Düşünürdüm.

Ölen neden sevimli olur birdenbire diye.

Ona duyulan onca öfke, onca nefret hisleri nereye gider?

Hayatı boyunca düşmanlık beslenen insanlara ölünce mersiyeler düzülür.

İyi adamdı derler.

İyi tarafları görünür olur düşmanlarına bile birdenbire.

Düşmanlık, kin, nefret, sataşma biter.

Neden?

Çünkü ölmüştür.

Dedi.

Bumu dedim?

Bu mu sevimli yapan onu?

Bu dedi.

Sevilmek isteyen yığınla insanın bilmediği bu mu?

Bu dedi.

Ölmek.

Cenaze törenlerini, bu törenlerde yapılan konuşmaları hatırlıyorum. Kötü demez kimse kolay kolay.

Cenaze namazında sorar hoca. Nasıl bilirdiniz diye. Herkes rahmet diler.

Sağlığında dilenmeyen. Ölünce münasip görülür.

Öldü ve sevildi.

Öldü ve kurtuldu.

Garip.

Dedim.

Garip dedi.

Sanırım sevgiyi esirgeten şey haset duygusu değil mi dedim.

Onayladı.

Varlık gösterene, büyüyene, meyve verene, saldırmak için bekleyen haset orduları var. Büyüyememiş, bodur kalmış, olgunlaşmamış, ilkel yok ediciler.

Sözle, davranışla, gıybetle, dedikoduyla, kötü bakışla, su yerine zehir taşıyan köklere.

Korktum.

Nasıl ölünür dedim.

Ölü taklidi yaparak başla dedi.

Sonra yola çık. Kaf dağına doğru.

Bir rehber bul. Tek başına kaybolursun.

Gizlice ve gece yol al en çok.

Sonra dedim.

Aşk dedi. En hızlı yol aldıran.

Sonra da tazarru ve niyaz yolunu seç.

İstedim ki yürüdüm…

DÜŞ VE DUA

yağmura,nisana ve yaşıma aldanıp

uçurumları kıyı sanarak

ve dağlar erişilmeyince acı verir

sözünü unutarak

kaf dağına gitmek istedim

ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara

bir derviş olup yürüdüm uzaklara

yanıldı denektaşım geriye döndüm

Kutsal Sözler Panayırı’na sığınıp

ipeksi bir sessizliğe büründüm:

bir hayat, mahcup ve duru.

Tanrım, gülleri

ve sessiz harfleri koru. (İbrahim Tenekeci)

Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

 

 

Dost altın gibidir. Belâ da ateşe benzer. Halis altın, ateş içinde saf bir hale gelir”

Dosta, dostun zahmeti ağır gelir mi? Zahmet içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine benzer.

Dostluk nişanesi belâdan, afetlerden, mihnetlerden hoşlanmak değil midir? (Mesnevi. 2.1458-1460.)

Böyle dedi. Sonra da yatıp uyudu.

Beklemedi verecekleri cevabı.

Pervasızlığına kimse bir şey diyemedi.

Aslında bu kadarını bile demezdi. Bilirlerdi. Çok konuşmazdı.

Kendi yarasını kendisi tamir ederdi.

Beklememeyi çok erken öğrenmişti.

Lakin beklentisizliğin kendisi başka bir yaraydı.

Diğerleri uzaklaştılar. Biri dedi ki dostuz biz. Fakat anlamıyor. Bir diğeri o dost değil dedi. Biri daha akıllıydı. Alemde işler tersinedir. Başka türlü bakmalı dedi. Başka bir kalem var. Daha başka yazan.

Gözlerimizi ve kulaklarımızı yeniden açalım mı dedi.

İster istemez elleriyle yokladılar gözlerini ve kulaklarını? Sonra gülüştüler. Etrafta kimsecikler olmadığını görünce rahatlayıp oturdular bir kenara.

Anlattı diğeri: padişahın biri bir şeyhe, konuşma sırasında hadi benden bir şey dile dedi. Şeyh Padişahım, söylediğin abes geldi bana dedi. Ben senden bir şey dilemem. Zira benim iki kölem var onlar sana bile hükmederken… Şaşkın padişah kimlermiş o kölelerin deyince, şeyh, birisi kızmak öbürü de şehvettir dedi. Padişahlık, padişahlıktan feragat etmektedir ki, böyleyken ben senden ne isteyip ne dileyim?

Birisi dışarı bakarken buldu kendini. Sonra dönüp bu tarafa. Hala uyuyor mu dedi.

Biz gidelim dedi üçüncüsü. Yeniden gittiler yanına. Beklerken buldular onu.

Gelin dedi.

Dileğim incitmek değil. Unutuyorum bazen.

Ateş ve şehvet dumanı gözümü kapıyor. Gaflet pamuğu kulağımı tıkıyor. İşte böyle zamanlarda arıyorum ben dostu. Böyle zamanlara gözümü ve kulağımı açacak olana dost derim ben. Benim dostluğum da böyle. Bu yüzden dostluğum mihnetli. Yoksa incinsin istemem kimse benden.

Hala kızgındı birisi. Dost ol da dostluk gör diyiverdi.

Haklısın dedi.

Yine sessizleşti.

Hafız’ın dizelerini yeniden hatırlattı kendine:

“Yürü Hafız yoksullardan dilencilik etme; ancak Allah dilerse erişirsin muradına.”

Yürüdü.

