Her zamanki gibi tam zamanında geldi seansa.
Bir şey söylemeden koltuğa oturdu.
Baktı sadece.
Ben de baktım.
Mor bir ceket giymişti.
Dikkat çekici bir mor.
Sordum.
Neden mor?
Uzağa gitti zihninde sanki.
Gözleri uzakta kaldı ve anlatmaya başladı:

Mor,
Çocukluğumda ister altılı ister on ikili olsun boya setim, bulamadığım tek renkti.
Bu yüzden mavi ve kırmızıyı üst üste boyardım ama elde ettiğim renk dalgalı olurdu.
Her şeyin tam gerektiği gibi olmadığında beyni karışan biri olarak ben,bu durumdan hep muzdarip olurdum.
Yaşları birbirine yakın iki kız kardeş düşünün;kıyafet alırken kırmızıyı ilk söz hakkı olan büyük kız seçtiğinden,aynılığı kabul etmeyen ben, yani küçük olan, hep maviyi seçtim.
Kırmızının sıcaklığı ,mavininse soğukluğu temsil ettiğini bilmeden.
Zaman içinde kişiliğime de yansıyan mavi ve bir türlü içselleştiremediğim o sıcaklık duygusu yani kırmızı arayışımı hep morda buldum.
Mavi zor renktir,soğuk bir renk olmasına rağmen derinliği vardır ve insana güven veren bir yanı. Adaleti de temsil eder.
Tüm bu sıfatları aklım erdiğince farkında olmadan sırtlandım zaman geçtikçe.
Kırmızyı dahil etmek konusunda ne zaman sıkıntı çeksem hemen mora sarılırdım..
Öyle ya mor asaletin de rengiydi..
Asil akmaz bal kokmaz demişlerdi ya,( böyle ekabir deyimleri hep sevmişimdir)bu sıfatı da sevdim, ve onu da sırtlandım.Tabi yıllar sonra sırtlanmakla kamburlaştığımı fark edene dek.
Lakin kamburdan kurtulmak öyle kolay olmuyor, bedeninizin bir parçası gibi siz taşımak istemeseniz de o sizden ayrılmak istemiyor..
Renklerle ilişkiniz bir kere başladığında devamı gelir, renklerle düşünmeye başlarsınız,hayal kurarken sarıya döner düşleriniz,çünkü onlar gelip geçici heves olarak görülüyordur.
Kız çocuklarının fazla konuşmasını onaylamaz toplum, ama bilmezler ki onlar az konuşanlar hep dinledikleri için çok şey öğrenirler.
Renkler o zaman devreye girer ve iyiyi, kötüyü sınıflandırır beyniniz.
Biraz daha yaşanılır kılar renkler hayatı, duygular renklerle ifade edilir. Hani hepimiz deriz ya içim kararıyor vs.
Oysa siyah netliktir benim için,o yüzden hep içim daralıyor demeyi tercih etmişimdir.
Renklere farklı bakışım bir uzmanın bana hayatta sadece siyah ve beyaz yok, griler pembeler de var demesiyle değişmişti.
İyi de benim için asıl renkler kırmızı ,mavi ve mor. Haksızlık etmeyim sarıya, hayallerimi geçiciliğiyle ulaşılmaz kılıyordu hep
Madem uzman diyordu, o zaman, pembenin uçucu hevesi ve grinin kasveti de girdi hayatıma.
Duygularımın renk cümbüşü ,hayallerimin kaosu gitgide arttıkça daha çok düşünüyor,düşündükçe daha çok yoruluyor ve bulunduğum halleri hep yetersiz buluyordum.
Başladığım yere bilmem kaç kez geri döndüm ve yeniden yola çıkmam gerekti.
Mavinin soğukluğu ve kırmızının yakıcılığı ki kırmızı şehveti çağrışım yaptığı için şeytanın rengi gibiymiş gibi davranılır.
En iyisi mora sarılmaktı vesselam…

Durdu sonra birdenbire.
Ve tekrar baktı, sanki yeni gelmiş gibi.
Mahmur gözlerle bu kez.
Gülümsedi.
Ben de gülümsedim.

Gözüm önümdeki kitaba kaydı.
Zihnim de.
Okuyum mu dedim.
Başıyla onayladı.
Okudum hem ona hem kendime.
İyi renkler, temizlik küpünden hasıl olur. Çirkinlerin rengiyse, kirli kara sudan meydana gelir.
O lâtif rengin adı “Sıbgatullah-Tanrı boyası” dır. Bu kirli rengin kokusu ise… Tanrı lânetidir.
Denizden olan, yine denize gider; nerden gelmişse, yine oraya varır.
Dağ başından, hızlı hızlı akan seller de; bizim tenimizden de aşka karışık olarak akıp giden can da, aslına gidip kavuşur!(Mesnevi)
Karıştı zihni.
Bu bir başka renkten bahsediyordu.
Devam ettim.

Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Mûsâ öbür Mûsâ ile savaşa düştü.
Renksizlik âlemine ulaşırsan Mûsâ ile Firavun’un karıştığı âleme erişirsin.
Bu nükte yüzünden hatırına “renk, nasıl olur da kıylü kalden kurtulur?
Şaşılacak şey… Bu renk, renksizlik âleminden zuhura geldiği halde, renksizlikle nasıl savaşa girişir?
İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir. Renksizlikse ay.(Mesnevi)

Renklerin ardında ne var peki diye sordu. Rengi görüyorum ben.
O zaman şöyle yapalım dedim. Bundan sonra soğan zarı gibi düşüncelerimizi de kat kat yapalım. Bulunduğumuz yerin öncesi de sonrası da var. Var olanın, görünenin önü ve ardı.
Yapalım dedi.
Ben devam ettim.
Kırmızı, yeşil ve sarı… bu üç renkten önce ziyayı görmezsen bunları nasıl görürsün?
Fakat senin aklın renkler içinde kaybolduğundan dolayı o renkler senin nurunu görmene engel oldu.
Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan olduğunu görüp anladın.
Haricî nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün değildir. İçteki hayal rengi de böyledir.
Dış renkleri güneş ve Süha yıldızının nuruyla görünür. İç renkleri ise yüce nurların aksiyle görünür.
Gözünün nurunun nuru da gönüldür. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana gelir.
Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan Tanrı nurudur.(Mesnevi)

Renklerden demi kurtulmak mı dedi?
Renklerden de kurtulmak dedim.
Nereye dedi fısıldayarak.

Gönüllerini cilâlamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, aynel yakın bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar, orda yok olmuşlardır.(Mesnevi)

Uzun uzadıya durdu.
Sonra birden sordu.
Peki şimdi hangi renkteyim?
Ne diyeceğimi bilmeden durdum önce.
Hadi dedim niyaz edelim.
Nasıl diye sordu önce sonra peki dedi ve gözlerini kapattı.
Ben de kitaba döndüm yine.
Birlikte niyaz etmeye başladık:
O kuvvet hakkı için ey renklere sahip olan, bizim renkten renge
girişimize bir acı!
Kendimizi de gördük, rüsvay oluşumuzu da.Padişahım, bizi fazla
imtihana çekme.
De ey kerem sahibi ve yardımı istenen Tanrı, öbür ayıplarımızı,
öbür kötülüklerimizi gizli bırak.
Sen cemalde, kemalde sonsuzun; biz eğrilikte sapıklıkta
sonsuz!
Şu bir avuç aşağılık kişililerin kötülükteki sonsuzluğunu sonsuz
lütfunla, cemal ve kemalinle ört.
Aman elbisemizden zaten bir tek iplik kaldı. Bir şehirdik, tek
bir duvarımız yerinde.
Ey sahibimiz, şu kalanı koru, şu kalanı koru da Şeytan, tamamıyla
sevinmesin.
Bizim hatırımız için değil, suçluları yine arayıp kayırdığın o
kadim lütfun hakkı için Yarabbi.
Madem ki kudretini gösterdin, merhametini de göster,ey et ve
yağ parçalarına merhametler ihsan eden Tanrı.
Eğer bu dua gazabını arttırıyorsa ulu Tanrı, sen bize bir dua
öğret.(Mesnevi)

Durulduk.
Bunu ikimiz de hissettik.
Yavaşça kalktı yerinden.
Ben fark etmeden çıkardığı mor ceketini koluna alıp çıktı.
Giydi mi yeniden?
Moru ben de sevdim.
Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

İzlediği haberlerden şikayetçi olan ve nereye gidiyoruz diyen ve bunlarla ilgili yazmamı isteyen çok sayıda okurum var. Bana telefonla ya da maille ulaşıyorlar. Tam bunlarla ilgili konuşurken Sayın Ahmet Çorak abimin psikohipnoterapi mail gurubumuza bir maili geldi. Oldukça hoş kaleme alınmış bir yazı. Kendisinden de izin alarak yazıyı buraya alıntılamak istiyorum. Belki okudukta sonra siz de yorumlarınızla katkıda bulunursunuz:

“ABD’de Kaliforniya’da, 15 yaşındaki bir kıza sokakta 10 kişi birden 2 saat boyunca tecavüz ediyor. Olaya şahit olan 20 kişi ya umursamadan geçip gidiyor, ya onları seyredip tezahüratta bulunuyor (yihuu tarzındaki iğrenç Amerikan tezahüratı) ve tecavüzü cep telefonuna kaydediyorlar, ya da onlar da kervana katılıyorlar. Kimse polisi aramıyor. Haber yakındaki bir eve kadar gelince (hani biri eve girerken “abi sokağın başında iki araba birbirine girmiş, acayip bir şey” gibi bir cümle kurar ya. bu olayda nasıl bir cümle kurulmuş olabilir ki! ), evdekilerden biri polisi aramayı nihayet akıl edebiliyor.

Freud’un önemli bir eseri “uygarlık ve hoşnutsuzlukları” adini taşır. Uygarlığın hoşnutsuzluklarına nevrotikler katlanabilir ve bunun bedelini de nevroz olarak öderler. Nevrotikler sembolleştirme yeteneği olan insanlardır. ABD, uygarlığın hoşnutsuzluklarına artık tahammül edemeyen ve bunu da sembolleştiremeyenlerin giderek arttığı preodipal bir topluma doğru evrilmenin pek çok işaretini taşıyor.

