vakti üç dirhem mi diye sordu.

Cevabı ne oldu?

Peki sizin cevabınız ne olurdu?

Sabrederek daha fazlasını elde edecek olsanız bile, az olsun peşin olsun mu dersiniz?

Yoksa tersi mi?

İnsan acelecidir.

Beklemeyi sabretmeyi çaba sarf etmeyi sevmez.

Uzun süreli araştırmalardan biridir. Çocuklara hemen şu bir lokum mu yoksa 15 dakika beklerseniz diğer elimdeki üç lokum mu diye sormuşlar. Beklemeyi seçen çocukların hayatlarının geri kalan bölümlerinde daha başarılı oldukları tespit edilmiş.

Sufi de insan, dün yarım kuruş vermiş olaydın şu an vereceğin bir kuruştan daha iyiydi dedi. Peşin tokat bile veresiye bağıştan daha iyidir dedi.

Peki hadi bekleyelim demiş olsak bile, geleceğin daha iyiyi getireceğinden nasıl emin olacağız?

Gelecek gelip gelmeyeceği belli olmayan çünkü.

Belirsizlik ancak güvenle aşılır. Kime güvenelim de belirsizliğe karşı tolerans geliştirelim?

Hep insanların güvenilmez olduğunu göre göre geldiysek bu yaşa? Dünya zaten kendi başına aldatıcı.

Birisine ve bir şeye inanmayı nasıl öğrenelim? İnanmadan ve güvenmeden sabredemeyiz.

Hayatında hiç yalan söylememiş olan kim var?

Kim?

Peygamber sav.

Yalan mı?

Ona inanmayanlar bile onun emin olduğunu kabul ettiler.

O zaman O’na inanarak geleceği de güvenli hale getirebiliriz.

Ya da kaygı dolu bir gelecek bizi bekleyecek.

Kendi aklımıza güvenmekten başka da bir çare kalmayacak.

Kendi aklımızın ve kendi görüşümüzün çapının ne olduğunu da en iyi kendimiz biliriz.

O Emin Peygamber sav bize diyor ki bu dünyanın peşin kazanımlarındansa göçeceğin alemde vaat edilenler daha kıymetli.

Üzme kendini. Hepimize bir taksimat yapılmış. Geçici bir süre için idare et onlarla. Haset etme paralama kendini.

Hikayedeki sufi bunları öğrenince ve inanmayı seçince kanaati tercih etti.

Kendisine vaat edilen gelecek kazanımlar için kendisine taksim edileni sermaye yaptı.

Adına imtihan denilen sıkıntılara aldırmadı ve sabretti.

Unutmayın nerede güzel bir gül bahçesi varsa orada gizli bir yağmur vardır.

Gönlümüze yağmur insin diye niyaz edelim.

BİZİM OĞLANLAR

 

Yedi sekiz yaşlarında üç erkek çocuk, Hz Şems-i Tebrizi türbesinin arkasındaki küçük parkta top oynuyorlardı. Hemen tuvaletin önündeki bölüm, ortası ağaçlıklı, etrafında oturmak için banklar olan.

Arada uğrar o banklarda otururum biraz. Ön tarafa göre türbeye daha yakındır.

Çocuklardan birisi kaleci, diğer ikisi de kendi arasında maç yapıyorlar. Tek kale maç bilirsiniz. Camiinin minaresinin oturduğu beton kaide de kale. Hemen türbenin güney yönündeki seyyar satıcı köpürüyor arada, “sessiz olun kesecem topunuzu”. Topun duvara vururken çıkardığı seslerden ve çocukların bağrışmalarından rahatsız oluyor. Bölümün orta yerinde büyükçe bir ağaç var, etrafı korumaya alınmış ve koruma için yapılmış beton bölmenin üstüne de ağaçtan oturma yerleri konulmuş. Orada da yine aynı yaşlarda pardon birisi 4-5 yaşlarında üç tane kız çocuğu oturmuş kendi aralarında konuşuyorlar. Kız çocukları Arapça konuşuyor. Top oynayan oğlanlar Türkçe.