Üçüncü  yoldaşlık etmek istedi.

Edemedi.

Mırıldandığını duydu:

“imkansıza soyunup çıktım yollara
çatırdayacak sandım çırılçıplak dünyanın iskeleti
çatırdayacak yalnızlıklar ayaklarımın altında
ve kocaman şehirlere yeni bir büyü
çatlayan bir bahar olacaktım kırlara

çıktım yollara
artık hatırlayabilir miyim o muhteşem şiirden bir iki dize
basar mı bağrına artık beni sevdiğim
beni durdur azize
beni yağmura
beni ateşe
beni denize”(Sıtkı Caney)

                                                                        Faik Özdengül

                                                                  fozdengul@gmail.com

 

Uzun yoldan geldim.

Kimine göre kısa.

Yolumu ve yolculuğumu da yanımda getirdim.

Diye başladı söze.

Gözleri söze gerek bırakmadan anlatıyordu zaten. Sesi gözlerinden daha zayıftı.

Derin nefesleri yolculuktandı. Yormuştu yolculuk besbelli.

Orkestra gibi, hani çalınırken birden bir telin kopması ile sadece bir sazda. Tüm müziği alt üst olan.

Vazgeçmek de değildi niyeti. Yoldan da yolculuktan da.

Ama bir yol. Belki başka bir yol. Onu ararkendi bu karşılaşma.

Hissedilen duygu çaresizlik.

Çaresizim dedi.

Geldim çünkü son anda denemediğim başka bir şey kalmasın istiyorum.

Sonra?

Bilmiyorum dedi.

Güneşli bir gündü geride bıraktığı. Sokaklarında çok ses olmayan bir şehrin içindeki çocukluk. Hep kucaklandığı. Sevildiği, okşandığı kucaklar. Tadını çıkardı doyasıya. Zaten başka sokakları da merak etmedi.

Sonra?

Sonrası sevda.

Önce elinden tutu. Sonra parmaklarının ucuna bastı yetişmek için. Sonra daha sıkı tuttu. Güneşli günün akşamından endişe etmedi. Nasılsa sevdası vardı. Isınırdı. Soğuğu aklına bile getirmedi.

Sonra?

Sonra incindi.

Tuttuğu el uzaklaştı. Öylece kalakaldı. Akşam oldu. Eve yalnız döndü. Bir yorganı. Bir de gözyaşları. Rüyalar görmek istedi. Üşüdü. Üşüdü. Üşüdü.

Elsiz ayaksız kalmışken bir gün. Bir el tutuşturdular eline. Ne ağladı ne güldü. Sadece yürüdü.

Sonra?

Sonra gece hiç bitmedi.

Bu kez daha büyüktü. Elleri daha kocamandı. Elinin tersiyle itti diğer eli. Akşam oldu. Güneşi özledi. Doğmasını beklemektense , geceye büründü. Bir yorganı bir de gözyaşı.

Daha büyük ama daha kırılgandı. Daha sert ama daha yumuşak.  Daha soylu. Daha öfkeli. Gittikçe derinleşti gözleri.

İşte o zaman yeniden dedi. İnandı. Güvenmemektense dedi, güvenip incinmeyi tercih ederim.

Sonra?

Sonra yine incindi.

Şimdi?

Artık ona bal bulaştı diyorlar.

Şehrinin sokakları şimdi daha sesli. Güneşli caddeleri ona daha dar. Ama yüreği genişledi. Kucaklara sığmıyor. Daha kötü değil. Çaresiz de değil. Merak ediyor sadece.

Bir yorganı bir de gözyaşı. Bir de niyaz.

Bir şiir dedi. Başını kaldırıp.

Hangisi?

Doğdum doğalı yürüyordum
Adım adım ölüme doğru
Ama şimdi dışarıda evvel-bahar
Çiçeğe durmuş badem ağaçları
İçerde masanın üstüne eğilmiş dalgın başım
Sırılsıklam yeleleriyle
Doludizgin gidiyorum gayrı.( Can Yücel).

Ne demeli?

Ey can, gün doğusuna gel. Ondan sonra nereye gidersen nurlusun, kuvvetlisin!
Ondan sonra nereye varsan orası doğu olur; doğrular senin batına âşık kesilir.(Mesnevi.2.)

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

Sirkencübin’in  Mevlevi mutfağında ayrı bir yeri vardır. Hz. Mevlana Mesnevi’sinde şöyle der “bal sirkeden az olursa sirkencübin iyi olmaz.”

Klasik tıpta sirke ve baldan hazırlanan bir ilaç. Terim farsça sirke ve encübîn (=bal) kelimelerinden meydana gelmektedir. İskencebin gibi farklı şekillerde de yazılabilmektedir. Hipokrat‘ın en sık tercih ettiği ilaçlardandır. Batı dillerindeki karşılığı oxymeldir.

 Mesnevi’ye dönersek yeniden, 6. Cildin başındaki sirkencübin ile ilgili beyitler aşağıdaki gibidir:

Sirke, sirkeliğini artırdıkça şekerin artması gerek.
Kahır, sirkedir, lütuf da bala benzer. Sirkencübinin temeli, bu ikisidir.
 Bal, sirkeden az oldu mu sirkencübin, iyi olmaz.

Kahır ve lütuf ikilisinden oluşan bir hayat. İki zıddın bir araya gelişinden oluşan bir şifa.