Fenikel 1930′da nevrotiklerin dışında, karakter patolojisi ile gelen hastaların sayısının arttığını ve artık psikanalistlerin bunu dikkate alması gerektiğini yazdı. Freud bunları tedavi kapsamı dışında bırakmıştı. Kernberg bunların içinde daha ağır vakaları “sınır durum” olarak tanımladı. Neye sınır? Tabi ki deliliğe. Yani Batı coğrafyası en azından psikiyatrik populasyon olarak bir yüzyıl içinde nevrozdan borderline’a geriledi. Bu yüzyılın sonunda da psikoza mi gerileyecek? En azından, sokaklarda, psikotik organize olmuş karakter patolojilerinin sayısı mı yükselecek?

Aslında alametler erken belirmeye basladı. Judy(New York, Masterson Enstitüsü Direktörü) New York’ta “schizopath” denen bir hasta tipini ilk kez gözlemlemeye başladıklarını söylemişti. “Şizofren”lerden pek “psikopat”lık sadır olmaz, gerçeklik testleri çok bozuk olduğu için kolay yakayı ele verirler; e biraz saflardır yani. “Psikopat”lar ise kanınızı donduracak vahşetleri göz kırpmadan işleyebilirler. Buna karşılık yakayı ele vermezler, filmlerde bu konu çok islenir, polisleri filmin sonuna kadar peşlerinde koştururlar. “Şizopat”lar ise hem şizofrenler gibi kolay ele düşen ama şizofrenlerden farklı olarak dehşetengiz cinayetler isleyebilen “yeni bir insan türü”. Sanki insandan hayvana doğru tersine bir evrimin ilk ara formlarından biri gibi. Uygarlığın batısının uğursuz bir alametine benziyor :-) Hani bir kedi bir kuşu kapar da onu yer, ve bu onun için doğal olduğu için kalıntıları saklamaya ihtiyaç duymaz ya, bu şizopatlar da böyle, yani saf bir tarafları da var; aynı hayvanı andırıyor.

Freud, uygarlığın sonu için ensest yasağının kalkmasını şart koşar. En son duyduğumuz da şu; birlikte aşk yasayan bir baba-kız, insanlardan “kendi aşklarına saygılı olmalarını” istediler. Tabi konu “aşk”, “tercih”, “saygı” gibi zamanın en kutsal sözcükleriyle formüle edildiğinde, bugün garipsenen bu durumun, fazla uzun olmayan bir zaman dilimi içinde (belki 30-40 sene) kanıksanacağını ve belki de yasal evlenme haklarını alacaklarını tahmin etmek zor olmaz. Ha, “onların aşkından sana ne?” derseniz, Freud’un, bunu uygarlığın sonu olarak görmesi sizi ilgilendirebilir.

Son olarak, “uygarlığın sonu” temasının bazılarını fazla ilgilendirmediğini görürseniz şaşırmayın. Daha ziyade, çevrenizde uygarlıktan “fazlasıyla yorgun” insanlara dikkat edin. Hala bizimle beraberlerse, yorgunluklarının sebebinin vazgeçilebilecek bir alternatif olduğuna dair zihinlerinde bir imge henüz oluşmamış olduğundan olabilir mi acaba?

Elbette bütün bunları nihilist bir hezeyanın ürünleri olarak görme lüksümüz de var. Ama nihilist hezeyanlar genellikle sahibinin hayatini da kapsayacak şekilde kısa bir süre içinde gerçekleşeceğine inanılan hezeyanlardır. Burada ise bir-iki yüzyıl içinde insanlığın durumunun kötüleşme “eğilimi” taşıdığına dair bir projeksiyon söz konusu. Pek çok antiütopya bundan daha kötümser senaryolar içerir. İklim için söylenenler malum… İnsanların psişe cephesinde ise durum böyle gözüküyor…Hele bir de Sorokin’in “ölmekte olan uygarlıkların kadınsılaştıkları” tezini aklımıza getirirsek ….

Not: “Uygarlık” yerine “kültür” kelimesi de kullanılabilir; sonuçta Kızılderilileri yok edenlerin daha uygar ama daha kültürsüz, yok olan Kızılderilileri ise daha az uygar (daha vahşi) ama daha kültürlü olduklarını varsaymak için sebeplerimiz vardır.

Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

 

Kişiliklerle ilgili daha çok şey yazmam gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bir hastamla konuşurken başka birisinin bir davranışından şikayet etti. O davranışın kendisini nasıl kırdığından. Kendini kötü hissettirdiğinden bahsetti. Şöyle söyledim: “Neden diğerinin nasıl bir kişilik olduğunu bilmeden bunu kendine yapılmış bir davranış olarak niteliyorsun?”  Herkes aynı değil. Farklı kişilikler ve farklı davranacaklar. Böylece tanıyabiliyoruz zaten biz diğer insanları. Ve bunun üzerine konuşmaya devam ettik. Eğer farklıysak neden diğerinin öyle davranması bizi şaşırtıyor?