Böyle sokak aralarında veya camilerin ardında birdenbire ortaya çıkan gizli bahçeleri hep sevmişimdir. Beklemediğiniz anda karşınıza çıkıveren tanıdıklar gibi. Biraz hoş beş etmeden geçmek ayıp olur. Az soluklanır kafanızdakileri biraz unutursunuz. Çay varsa o daha da iyi. Kim bilir bakarsınız sohbet muhabbete dönüşür. Bu arada burayı düzenleyenlere de teşekkür etmeliyim. Güzel bir tefekkür mekanı olmuş.

Kaleci oğlan birden topa vuruyor ve top nereye gidiyor dersiniz?

Orta yerdeki Arapça konuşan üç kızdan en küçüğünün kafasına. Haydiii. Bakalım şimdi ne olacak?

Kızlardan daha büyük olan küçüğü önce teselli ediyor. Sonra da topa vuran oğlanın karşısına dikiliyor. Başka bir dil konuşuyor ama sesinin tonu ve vücut dilinden öfkeli olduğu belli. Oğlan biraz mahcup. Oyun oynuyoruz ne olacak, olabilir bilerek yapmadım ki tavrında,  kızın anlamadığı dilde bir şeyler söylüyor. Bağrışmaya başlıyorlar bu sefer diğer oğlanlar geliyor. Onlar daha da üste çıkıyor. “Gidin siz de başka yerde oturun biz burada top oynuyoruz”. Kız taş gibi kaleci oğlanın karşısında dikiliyor, kardeşine yapılanın intikamını alacak. Topa vuran çocuk kenarından köşesinden az kuyruğu da dik tutarak işi geçiştirmeye çalışıyor. Bilerek olmadı diyor. Bir an önce sorun çözülsün ki oyuna devam edebilsinler. Kızın öfkesi geçmiyor. Ve tam bu anda en beklenmedik belki de en beklenilen şey oluyor. Diğer oğlanlardan birisi yüksek sesle bağırıveriyor.

“Burada oynamak bizim hakkımız, biz Türk’üz. Burası bizim yerimiz siz gidin buradan.”

“Biz Türk’üz, siz Arap’sınız, gidin buradan.”

“Süphanallaah”. Ne diyor bu çocuk?

Seyyar satıcı bunları duymuyor. Müşterisi var. Ben müdahil olmalı mıyım bilemedim.  Karşı bankta birkaç kişi daha var ama başından beri olaya benim kadar vakıflar mı onu da bilmiyorum. Bekledim bakalım ne olacak diye.

Ne olmuştur sizce?

Kavga büyüyerek devam etti mi? Uzlaşma imkanları var mı? Aksilik birbirlerinin dillerini de anlamıyorlar? El kol hareketleri, yüz ifadeleri ve ancak kendi dillerinden havaya savurdukları ve sadece kendilerinin anlayabildiği kelimeler.

Nasıl oldu da iş birdenbire etnik bir meseleye dönüştü? Bu çocuklar böyle davranmayı kimden öğrendi? Nereden duydu? Aslında özür dilenip kapatılabilecek basit bir konu nasıl oldu da devlet, vatan, millet meselesine dönüşebildi?

İnsan faydacıdır, evet bunu biliyoruz. Kendi faydası söz konusu olduğunda her argümanı da kullanmaya meyillidir. O da tamam. Çocuktur oyun oynayacak ne kadar hızlı sorun çözerse oyuna vakit kalacak peki. İyi de bel altı vurmak fıtrattan mı kaynaklanıyor?

Büyükler de böyle davranıyor sanki.

Olay bir hataydı. Çocuk bilerek yapmadı. Küçük kızın canı yandı. Büyük kızın küçüğü koruma içgüdüsüyle yaptığı çıkış biraz fazlacaydı. Bunların hepsini gördüm. Fakat diğer oğlanların söylediği ayrıştırıcı sözcükler ayıp kaçtı. Oturduğum yerden kızdım ve utandım.

Çok şükür. Neticede kötü bir şey olmadı. Oğlanlar biraz mırıldandılar ama sonra tartışmayı uzatmadılar. Toplarını alıp parkın ön tarafına geçtiler.

Dağdan gelen bağdakini mi kovdu?

Hayır. Bizim oğlanlar kızgınlıkla yanlış şeyler öğrenmiş ve söylemiş olsa da sonunda mayalarındaki asalet ortaya çıktı. Bundan önceki ataları gibi davranmayı becerebildiler.