Zıtları bir araya getiren bir irade. Zıtlıkların bileşiminden şifa çıkaran bir oyun.

Bütün zıt kelimeleri toplayalım bir araya. Aklımıza ne gelirse. Sonra da karıştıralım. Alemde böyle zaten. Alemi doğru okursak diyor Hz Mevlana, biz de aynısını yaparız. Zıddının daha ileri gittiğini görürsen bir şeyin hemen tam karşıtını ilave et diyor yemeğe. Aşçıyız ya. Yemekler yapıp dururuz ya. Zıtları uygun dozlarda bir araya getirmektir asıl hüner, diyor bize.

Aşçılarsak eğer nedir yemeklerimiz?

Davranışlarımız, sözlerimiz. Jest mimiklerimiz. Duruşumuz. Sesimiz. Sessizliğimiz.

Ya kahır ya da lütüftan oluşurlar. Ve bunların karışımından.

İlişki yaşamın vazgeçilmezidir.

Geçimlilik ruhsal sağlığın ölçütüdür.

Müslüman ülfet eden ve ülfet edilendir der Peygamber sav. Geçinilen ve geçinen.

O zaman geçimliliğiniz arttıkça geçimsizliklerle karşılaşacağınızı haber veriyim mi? Ya da geçimsizliğiniz arttıkça geçimliliklerle mi karşılaşacaksınız?

Bu değil.

Yaptıklarınız asla karşılıksız kalmayacak. Her zulüm ve kötü davranış elinde kazma taşıyan adamın yanına kazdığı bir çukurdur. Devam ederse giderek derinleşir ve sonunda kendisini içine çeker.

Bu değilse ne?

Aşk ya yolumuz. Aşkın çocuklarıyız ya. Aşkın yolcularız ya. Aşk yolcusu yanarak yolculuk eder. Cüruflarından temizlensin diye yakılıp pişirilir. O yüzden de ondan, zıtlıkları zıddıyla karşılasın istenir.

Her kahırla karşılanışında lütfunu artırsın istenir. O yüzden Peygamber sav Taif yolculuğunda taşlanınca taşlayanlar için dua etti. O’nu izleyenler de. Böyle yapınca ne olur?

Yardım gelir.

Nuh’un kavmi de, ona sirke döküp duruyorlardı, fakat Allah’nın lütuf ve ihsan denizi ona daha fazla şeker dökmekteydi.
Onun şekerine cömertlik denizinden yardım edilmekte idi de o yüzden âlem halkının sirkesinden fazlaydı onun şekeri.
Tek bir kişi ama bine bedel… Kimdir o? Allah velisi. Hattâ o yüce Allah kulu, yüzlerce zamanın tek eridir.
Denize bir yol bulmuş olan küpün önünde ırmaklar bile diz çöker.(Mesnevi.6.)

Bu yemekte beraber pişeceğiz. Sirkencebunin ya sirkesi ya da balı olacağız. Cüzi irademizle ya onu ya diğerini seçip durmak işimiz.

Bal mısın sirke mi?

Aynaya gidip bak. Mihenge vur kendini.

Eğer Nuh’a sirke dökenlerdensen vay haline. Tufan yakındır. Söylemedi deme.

Tevbe atına bir an önce binip gemiye yetişmeye bak.

Yine dönelim Hz Pir’e:

Kuzgun,üzüm bağında kuzgunca bağırır. Fakat bülbül, bunu duyup sesini azaltır mı?
Bu “Allah dilediğini yapar” pazarında her ikisi için de ayrı alıcı var.

 Dikenliğin gıdası ateştir; sarhoş dimağının gıdası da gül kokusu.
 Bir leş, bizce kötüdür, pistir ama domuzla köpeğe şekerdir helvadır.
 Pisler, şu pisliklerini yapa dursunlar, sular da pisleri arıtmaya savaşır.
 Yılanlar zehir saçar, acılar bizi perişan eder ama,
 Bal arıları dağlarda, kovanlarda, ağaçlarda baldan şeker ambarları doldurur.

 Zehirler, tesirlerini yapıp dururlar ama panzehirler de hemen o tesirleri gideriverir.
 Şu âleme baksan görürsün ki baştanbaşa savaştan ibarettir. Zerre, zerreyle âdeta dinin kâfirlerle savaşması gibi savaşır durur.( Mesnevi.6.)

Biz bu dışarıdaki savaşları bir kenara bırakalım da iç savaşa dönelim. İçimizde de muazzam bir savaş var. Sirkenin de balın da kaynağı içerde. O savaşta galip gelelim de bal üreten bal arıları olalım.

Ta ki sirkencubine bal diye katsınlar bizi.

 Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

Büyük bir salonda ama çok büyük, köşeye sıkışmış ve ellerini bacaklarının önünden bağlayıp başını da dizlerine kapamış biri. Kapanmış.
Bakmak ve görmek istememiş.
Korkmuş göreceklerinden.
Geriye dönmüş. Regrese olmuş.
Orada kalacak uzun bir zaman.
Yas tutacak.
Emniyette olmaya ihtiyacı var.
Arada bakacak her şey yerli yerinde mi? Güvene ihtiyacı var.
Sessizlik ihtiyacı.
Tabi ki anlatacak. Kulağı bulduğunda.
Sabırla bekleyenlere. Gülümseyenlere. Sevecen gönüllere.
Bağlamış kendini görünmez bağlarla. Sonra çözülecek. Özgürleşecek.
Ağlayacak. Bolca.
Kalkmak kolay olmayacak. Önce tuttuğu ele bakacak. Bakmadan yüzüne.
Sonra elin sahibine. Sonra da elin sahibinin sahibine.
O zaman teslim olacak.
Suyun sesini duyacak.
Rüzgarın sesini.
Yaprakların düşüşünü. Ne kadar uzun bir zaman aldığını tek bir düşüşün bile.
Zaman uzayacak. Nefes uzayacak. İyice dolacak içine. Vermesi de.
Sonra duyanları duyacak.
Acelesi kalmayacak.
Sabırla acelenin üstesinden gelmeyi öğrenecek.
Sabrın anahtar olduğunu gülümseyerek anlayıp anlatacak sonra…
Işıkla aydınlanmış kocaman bir cadde.
Gülümseyen aydınlık bir yüz.
Eller ceplerde.
Dudaklar kıpır kıpır.
Ayaklar bastığı yerle uyumlu. Diğer ayaklarla harmonik. Ayakkabı ayakla. Ayak bacakla. Bacak gövdeyle. Gövde başla.
Baş yukarda. O da gökyüzüyle flörtte.
Ve müzik.
Müziği duyuyor musunuz?
Çoktan kalkmış bağlarını çözmüş ve yürüyor.
                                                                                                 Dr Faik Özdengül
                                                                                              fozdengul@gmail.com

İnsan kendine sarılma ihtiyacı hisseder mi?
Dokunur mu kendine?
Sarar mı?
Dokunulmaya ihtiyacı var insanın. İster fiziksel ister başka türlü.
Var olduğunu bilmeye ihtiyaç duyar. Var mıyım yok muyum?
Hastalık hastası denilen guruptakiler örneğin, sürekli vücutlarının bir yerlerini kontrol ederler, kalbini dinler, nefesini kontrol eder, orasını burasını mıncıklar, nabız kontrolü, sık doktor ziyaretleri…
Var mı yok mu? Hayatta mı değil mi? Eksik mi tam mı?
Varlık insanın mayası.
Var olmak, mevcudiyetini korumak, görünmek, istenmek, arzulanmak, beğenilmek,kafayı kaldırmak, çiğnenmemek, ezilmemek, hep varlık mücadelesi.
Oysa tüm kadim öğretiler aksini söyler dururlar.
Yok et kendini.
Anlaşılması zor bir ikilem.
Son birkaç gündür eski arkadaşlarımla bir aradaydım. Çocuklaştım onların yanında. Bir anlamda aralarında kayboldum. Çok güldüm. Gerçeğin dışına çıktım. Gerçeğin dışı derken, kendi gerçeğimin. Varlık mücadelemin dışına. Oysa oda bir başka gerçeklikti.
Akşam apocalypto’yu yeniden seyrettim.( http://www.imdb.com/title/tt0472043/). Var olmanın korkuyla baş etmenin filmi. Varlık endişesi korkuyla birlikte. Eğer varlık endişeniz devam ediyorsa korku da var. Artık korkuyla yaşamak zorundasınız. Var olanlar ya giderse.
O zaman varlığınızın bir armağan olduğunu yeniden keşfetme zamanı. Sahip olduklarımız başta bedenimiz olmak üzere, sağlık, güzellik, mal, evlat…hepsi armağan.
Bunlar zaten verilmiş. Bir şey verildiyse alınabilir de. Emanet yani. Amaç varlık ve sürdürme endişesi değil, sizde olduğu sürece emanete göz kulak olmak olmalı değil mi?
Bize bu emaneti veren her halde bir amaç gütmüştür. Aldığı zaman da doğru zaman olacaktır. Alacağı zamana kadar da zaten koruma konusunda yardımını esirgemeyecektir.
O bize bu emaneti yüklediğine göre hızlıca bunu fark edip biz de bu emaneti O’na emanet etsek?
Var olma kaygısı yerine zaten varlığımızı, varlığımızın sahibine geri versek, adasak, şükran nişanesi yerine.
İşte buna yok olma diyorlar zannımca. Adı yok olmak sadece. İçine girince asıl var olmak gibi görünüyor.
Sahibi gibi görünmek yerine emanetçi gibi yaşamak daha faydalı gibi görünüyor.
Katılır mısınız bilmem.
Aşk teslim olmak diyelim mi?
Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

 

Kalem parmakların arasına düştü mü direnmenin anlamsızlığını bilir.

Ya gönül kalemi?

Kimin parmaklarının arasında?

İnsanın gönlü sahradaki tüy gibidir demişler. Esen rüzgar kah o yana savurur kah bu yana.

Rüzgara yalvarmaktan başka ne çaresi var?

Gönül kalemi de lütuf ve kahır parmakları arasında.

Kah sıkıntıda kah sevinçlerde.

Bunca yıldır kalemlik yapıyorsun parmaklara güç yetirebildin mi?

Ya rüzgar?

Ne zaman nereye eseceğini kestirebildin mi?

Çölde yaşayan bir adam vardı. Hep merak ederdi. Çölün sonu var mı? Gün olur kumlara sorar. Gün olur geceyle dertleşirdi. Hep bir umut taşırdı. Eğer bir sonu varsa diye. Kumların umurunda değildi. Boş uğraş diye bakarlardı. Aynı cinsten değillerdi. Gece yol göstermeyi dert edinmezdi. O örtmek içindi. Yolun başını da sonunu da. Güneş yol göstericiydi. Ama bakamazdı. Gözlerini alırdı. Hem gündüz yol almak zor gelirdi çölde. Yıldızlar en uygunuydu. Ama hangisi?