Diğeri biz olmadığına göre farklılık normal. O zaman karar veririz. Bize uyar ya da uymaz. Tahammül kapasitemize bağlı.

Bu yüzden bizim ülkemizde özellikle erkeklerde çokça rastlanan pasif agresif kişiliği yeniden yazıyım istedim ve bununla ilgili bir alıntıyı aşağıda sizinle paylaşıyorum:

 

Psikolojide aynı zamanda negatif kişilik bozukluğu olarak da tanımlanır ve kişinin sürekli ‘hayır’ cevabını pasif bir tavır ile belirtmesinde görülür. Genelde çocukken bireyin kızgınlığını, kendi düşüncelerini ve negatif duygularını direk olarak ifade edemeyişinden kaynaklanır. Aynı zamanda bazı bulgular bu rahatsızlığa sahip insanların çocukluklarında ailelerinin kararsız, belirsiz ve hatta ihmalkar davranışlarına maruz kaldıklarını gösteriyor. Ailenin davranışı sebatsız, düzensiz ve sinirleri yıpratıcı olduğu için çocuk kızgınlık ve küskünlük duygularının esiri olur. Nitekim bu duyguları ne ifade edebilir ne de gitmesine izin verebilir.

Eğer siz pasif-agresif kişilik bozukluğuna sahipseniz, çevrenizdekilerin en ufak talepleri karşısında bile kendinizi ağır yük altında gibi hissetme ihtimaliniz yüksektir. Genel olarak çevrenizdeki otorite sahibi kişilere (ne kadar iyi niyetli olursa olsun) hem kızar hemde imrenirsiniz. Çoğu zaman kendinizi taciz edilmiş, bezmiş ve aşırı derecede yorulmuş hissedersiniz. Hem işinizde hem özel ilişkilerinizde hep yanlış anlaşıldığınızı, değerinizin verilmediğini ve limitlerinizin aşırı derecede zorlandığını düşünürsünüz. Çoğu zaman kızgın ve gücenmiş halde olduğunuz için dışarıya otomatik olarak negatif bir insan olarak yansırsınız.

Pasif-agresif kişiliği olan bireyler kötümser, kuşkucu ve insanların iyi olmadığına inanırlar. Genelde olaylarda imkansızı ve hayal kırıklığına uğramayı beklerler. Kendilerini aldatılmış, değer verilmemiş, kurban edilmiş ve çaresiz hissederler. İşler arzu ettikleri gibi gitmediği zaman daha fazla somurtkan, kızgın, muhalif ve sinirli hale gelirler.

Bu tip kişiler diğer insanlarla yüzleşmekten çekinirler ve fikir ayrılıklarını, kırgınlıklarını yada kızgınlıklarını dolaylı yoldan ifade ederler.. Sürüncemede bırakma, inatçılık ve verimsizlik gidi davranışlar bu probleme sahip insanların tipik davranışlarıdır.

İş yerinde pasif-agresif kişiler kendi yeteneklerini aşağı gördüklerinden dolayı kariyerlerinde yükselmek konusunda zorluk yaşayabilirler. Çoğunlukla kendilerine yardımı olabilecek kişileri davranışları ile uzaklaştırırlar.

Bu kişiler genelde huysuz kişilerdir. Kolaylıkla kızar, alınır yada kışkırtılırlar. Davranışları kolaylıkla saldırganlıktan pişmanlığa dönüşür. Sürekli çevrelerinde hata bulur, işbirliği etmez ve küskün dururlar fakat aynı zamanda aşırı derecede bağımlıdırlar.

Pasif-agresif kişilik bozukluğu olan kişiler derinlerinde güçsüz olduklarını, başka insanların merhametine kaldıklarını, haksızlığa uğradıklarını, yanlış anlaşıldıklarını ve ızdırap içinde olduklarını hissederler.

Belirtiler

  1. Sıradan işlerde bile beklenen çabaya karşı negatif yaklaşım ve pasif direnç göstermek.
  2. Değerinin verilmediğini ve hep yanlış anlaşıldığını düşünmek
  3. Küskün, asık suratlı ve tartışmacı davranışlar
  4. Otorite sahibi kişileri ve kurumları sürekli eleştirme ve küçümseme
  5. Başkalarını kıskanma ve kendi şanssızlığını vurgulama
  6. Bir yandan saldırgan ve küstah davranırken diğer taraftan pişmanlık gösterme.

Tedavisi

Kişilik hastalıklarının erken yaşlarda gelişiyor olması ve insanların kendilerini bu hastalık ile tanımlıyor olması tedavinin çözümünü zorlaştırmaktadır. Tedavinin başarılı olabilmesi için kişinin kökleşmiş davranış şekline, yaklaşımlarına, bakış açılarına, ilişki yapılarına ve kapasitelerine değinilmesi gerekir. Genelde kişilik problemleri psikoterapi ile çözümlenebilmesine rağmen, uzun zaman içinde yerleşmiş olan bu duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını değiştirmek yoğun ve sürekli tekrarlanan bir tedavi ve öğrenme süreci gerektirir.