Bizim oğlanlar dedim fark ettiniz.

Milletimi seviyorum.

BİRLİK VE BERABERLİK İÇİN ÖNERİLER

 

 

Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki süreçte içinde yaşadığımız coğrafya daha da kaynayacak.

Bu da demek oluyor ki, ilerleyen zamanda en çok üzerinde düşünmemiz gereken şey birlik ve beraberlik. Safları daha da sıklaştırmanın gereği çok açık. Düşman hem apaçık ortada hem de olabildiğince gizli. Habire yarma hareketi yapıyor ve açıkta kalanları topluyor.

Yaşadığımız günlerde kavga mesajları verenlere dikkat!

Bir yandan fiziki büyüme ve gelişme sürerken diğer yandan nitelik olarak da büyüme sağlanmalıdır.

Eğitimli, analitik düşünme yeteneği artmış, olayları ve durumları aklıyla kritize edebilecek insanların sayısı nasıl artacak ve bunlar ortak bir noktada nasıl uzlaşıp bir araya gelecek? Bunun üzerinde durulmalıdır.

Bizim en büyük gücümüz aslında köklü bir tarihi geçmişe sahip olmaktır. Bu da oku ileri atmak için yayı olabildiğince geriye doğru çekebilme kudretiyle aynıdır. Yay hislerle ve duygularla değil akılla gerilir, nişan alınır ve en büyük gücün adı zikredilerek azimle ve tevekkülle bırakılır. Sonuç Allah’a aittir.

Birlik ve beraberlik isimden sıfata geçmekle ancak elde edilir. Hz Mevlana böyle söyler. Bulunduğumuz ortamlarda ayrıcı değil birleştirici sözcükler kullanmaya başlamalıyız. Eğer bir topluluk Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Ermeni, Rum vs gibi isimlerden oluşuyorsa onların ardındaki sıfat insan olmak lazım gelir. İnsan deyin. Vatandaş deyin. Sıfata gidin. Adana, Konya, Sivas, Erzurum, İzmir, İstanbul, Gümüşhanelilerden oluşan bir topluluk varsa karşınızda sıfata gidin Türkiye deyin. Ayrıştıran değil herkesi birleştiren kelimeler bulup kullanın. Her durumda maksat tevhid olsun birleştirmek olsun.

İkinci önerim, dil bilen, insanların dillerini anlayan insanlar yetiştirmek. Tıpkı Hz Süleyman gibi herkesin hatta her mahlukun, tabiatın dilinden anlayan ve herkese anlaşıldığını hissettiren insanları bulup gün yüzüne çıkarmak,  yoksa yetiştirmek. İnsanlar duyguları ve hisleri anlaşılırsa anlaşıldıklarını hissederler. Hisleri, hissi davranışları bilen tanıyan ve bunu kendi üstünde hazmedip, teskin olmuş aklıyla bu duyguları yönetecek kabiliyetteki insanlar, zor zamanlarda toplanma bölgeleri olurlar. Yine bununla ilgili Hz Mevlana’nın aynı dili konuşan değil aynı duyguları paylaşanlar anlaşır sözünü de hatırlatmak isterim.

Üçüncü önerim, , Hz Musa’nın çobanlık ederken sürüden kaçan bir koyunu akşama kadar peşinde koşarak, arayıp bulduktan sonra ona hiç öfkelenmeden hilim ve yumuşaklıkla davranışından dolayı Allah’ın Musa’ya Peygamberlik yaraşır dediğini Mesnevisinde aktardığı gibi Hz Mevlana’nın, bütün karşı duruşlara rağmen öfkesini kontrol eden hilim sahibi, yönettiklerine merhamet eden yöneticiler arayıp bulmak yoksa da yetiştirmek.

Dördüncü önerim, hata bulmak ve insanların ayıplarını ortaya dökmek yerine en hatalı benim demeyi ilk mektepten başlayarak çocuklara ve bilhassa da kendimize öğretmek.

Beşinci önerim, tarihte bizi ne birleştirdiyse bunları arayıp bulacak çalışmalar yapmak ve ortak bir mihenk oluşturulması üzerinde çalışmak.

Düşmanın en büyük silahı kendinizle ilgili şüpheye düşmenizdir.

Gün ayrışma ve eski defterleri açma günü değil, birlik ve tevhid günüdür.