Günün birinde başkalarına rastladı hem gündüz hem gece yol alan. Yaklaştı yanlarına sordu. Fakat dillerini anlamadı. Yine de vazgeçmedi. Başka bir dil aradı. Denedi. Anlayıp anlamalarını dert etmedi sonunda. Peşlerine düştü. Hiç konuşmuyorlardı gidenler. Ve hızlı yol alıyorlardı. Aralarında güneşe bakabilenler vardı ama çok azdı sayıları. Yıldızların işaretlerini çözenler biraz daha fazlaydı. Zaman zaman bir araya gelip sessizce anlaşıyorlardı. Danışıyorlardı birbirlerine. O kadar yol almışken birden bir rüzgar çıkıyor allak bullak ediyor her yeri, kumlar uçuşuyor ve birden geldikleri yerin de gerisinde buluyorlardı kendilerini. Rüzgara güç yetiremiyorlardı. Böyle birkaç kez olunca sonunda adama döndüler. Yine konuşmadan öylece baktılar. Rüzgardan nasıl korunulacağını bildiğini düşündüler adamın.

Rüzgar esince durmalı dedi adam.

Durdular.

Her rüzgar estiğinde durdular.

Sonra yeniden yol aldılar.

Anladılar rüzgara direnmek boşuna.

Onlar direnmeyi bırakınca rüzgar da başka esmeye başladı…

Kalem uysallaştı.

Parmakların arasında.

Ucundan gözünün yaşını damlattı.

Gözyaşı harf oldu.

Harfler kelime.

Kelimeler önce bir araya geldi. Gölcükler oluştu.

Sonra ırmaklara dönüştü. Kah durgun aktı. Kah coştu.

Denize ulaşmaktan başka çare yoktu.

Denize doğru yola düştü.

                                                                                                                  Dr Faik Özdengül

                                                                                                               fozdengul@gmail.com

 

Önceki hafta Göksel yazmıştı.

Geçen hafta da Mevlana Kültür Merkezinde,  Şeb-i Aruz’dan bir gün önce konuşmam vardı. Onun hazırlıkları nedeniyle yazamamıştım. Okurlarım haklı olarak ikaz ettiler. Bu bir yandan mutlu ediyor beni. Diğer yandan da sorumlu kılıyor.

Sorumluluklar ve görevler,  olması gerekenler yaşamda, olsunlar. Onun yanında da hayatı basit yaşamalı, basitleştirmeli bir yandan da diye düşünmüyor değilim.

Doğallık da olsun hem. Mesela böyle zamanlarda sizler de yazın. Onları birleştirip bir ağacın altında çıkınlarımızı açıp piknik yapan insanlar gibi kim ne getirdiyse yiyelim beraber.

Böyle söyleyince birden deniz kenarında bir sahne geldi gözümün önüne, fakülteden bir hocamın iki elini birbiri üstüne koyarak bu basitliği ve doğallığı anlattığı bir görüntü. Uzun yıllar önceydi. Ellerinin arasında soğan olmalıydı anlattıklarına göre. Hayat, bir soğanı şöyle tepesine vurup yemekten keyif alabilmektir demişti. Mezun olup dünyayı kurtarmak isteyen bizlere soğan yiyin keyif alın diyen bir adam. Garip gelmiş demek ki gülümseyerek hatırlıyorum şimdi. Ardından da dönüp dolaşıp bunca yıl sonra ben de aynı şeyleri söylemeye çalışıyorum. Bu da garip.

Nasıl basitleşir ki hayat?

Onca zorlukla boğuşurken.

Boğuşmaktan kurtulmakla öncelikle.

Yıllardır boğuşup didiniyoruz. Var olmak için. Dipsiz kuyuları doldurmak için.

Az önce bahsettiğim yerdeyim hala. Deniz kenarında. Bu kez hocam konuşmuyor ben bir arkadaşla güreş tutuyorum. Yerde bir kuyu var ve yaklaşık iki metrelik. Onu da biz kazdık. Birbirimizi kuyuya atmacasına boğuşuyoruz. Biri düşünce kuyuya güreş bitecek. Kıyasıya boğuşuyoruz. Düşünce neler olacağını bile düşünemiyordum. Yenme ve yenilme hırsından. Ya da diğeri düşünce mutlu mu olacaktım? Yenme ve yenilme hırsı. Başlangıcı bir oyundu aslında. Belki de oyun gibi görünen ya da oyun süsü verilen bir rekabet. Şimdi buraya yazınca o oyunla bugünkü yaşamın veya bugünkü oyunun çok da farklı olmadığını fark etmek de ilginç geldi bana.

Diğerini yenince ne olacak?

O bizi yenmesin diye gibi görünüyor görünen.

Yenmek ve yenilmek.

Sonra da kazdığımız kuyulara düşmek.

Bugün dinlediğim hikayeler getirdi biraz da beni buraya.

Hazmedemediklerini söyleyen danışanlar. Gönülleri yatışmıyordu. Haklılardı onlara göre ve diğerinin cezalandırılması gerekiyordu ama olmuyordu. Kendi başlarına ceza veremiyorlardı onlara. Allah verir diye inanıyorlardı ama hemen olsun istiyorlardı. Adalet arıyorlardı. Adalet istiyorlardı. Daha doğrusu kendi adaletlerinin en uygun olduğunun kabulünü.  Bunu isterken bir yandan da istediklerinin hemen gerçekleşmediğini görmek Padişah’ın adaleti konusunda istemeseler de şüphe uyandırıyordu.