Bazı zamanlar, özellikle kriz anlarında kişi intihar teşebüssünde bulunabilir. Bu durumda kişinin kısa bir süreliğine hastaneye yatırılması gerekebilir. Eğer kişinin hastalığı ilerlerse ve evde ihtiyacı olan bakım ve ortam sağlanamıyorsa, daha uzun süreli olarak hastanede kalması istenebilir.

Araştırmalar bazı kişilik sorunlarının kişide devam ettiğini ama bazılarının yok olduğunu göstermektedir. Görünüşe göre hayat tecrübeleri ile birlikte kişi karakterinin temel özelliklerini değiştirmeyi öğreniyor. Psikolojik veya Psikiyatrik Tedavi uygulandığı zaman ise hastalığın gelişmesi hızlanıyor. Özellikle kişi tedaviye gönüllü olarak geliyorsa, iyileşmek için çaba sarf ediyorsa ve problemlerinin sorumluluğunu üstleniyorsa hastalığın iyileşmesi daha hızlı oluyor. Ama diğer tarafta kişi sorunlarının başkalarından yada çevresinden kaynaklandığına inanıyorsa, sorumluluğunu üstlenmeyi reddediyorsa ve problemlerini çözemeyecek kadar güçsüz ve zayıf olduğunu iddia ediyorsa iyileşme süreci biraz daha uzun zaman alıyor.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

 

 Uncu Hoca’yı uğurladık. Önceki hafta yazmıştım hakkında. Hastane ziyaretimizden iki hafta sonra da eller üstünde huzura taşıdık.

Bu süre zarfında kaç kişi taşındı yerin altına. Hala da taşınmaya devam ediliyor. Ardından da başka bir yerden yerlerine yenileri geliyor. Bir anayoldan söz ediyor Hz Mevlana. Katar katar gelenlerden, gidenlerin yerine.

Bazılarının uğurlanması da doğumları gibi hafif oluyor. Kasvetsiz. Doğal. Olması gerektiği gibi. Bir rüzgar esintisi gibi. Yüzünüze dokunan, acıtmayan bir yağmur gibi. Pencereden bakınca gülümseten, beklenen ve ürkütmeyen kar taneleri gibi. Tam da o anda ve orda olması gereken.

Hafifçe gitti Uncu Hoca. Geldiği gibi. Yaşadığı gibi.

 Ölüm doğumdan daha gerçek gelir bana. Daha öğretici. Daha olgunlaştırıcı. Daha birleştirici.

Bir gidiş vardır onda. Gidişler gelişlerden daha gerçek. İnsan en çok gittiğinde tanınır hale geliyor. Gittiğinde kavrayabiliyorsunuz ancak tam olarak gideni.

Yüreğinizi burkan giden mi? Gidişi mi? Götürdükleri mi? Ya da o gittiğinde sizde kalanlar mı? Acıtan bir yanı var gitmelerin. Öylece kala kaldığınız bir an. Gitmeyi hazmedemeyen bir yer. Gizli bir öfke. Bazen de açık edilen. Keder. Buruk bir gülümseme olsa da bazı yüzlerde, gidenin ardından kalakalmışlık duygusu.

Giden gittikten sonra ne yapacağını bilememe. Tutulacak bir el, dayanacak bir omuz, sizi işitecek bir kulak. Gözyaşı. Sarılacak bir beden. Bir ses. Teselli eden bir yüz. Sığınacak bir liman.

Yeter mi?

Kabullenmeye giden süreç size bağlı. Hazmetme kapasitenize. Önceki deneyimlere.

Peki giden nasıl gider? Kendisi mi gider? Götürülür mü? O gitmeyi kabullenir mi? Ya da niye gider?

Gelişler de gidişler de yağmur gibi, kar gibi, rüzgar gibi, su gibi, hava gibi doğaldır.

Hayat nedir?

Gelmek ve gitmek.

Abdülkadir Bey: Zannımca Allah dostuydu dedi. Yüzüne bakınca Allah’ı hatırlatırdı bana dedi mezarlıkta. Allah dostlarının yüzüne bakınca size Allah’ı hatırlatırmış. Sevenlerin sevdikleriyle benzeştiklerini bilirsiniz. Belli bir süre sonra sevdiğinizin haliyle hallenirsiniz. Aramızda sevgi var mı? Beni seviyor mu? Ya da ben onu seviyor muyum? Sık duyduğumuz suallerden. Kendinize ve ona bakın. Sözleriniz, davranışlarınız, düşünüşünüz benzeşiyor mu giderek?

Allah sevgisi?

Sizin O’nu O’nun sizi sevip sevmediğini anlamak zor olmasa gerek. Benzeşiyor mu yaşantınız giderek O’nun ölçülerine. Sevdiklerinin yaşantılarına.

Zihninizde ve düşüncelerinizde en çok kim var?

Sevdiğinizi düşünmeden edemezsiniz. Bak Uncu Hoca sen gittin ama biz hala seni düşünüyoruz. Çünkü seni seviyoruz.