Gayret bizden yardım Allah’tan.

Güzel günler yakındır.

Hadi bismillah!

 

AŞK KAPISI

 

Şems-i Tebrizi Türbesi Türbedarı Bünyamin’le konuşuyoruz.

Burası Aşk Kapısı diyor. Buraya teslim olanın türbesini dikerler diyor. Parmağıyla Mevlana Türbesinin olduğu yönü göstererek. Teslim olmak ama nasıl diye soruyorum. Anlatıyor, türbede hizmette bulunduğu sürece bizzat yaşadığı ve görüp duyduklarını. Onları onun izni olmadan burada yazamam. Belki hikaye yollu anlatırım arada.

Mevlana Hazretleri de Mesnevisinde benzer bir şey söylüyordu: “Eğer sen Peygamber sav’in ayağının altına başını koyarsan seni krallarının başına taç yaparlar.” Diye.

Yine bir zıtlık. Büyümenin yolu tevazudan geçer. O yüzden namazda eğilir ve başımızı secdeye koruz ki o namaz bizim miracımız olsun.

İnsanlar cemaatleri tartışıyor. Bizim gazetede de yazılıp çizildi. Birisi bir kıvılcım atıyor, pamuk balyaları tutuşuyor. İlk kıvılcımı atanı biliyorsunuz. Biz de oturup buna gazyağı döküyoruz. Sanki ömründe hiç dükkan açmamış, küçük bir bakkal gibi önüne her gelenin tavsiyesini tartışıyoruz. Zavallı biz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi unuttuk.

Yahu evinin bodrumuna, tavan arasına baksana sen küçük bir ilçenin bir semtinde ilk defa dükkan açan biri değilsin ki. Sen dünya çapında marketler zinciri idin. Gadre uğradın, kader belini büktü, çok uluslu şirketler saldırdı. İflas ettin. Hafızan gitti. Eski evraklar arşivler kayboldu.

Ağır travmalar böyledir. İnsanı ruhen de küçültür.

Ey insan atlas bir kumaştın gittin kendini bir hırkaya yamadın dediği gibi Hz Mevlana’nın. Önce kim olduğunu bir hatırla ve gidip kendi evinin tavan arasından eski defterleri bul. Lazım olan bütün bilgiler var orada. Nasıl büyüdün, devleştin de sonra ne oldu ki iflas ettin?

Gelelim yeniden cemaat tartışmasına. Biz dünya devi olmadan önce omurgamızı üç esas üzerine kurduk. Kelam, fıkıh ve tasavvuf. Başka bir deyişle tevhid, adalet ve muhabbet. Yine aynısını yapacağız. Bu üçlü sac ayağı bizi yedi iklimde var etti. Bu üçlünün dayandığı yer de yine Peygamber sav in sünnetidir. Aslı da Kurandır. Ehli sünnet cemaatler de bu sac ayağının olmazsa olmazıdır. Hata var diye kurumlar lağvedilir mi? Hata giderilir. Asker darbe yapıyor o zaman ordu lağvedilsin diye mi tartışalım? Adalet ile ilgili hatalar söz konusu ise mahkemeleri mi kapatalım? Ey insan sen kendin başlı başına hatadan ibaretsin, kendini yok etmeyi mi yeğlersin yoksa ıslah etmeyi mi?

Lafı uzatmayalım. Bize bu gündemi dayatanlar bizden değil. Kuran’ı, sünneti, tasavvufu tartışmaya açmak bize vakit kaybettirir ve kendi ayağımıza sıkarız.

Yapacak iş çok. Bir an önce kim olduğumuzu hatırlayıp hızlıca menzilden menzile koşma vakti. Kim olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini düşmana sormak tam anlamıyla ahmaklıktır. Hata varsa düzeltilir. Kendimizden şüpheye düşmekse ancak şeytana oyuncak olmaktır.

EDEP YAHU

 

 

Allah’tan edebe muvafık olmayı dileyelim, edebi olmayan kimse Allah’ın lütfundan mahrumdur.

Edebi olmayan kimse sadece kendine kötülük etmiş olmaz, belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.          