O zaman hikayeye kulak verelim:

Birisi kaçıp bir eve sığındı. Korkudan benzi uçmuş, sapsarı kesilmiş, dudakları gövermişti. Ev sahibi, peki dedi, A amcasının canı, ne oldu, neden kaçtın?  Neden böyle benzin attı? Adam dedi ki: Zâlim padişahı eğlendirmek için bugün sokakta ne kadar eşek varsa yakalıyorlar. Ev sahibi, peki dedi. A amcasının canı, eşekleri yakalıyorlar. Sen eşek değilsin ya, bundan ne tasan var senin? Adam dedi ki: Bu işe öyle bir girişmişler, öyle kızışmışlar ki beni bile eşek diye yakalarlarsa şaşılmaz. Eşek yakalamaya el atmışlar, hiçbir şey fark etmiyorlar artık! Bir şeyi fark etmeyen kişiler, başımıza geçerlerse eşeğin sahibini de eşek diye götürürler mi, götürürler! Fakat bizim şehrimizin padişahı, abes iş yapmaz. Onun temyiz hassası vardır. O her şeyi duyar, her şeyi görür. Adam ol da eşek tutanlardan korkma. Ey zamanenin İsa’sı, eşek değilsin sen, ürkme. Dördüncü kat gök, senin nurunla dolu. Hâşa, senin durağın ahır değildir. Sen, bir iş için ahırdasın ama gökyüzünden de yücesin sen, yıldızlardan da. . İmrahor başkadır, eşek başka. Her ahıra giden eşek değildir.

 

Neden böyle eşeğin kuyruğuna yapıştık, ardına düştük? Gül bahçesinden, güllerden bahset. Narı, turuncu, elma dalını söyle. Şarabı ve sayısız güzelleri anlat. Yahut dalgası inci olan, incisi söyleyen, gören denizi, Yahut gül devşiren, yumurtaları altından, gümüşten olan kuşları söyle. Yahut da ceylânları besleyen, hem sırt üstü, hem yüzükoyun uçan doğan kuşlarından bahset. Alemde gizli merdivenler vardır, basamak basamak tâ göğe kadar. Her bulutun başka bir merdiveni vardır, her gidişin başka bir göğü. Her biri, öbürünün halinden bihaberdir. Geniş bir ülkedir, ne başı var, ne sonu! Bu, o neden böyle hoş diye şaşmaktadır; o, bu neden böyle şaşıyor diye hayrette. Yeryüzü sahası geniştir. Orada her ağaç, yerden baş vermiş, boy atmıştır. Ağaçlardaki yapraklarla dallar, ne de güzel ülke, ne de geniş saha diye şükrederler. Bülbüller, yediğin şeyden bize de ver diye kıvrım kıvrım çiçeklerin çevrelerinde uçuşur, ötüşürler. (Mesnevi.5/2539-2562). 

Padişahın temyizine güvenip zihni güzel düşüncelerle dolduralım diyor. Pek güzel söylüyor.

Bütün bunlarla oyalanırken içimde saklı gizli küçük çocuk sıkılıyor. Oyunu abartıp beni daraltma diyor. Hapsetme. Haklı. Oyunu abartmamalı.

Tam bunları düşünür ve yazarken bulutlardan birden damlayıveren yağmur taneleri gibi aşağıda sizinle de paylaşacağım şiir geldi bir arkadaşımdan göklerden gelir gibi. Kendisine de teşekkür ediyorum. Yazıyı bu şiirle bitirelim:

ya da
yıldızlar mıdır ağlıyor maviliğin koynunda
gecenin bağrına bırakmışlar ellerini
melekler midir gelen beyaz çantalarıyla
beyaz çantalarıyla
gümüş sahifeler getirip kalbimize ekleyen

bir de gitmeyi denesek diyorum
gitmeyi…
o haşarı çocuğu varıp öpsek
öpsek,
içimizdeki oyuncakları ona versek
gitsek ve otursak uzak ağaçların altına
ağzımızda küçük bir yaprağı parçalasak
parçalasak…

Mustafa Aydoğan/ Bir Dolu Bakır Yaz

 

                                                                                                                               Faik Özdengül

                                                                                                                          fozdengul@gmail.com

Hafta sonu Konya’da Konya İş Kadınları Derneği önemli bir organizasyona imza attı ve kutlanmayı hak etti. Toplantıda ben de vardım ve iki konuşma yaptım. Olan biteni size de aktarmak istedim ancak kendim yazmak yerine Göksel’den rica ettim. Sağ olsun kırmadı. Zor olsa da, geç olsa da yazdı. Olan bitenler, hissettikleri size de gelsin Göksel’in penceresinden:

“Konya iş Kadınları derneğinin düzenlediği “ İş yaşamında hoşgörü toplantısı “ vardı geçen hafta sonu – Sizin de orada olacağınızı duymuştum. Acaba buraya erkekler katılıyor mudur diye düşünerek araştırdım sordum – sonra içimden geçirdim “ e hoşgörü toplantısı” , hanımlar hoş görecektir herhalde bizleri diye. Sordum..katılabiliyormuşuz. sevindim