Bana ettiğin duaları hatırlayıp gülümsedim şimdi. Rahatlattı beni.

Ben de senin gibi yapmak istiyorum.

Mezarlıktan çıkarken evladının dediği gibi “ Cennette görüşeceğiz inşallah”

Dr Faik Özdengül fozdengul@gmail.com

 İnsan ne ile yaşar? Tolstoy’un ünlü eseri. Kitabın sonunda akılda kalan sözcük sevgi. Herkesin istediği sevilmek. Doğumdan ölüme kadar. Bütün çaba bunun için. İnsanlar bunun için neler yapıyor? Öğrendiklerini. Ne zaman öğrendikleri? Doğduğu andan beri. Kimden? Başta anne babadan. Ne yapınca sevilmişlerse, yeni ve doğrusunu öğrenmedikçe aynı plağı döndürüyorlar. Neler yapıyorlar? Başarı peşinde koşmak, saygın olmak, sessiz olmak, uslu olmak, yaramazlık yapmak, kavga etmek, gürültü çıkarmak, çalışkan olmak, ünlü olmak, dakik olmak, başkaları için yaşamak, düşündüklerini gizlemek, fedakarlık yapmak ve daha bir sürü strateji. Hepsi sevilmek ve değerli olmak için. Küçükken işe yarayan şemalar işe yaramaz olunca kavgalar gürültüler başlıyor. Anlamıyor insanlar küçüklük stratejileri işe yaramayınca. Şaşkın ve öfkeli oluyorlar. Sevilmemenin suçu diğerlerinin üzerine yıkılıyor. Oysa sevilmek için yapılacak şey çok basit. Sevilecek birisi olmak. Ve doğru sevmeyi öğrenmek. Doğru sevmek nasıl öğrenilir? Dinleyerek başlar diğerini. Anlamak için. Anlamadan tanımadan sevemezsiniz. Anlamadığınız ve tanımadığınız yabancıdır hep. Bu da sabırla yapılabilir ancak. Disiplinle. Dikkatle. Diğerine dikkat kesilince kendinizi de sevmeye başlarsınız. Sevginin olmazsa olmazı güvendir. Sonra merhamet. Güven duyan ve merhamet sahibi birisi olgunlaşmış bir egoya sahiptir. İlkeller acımasızdır. Sevemezler. Sevilmezler. Sevgi diğerini kendinizden ayırabilme kapasitesiyle at başı gider. Eğer onu ayrı birisi olarak göremezseniz, uzantınız yaparsanız, ya da kendinize yapıştırırsanız dinlemezsiniz. Sizin gibi düşünmediği ve davranmadığı zaman şaşırır öfkelenirsiniz. Saygı duyamazsınız. Saygı diğerini diğeri olarak kabullenmeyle başlar. Bununla ilgili en çok zarar gören de çocuklardır. Her biri annelerinin ve babalarının uzantısı gibi yaşamaya zorlanırlar. Sevgi aynı zamanda akıl işidir. Aklı olmayan sevemez. Sabır ve disiplin akılla bulunur ve öğrenilir. Bilgi şarttır. Bilgiyle başlanıp sonra davranış olur, sonra da içselleşip ruha katılır. Sevgi fedakarlık değildir. Aşk değildir. Sadece duygu değildir. Emek işidir. Kendini doğru bir şekilde ifade edip diğerinin de ifade etmesine ve ayrı olmasına izin vermekle ilgilidir. Sonra da dayanma kapasitesine. Diğerinin kendi olması bazen hoşnutsuzluğa neden olur çünkü. Sevdiğiniz sizi sevmek zorunda değildir zira. Sevdiğinizin sizsiz de mutlu olmasından mutlu olabilmektir. Sevgi yalnız olmayı da göze alabilmektir. Asıl sevgi koşullar bitince başlar. Diğerini duymanızı ve anlamanızı engelleyen kendi engellerinizi aşmakla devam eder. Kendinizin ve diğerinin Tanrı olmadığını fark edince olgunlaşır. Sadece Tanrı’dır çünkü koşulsuz veren. Ve bütün sevgiler O’nu sevmek içindir asıl. Bu yüzden güçtür. Zordur. İlkellikten kurtulup olgunluk ister. Önce yarattıklarını severek ulaşılır O’na. Hep merak ediyor insanlar aşkla sevgi arasındaki farkı. Hangisi önce hangisi sonra.

Kanaatim odur ki: Asıl aşk sevmeyi öğrendikten sonra başlar.

Aşk deyince sözü Hz Mevlana’ya vermek şart:

Yürü, can gözünü aç,

Şu âşıklara bir bak hele:

Nasıl sarmaş dolaş, gönül gibi bir şey olmuşlar,

Nasıl gelmişler can gibi Elsiz, ayaksız hale.

Bahçeden daha güler yüzlü onlar,

Gülden daha güler yüzlü.

Bilgiden daha doğru,

Akıldan daha hünerli,

Serviden daha hür.

Ölmezlik suyundan daha arı, duru.

Hep zerreler gibi hovardalar.

Güneş onlara kaftan.