                                                                                                                                                    Mesnevi.1.79-80

Eğer her şey göründüğü gibi olsaydı Peygamber sav onca göz aydınlığıyla, keskin ferasetiyle yine de “Ya Rabbi bana her şeyi olduğu gibi göster” der miydi?

Güzel görünür çirkin çıkar, çirkin görürsün altı hazinelerle gizlidir.

Ey insan nasıl bu kadar kendinden emin olabiliyorsun?

Nasıl her şeyi anladığını bildiğini iddia edebiliyor ve söylediklerinin, yapıp ettiklerinin mutlak hakikat olduğuna inanıyorsun?

Gördüğün, duyduğun, inandığın her şey gerçekmiş gibi sağa sola saldırıyor, kınıyor, ayıplıyor, lanetliyorsun?

Edepten lafı açtık ya; Edebi kimden öğrenelim?

TDK sözlüğü edebi toplum kurallarına uymak olarak tanımlamış. Mecazi olarak daha da geniş bir kavram lakin, tamam toplum kuralı olsun. Peki biz hangi toplumuz? Adımıza ne derler? Babaannelerimize dedelerimize göre edep olan bugün edepsizlik olmuş. Onlara göre edepsizlik olan birçok davranış bugün normalleşmiş. O zaman onlarla aynı toplum değiliz gibi görünüyor. Başka bir millet ve başka bir topluluk olmuşuz.

Geçtiğimiz günlerde şöyle bir hadise vuku buldu. Bodrumda ecnebi bir şarkıcı konser vermiş, ezan okununca İslam toplumunun edebi budur diye herhalde, şarkısını kesip beklemiş, güya bu topluma ait bir kısım zevatı devam et diye onu protesto etmişler. Hani sabah ezanına namaz uykudan hayırlıdır diye bir ibare eklenir ya. Bu zevat için de şarkı ezandan hayırlı hale gelmiş. Üstüne kitap yazılacak mevzu. Hatırlıyorum, biz ortaokuldayken arsada futbol oynardık. Ezan okununca durur ezanın bitmesini beklerdik. Ezan okununca radyo televizyon kapatılırdı eskiden. Hala birçok yerde devam eder bu uygulama. Peki hiçbir kutsalı olmayan bu insanlar kim? Ecnebi desen değiller. Müslüman desen onlara da benzemiyorlar. Hadi hiçbir kutsalları yok kabul. Lakin içinde yaşadıkları topraklarda beraber oldukları insanlara da saygıları yok. Edep yok. İrfan yok. Ezandan rahatsızlar, namazdan rahatsızlar, kendileri gibi giyinmeyenlerin giysilerinden rahatsızlar, sakalı, bıyığı sevmezler. Kendileri gibi olmayanlardan nefret ederler.

Dedik ya edebi kimden öğrenelim?

Bu edepsizlerden öğrenebiliriz. Baştanbaşa nefis olmuş akıl ve ruhtan bihaber bu zevat bizim için edep öğretmeni olabilir. Hiçbir şey bilmeseniz bile yaptıklarının tersini yapın yeter. Bizim kadim kültürümüzün de öğretisidir. “Nefis neyi dilerse tersini yap”.

İnsanlık tarihi edepsizlerin yüzünden yaşanılan felaketlerin de tarihidir. Musa as zamanında gökten inen yiyecekler edepsizlerin hani soğan hani mercimek demesi yüzünden kesildi. İsa as zamanında Allah duası bereketiyle yeniden gökten sofra indirdi. Yine bazı edepsizler güvenmeyip gelenleri saklamaya kalkıştılar ve yine kesildi nimet.

Şükür nimetin tuzağıdır der Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri.

Kardeşler biz İslam Ümmetiyiz. Biz edebi Kuran’dan öğreniriz. Peygamber sav den öğreniriz. Onun varisleri olan sünnetine sadık ulema ve meşayihten öğreniriz. O yüzden Kuran’a ve sünnete uymayan her davranış bize göre edebe mugayirdir bu böyle biline.

Hep medeniyet vurgusu yapıyorum yazılarımda, medeni olmak, başta kendimiz olmak üzere edebi öğrenmekle başlar.

Yine başladığımız gibi bitirelim:

Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur. Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur ve yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuştur. Mesnevi.1.90-91.

Unutma, şeytan edepsizliği ve küstahlığı yüzünden kapıdan sürülmüştür.