Toplantıyı benim için ilginç kılan şey aslında konuşmacılardı. İş yaşamından konuklar olduğu gibi yazarlar da vardı. Farklı kitapların, farklı yazarları. “ Her şey yağmurla başladı” ve “ Aşkın terapi” nin yazarı siz ve “aşk “ kitabının yazarı sayın Elif Şafak hanım. Aslında aşka dair söyleyecekleri olanların bir arada olacak olması heyecanlandırmıştı beni. Giriş konuşmaları bana göre o kadar çok uzamıştı ki ben orada olduğumu unutmuştum. Protokol konuşmaları vardı. Dalmışım. Aklım bir anda bundan 3 ya da 4 sene önce nedenini bilmediğim bir şekilde aldığım Mesnevi yi okumaya çalışırken ki zamana gitmişti. Sanırım dili yüzünden anlamdım diye düşünmüştüm o zaman– sonrasında bir başka çevirisini almıştım mesnevinin – daha kolay anlaşılır olduğunu duymuştum bir arkadaştan ikinci aldığımın… Anlamak istiyordum – Aslında belki beni anlamasını istiyordum. Bana bir şeyler söylemesini istiyordum, belki beni anladıktan sonra, rahatlatmasını, başımı okşamasını, gel ne zaman istersen konuşabiliriz demesini istiyordum sanırım.

İki sene önce Hz Mevlana nın 800.Doğum günü etkinlikleri için tüm kentte bir çok yere Hazretin sözleri asılmıştı. Her gün birini bir yerlerde okumak mümkün oluyordu. Bir sene boyunca her biri için ayrı ayrı , uzun uzun düşünme fırsatım olmuştu. Ama içlerinden bir ikisi vardı ki hiç aklımdan gitmiyordu. Birisi, “Aynı dili konuşanlar değil, Aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir” idi.

İlk karşılaştığımızda bunu hissetmiştim sanırım biraz sizde. Gel konuşalım, arada, ne zaman istersen… “Ben seni anlayabilirim” – “çünkü benzer duygulara sahibiz” diyorsunuz gibi gelmişti… Aynı dili konuşuyorduk evet – fakat başka bir şey vardı bu sefer, benim duygularımı anlıyordunuz gibi hissediyordum.

Sonrasında geçen sene Mevlana kültür merkezindeki konuşmalarınızın da bir kısmında orada bulunmuştum ve sizleri dineleme fırsatı bulmuştum. Orada şu cümlelerle başlamıştınız konuşmanıza…
“Bizim medeniyetimiz Mesnevi medeniyetiydi” diyen düşünürlerimiz çıkmıştır. Bugün yorulmuş, yıpranmış, dağılmış ve verimsizleşmiş zihin ve ruhlar için “Kuran’ın Özü” denilen Mesnevi’den birtakım çözümler arıyoruz,….

O an öyle bir irkilmiştim ki – aradığım şeyi bana öneriyordunuz. Bana söylüyordunuz sanki…
Yorgundum evet – kendimi çok yıpranmış hissediyordum ve üşüyordum… Ama o gün bir ışık yanmıştı – sıcaklığını hissediyordum. Bu sanki çok soğuk geçen uzun bir zamandan sonra bir sabah güneşinin üzerinize ılık ışıklarının ilk vuruşu gibiydi. Sıcaklığın artacağını hissettiren bir merhaba…

Cumartesi günü sizi bir kez daha dinlerken birkaç senedir kafamı ve gönlümü meşgul eden soruların artık çoktan cevaplandığını hissettim…Artık üşümüyordum…Sıcacıktım…Ve çok yakından başka sıcaklıklarda hissediyordum…Mihengin ne olması gerektiğini – Olgunlaşmanın aslında aşk olduğunu – incinmemek olduğunu – ruhumuzun da bir aklı ve kalbi olduğunu ve ancak ruhumuzla seversek sevmenin durmayacağını ve unutulmayacağını ve o kadar yalın , o kadar net ve o kadar ruhunuzla anlatıyordunuz ki…. Ve her seferinde yeniliyordunuz bizden değil diye – Allah tan ve Hz Mevlana dan destek aldığınızı

Hz Mevlana nın 800.Doğum günü etkinliklerinde kentte asılı sözlerinden bir kaçını hep aklımda tuttuğumu söylemiştim. Onlardan ikincisi de “HZ. Mevlana nın Öldükten sonra bizim mezarımızı yeryüzünde aramayın. Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindendir” sözüydü . Artık çok iyi biliyorum ve inanıyorum ki, gönüller birbirine bağlanıyor. Sevgiyi her an yaşayan, onun düşmanlarından kendini korumaya çalışan ruhlar yavaş yavaş birbirine bağlanıyor ve ararlında artık başka bir iletişim başlıyor. Sizi ve ruhunuzu çok sevdim – Gönlünüzden Hz Allah ve Hz.Peygamberi ni , Hz. Mevlana yı ve Mesnevisini bizim gönüllerimize taşımayı seçmiştiniz yol olarak. Yolunuza çıkmıştık bizde – o kadar güzel “ gel hadi katıl sen de bu yola” diyordunuz ki –o kadar yumuşak ve o kadar içten ki insan koşarak geliyordu… Bizi sevgi yoluna Hz. Mevlana ya , onun ruhuna bağladığınız ve bunun için tüm gönlünüzü ve ruhunuzu bir köprü yaptığınız için size çok teşekkür borçluyuz. Ve o günkü konuşmadan sonra başka ruhlarıyla sevmek isteyenlerin de bizlere bağlandığını hissettim. Hz Mevlana dan bizler için seçtiğiniz son cümleleriniz hiç aklımdan gitmiyor. Sanırım da hiç gitmeyecek. Allahtan dileğim orada hep kalması