Balçığa ayak basmışlar,

Baş koymuşlar gönül dizine.

Kanların üzerinden geçmişler,

Kan denizlerin dalgaları arasından.

Etekleri gene tertemiz;

Bir şey bulaşmadan eteklerine.

Diken içindeler, ama gül gibiler.

Hapisteler, Ama şarap gibiler.

Balçık içindeler, Ama gönül gibiler.

Gece içindeler, Ama sabah gibiler.

Sen onların şarabını bir iç de gör:

Nasıl birdenbire ferah olur, aydınlanır yüreğin,

Birdenbire nasıl unutulur her şey,

Nasıl birdenbire gözlerinin içi güler.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

http://faikozdengul.wordpress.com/

 Sanki müzik yazıdan daha etkili. Zihnime böyle bir cümle geldi. Yazıyı yazmak için balkona oturmuş çayımı yudumlarken. İçimde yazmaya karşı bir direnç mi oluştu birden? Uzaklarda gökyüzünü şimşek aydınlatıyor. Birden bir varlık belirtisi gösteriyor. Sonra yok oluyor. İçimde bir yas. Bir şeylerin yasını tuttuğumu hissediyorum. Kendimi zayıf hissediyorum birden. Yazın nasıl geçtiğini bile anlamadan sonbahar kendini gösterdi. Pinhani’yi dinlerken oluştu bu duygulanım: “Yalnız kaldıysan, kalkıp pencerenden bir bak. Güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü? Dön bak dünyaya. Herkes gitmişse, sakince arkana dön bir bak. Dostun kalmış mı, aşkın solmuş mu? Dön bak dünyaya. Bir sonbahar kadar yalnız, bir kış kadar savunmasız Ya da ilkbaharsan, yolun başındaysan, Asla vazgeçme, kalkıp da pencerenden bir bak, Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü? Dön bak dünyaya.” Gün boyu problemlerini dinlerken insanların hep yüzleşirim kendimle. Etik olarak nötr duyguyla dinlemek zorundayızdır. Hep öyle söylerler bizi eğitenler. Mümkün mü? Zor. Anlatanlar anlaşılmak isterler. Bir duyguyu anlamanın yolu da empati yapabilmektir. İnsan yaşamadığı bir duyguyu anlayabilir mi? En iyi dinleyici, en iyi terapist tüm bu duyguları bizzat deneyimleyendir. Öyle olmasa Hz Mevlana der mi: “Ayrılıktan parça parça olmuş bir kalp isterim ki iştiyak derdi mi anlatayım.” İçimden bir ses yanlış yapıyorsun diyor. Zayıflığını gösteriyorsun insanlara. Kim değil ki? Ona öyle söylüyorum. Zayıf olduğumuzu aciz olduğumuzu öğrenmek değil mi yaşam? Hep birer Tanrı gibi doğarız. Gerçekle temas ettikçe bir hiç olduğumuzu öğrenip veda ederiz dünyaya. İnsanlara hiç olmayı, ölmeden önce ölmeyi öğretmeye çalışırken bir yandan güçlü durmaya ve güçlü görünmeye çalışmak aldatmaca değil mi? Öğrendiklerimiz en temel ilkenin dürüstlük olduğunu söylerken. İnsan kendini yasını tutmayı da becerebilmeli. Yas tutmanın en iyi yolu seni dinleyecek sevecen bir kulak bulmaktır der Dr. Vamık Volkan. Ben de öyle yapıyorum aslında. Sevecen kulaklara anlatıyorum. Siz de öyle yapın. Hz Pir “Ney yarinden ayrılmış olanın arkadaşıdır. Ney gibi hem zehir hem panzehir kim görmüştür.” Der. O olgun bir gönül bulmayı önerir. Bu daha da iyi. Hayatın kendisi bir yas reaksiyonudur. Asıl anavatanımızdan ayrılığımızın yası. Diğerleri ana yasın yansımaları. İşte bizi olgunlaştırıp hiç yapan da budur. Gittiğimiz zaman cilalanmış, ayna gibi parlayan gönüller götürelim diye Yusufumuza. Kendi güzelliğini seyretsin diye o aynada. Hz Pir’den bir şiirle bitirmeli sözü, hem şiir ama asıl niyaz: Allah’ım bu vuslatı hicran etme Aşkın sarhoşlarını nalan etme Sevgi bahçesini yemyeşil bırak Bu mestlere bahçelere kasdetme Dalı yaprağı vurma hazan gibi Halkın başı dönmüş zelil etme Kuşunun yuvasının ağacını Yıkmada kuşlarını Perran etme Kumunu ve mumunu karıştırma Düşmanları kör et de şadan etme Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır Onları asan etme İkbal kıblesi yalnız bu halkadır Umut kabesin öyle viran etme Bu çadır iplerini öyle katma Çadır senindir eya sultan etme Yok dünyada hicrandan daha acı Ne istiyorsan et de onu etme. Dr Faik Özdengül fozdengul@gmail.com