Şu neyin sesi âteştir; hava değildir.
Her kimde bu âteş yoksa, o kimse yok olsun. (1-9)

Şükür ki bugün o ateşin tüm hücrelerime yayılmaya başladığını hissediyorum, bu ateşi bizimle tanıştırdığınız, paylaştığınız ve yok olmaya yüz tutmuş bu kişiyi ısıttığınız için çok teşekkür ederim. Önce Allah ın nasibiyle sizi tanıdık sonrasında gerçek aşkla tanıştık. Her şey vererek artarmış..Allah sevginizi, aşkınızı , çabanızı, ateşinizi arttırsın…

Anladım ki; istiyorsan eğer, aşk kaçınılmaz…

Sevgi ve dua ile
Göksel Şimşek

Yeniden Konya.
Bir haftalık ayrılık da diğer ayrılıklar gibiydi.
İş yerinde Erol Bey’le her zamanki gibi, her zamanki yerde karşılaştık. Görünmüyordun dedi. Yoktum buralarda dedim. Ayrılık süresi ne kadardı ki?
Bittiği zaman. Hiç olmamış oluyordu.
Ayrılık olması için önce bir bağ olması gerekiyordu. Bağ yoksa ayrılmak ta yoktu.
Kendimizden ayrılmak, ayrı kalmak nasıl olur diye düşündüm şimdi?
Kendimizle bağımızı düşündüm.
Her nefeste yeni bir ayrılık yaşarken, hiç olmamış gibi nasıl davranırız?
Öyle ya insan her nefeste yeni birisi olmuyor mu?
Öyleyse verdiğimiz her nefeste giden eski bene ne demeli?
Onu gönderirken olduğu gibi mi göndeririz? Nereye göndeririz? Tekrar çağırır mıyız? Çağırsak gelir mi? Gelirse önceki gibi mi gelir?
Gönderirken severek mi göndeririz yoksa öfkeyle mi? Öfkeyle giden gittiği yerden öfkelenmeye devam eder mi?
Gönderdiklerimizi bağışlamak gerekir, her ne varsa içinde. Tutmadan. Gittiğinde rahat etsin ve bize de rahat versin diye. Yeniye de yer açsın diye.
Biz istesek de istemesek de gidecek nasılsa.
Gideni de sevmek geleni de sevmek gerekir.
Kendi gelen ve gidenimizi de.
Nasıl sevmek?
Doğan kuşunu kocakarının sevdiği gibi değil.
Bir doğan kuşu kocakarının eline düşer. Kocakarı onu sever. Sevgisinden onun tırnaklarını, gagasını, kanatlarını söker. Oysa doğanın sermayesidir tırnakları. Sonra ona tutmaç yedirir. Beslensin semirsin diye. Oysa doğan tutmaç yemez. Bu kez kızar. Sana olan sevgimi yadsıyorsun diye. Madem yemiyorsun o zaman tutmaç suyu iç der. Onu da yemeyince kızgın çorbayı başından aşağı döker. Başını kel eder. (Hayvanın) canı yanar; teessürle gönüller aydınlatan padişahın lûtfunu anarak ağlamaya başlar. Padişahın çehresinden yüzlerce kemâle nâil olan o nâzenin, o işveli gözlerinden yaşlar döker. Doğan öyle ağlar öyle ağlar ki, gözyaşları ona ğayb perdesini açar. O göz bu duygu alemine ait şeylerden geçti mi ğayb alemini görür de bu kabiliyet yüzünden öpülür durur!
Kocakarının doğanı sevdiği gibi değil.
Doğan nasıl sevilmeliyse öyle.
Doğan olmalı önce.
Padişahın koluna konmalı.
Padişahın emrettiğini avlamalı.
Padişaha layık olmalı.
Doğan olmalı ki, her nasılsa, öyle ya da böyle ğayb alemi açılsın önümüze.
İster padişahın kolunda ister, kocakarının elinde.
Giden de kalan da sevilmeli.
Arada geçen zaman da.
Erdem Beyazıt’ı rahmetle analım ve onun dizeleriyle nihayete ersin aşk:
Haydi gel bir daha bir daha
Arayalım
Herkesin ve herşeyin uykuya vardığı
Bir vakitte
Gürül gürül
Bardaktan boşanır gibi
Yeryüzünü ve gökyüzünü
Dünyanın bu yüzünü ve öbür yüzünü
Geceyi ve gündüzü
Dolduran
Yüreğimizi kuşatan
O kitaptan
Okunanı.

Yaşamak, avını gözleyen
Sessiz gergin
Soluk soluğa
Bir atmaca
Sağ elimin
Parmakları ucunda.

Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.

Bir yıldız kayıyor kayıyor kayıyor
Bir dal uzuyor uzuyor
Bir gül kanıyor bir seher vaktinde
Yanıyor bir ateş için için
İçimde içimin de içinde
Bir ezgi dönüyor dönüyor dönüyor
Bir ney eriyor dudaklarımda

Aşkın bir adı da yorulmamaktır.

Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Sonraki Sayfa »