 28 Eylül Pazartesi. Saat 23 50 Birkaç saat önce tam yazıyı kaleme almak için oturmuştum ki bilgisayarın başına,( aslında ironik bir cümle oldu, kaleme almak ve bilgisayarın başına oturmak! Bazen mecaz hakikatin önüne geçiyor.) Arkadaşlar aradı. Hastaneye hasta ziyaretine gidiyoruz diye. Arkadaşlık peki demekle kaim derler. Katıldım onlara. Şimdi geldim hastaneden. Zihnim değişmiş olarak. Zihninizi değiştiren olaylar ve insanlar önemlidir. Zihinlerde değişiklik yapabilme kabiliyeti çalışarak kazanılır; fakat bunu Allah yapar. Allah bazılarının sözlerine tesir verir. Koski Genel Müdürü Ahmet Sorgun Bey’in babasını ziyaret ettik. 85 yaşında. Oldukça önemli bir rahatsızlığı var. Ağrıları çok fazla. Elini öptük. Ardından bize dualar etmeye başladı. İnanılmaz güzel dualar. Basit cümlelerle derinliği olan sözlerle. Çıkan nefesin sadece hava değil yaşanmışlık olduğunu hissettiren sözlerle. Hani diyordu ya Hz Mevlana: “Şu neyin sesi ateştir hava değil, kimde bu ateş yoksa yok olsun.” Yok olsun yani hiç olsun, ölmeden önce ölsün, benlik ikiliğinden kurtulsun. Bir insan düşünün, onca ağrı ve ızdırabın içinde sizi kendinden öne geçiriyor. Önce size dua ediyor. Benim gibi aciz birini ziyarete geldiniz diyor. Siz daha büyüksünüz diyor. Allah sıkıntılarınızı gidersin diyor. Kolaylıklar diliyor. Memlekete, millete dua ediyor. Afetlerden herkese korunma istiyor. İşte bahsetmeye çalıştığım şey tam da bu. Diğergamlık. İşte bu bir seviye. Hep olgunluktan, gelişmeden, olgunlaşmadan bahsedip duruyoruz ya. Onun yatıyor olsa bile, hasta olsa bile, onun orada olduğunu bilmek. Bizde güven oluşturuyor. Temel güven duygumuzu besliyor. Bu tür insanlar, diğergamlar, toplumu ayakta tutan direklerdir. Kendisine acil şifalar diliyorum. Sizlerden de onun için dua istirham ediyorum. Cumartesi günü Mevlana Kültür Merkezinde ayrılığı, yas reaksiyonunu, ölümü ve doğumu konuştuk. Benim de çok hoşlandığım, keyif aldığım bir toplantı oldu. Dostlarla bir araya geldik. Bu vesileyle İl Kültür Müdürü başta olmak üzere emeği geçen herkese ve toplantıya katılan dostlara teşekkür ve dua ediyorum. Diğergamlık, yani diğerini kendimizden öne geçirmek, bu nasıl başarılır ki? Öncelikle bu bir kültür işi. Süperego işi. Vicdan işi. Öğrenilen bir şey öncelikle. Sonra da uygulanması gereken. Ve beslenmesi gereken. Değerlerimiz özellikle ve öncelikle aileden alınır. Süperego ortalama 5 yaşına kadar aileden alınan değerlerle oluşur. Daha sonra okul, çevre ve ait olduğunuz kültürle beslenir. Yeni jenerasyonun modası önce ben. Eski ve kadim kültürümüzde ise diğerleri önceydi. Diğerlerini öne almak beni de öne almayı zaten gerektiriyordu aslında. Her kes diğerini öne alınca siz de zaten önde olmuş oluyordunuz. Böylece birbirini besleyen bir saadet zinciri gibiydi. Doğunun bu diğergamlık anlayışını bıraktık. Batının bireyciliğini beğenir olduk. Ortasını bari bulsaydık. Onu da yapamadık. Aidiyetle bireysellik arasında doğru bir salınım yapabilmeyi becerebilmemiz gerekiyor. Bunun içinde bilgi gerekiyor, yanında da kendimizle ilgili farkındalık çalışması. Sonra dayanıklılık ve olgunluk. Bu yaşanmışlıklarla da ilgili. Problemleri dayanıklılığa ve olgunluğa dönüştürebilmenin yolunu öğrenmeliyiz bilenlerden. Ölümsüzlüğü arayan insana ölmeden önce ölmeyi öğretmeliyiz toplum olarak. Hz Mevlana’dan bir şiirle sonlandıralım yazıyı:

Biz gittik. Kalanlar sağ olsun.

Doğan mutlaka ölür.

O kadar koşup yorulmayın.

Şu yerin altında çırak ne olmuşsa usta da o olmuştur.

Ey güzel! Nazlanma. Bu mezarda nice Şirinler Ferhatlar yok olup gitmiştir. Kötüysek kötülüğümüzle geçip gittik. İyi idiysek hayırla anın bizi.

Zamanın tek eri olsan bile bir bir gidenler gibi sen de gidersin bir gün.

Yalnız kalmak istemiyorsan, hayırdan iyilikten evladın olsun.

O süzülmüş seçilmiş aşk cevheri yok mu? Ölümsüz olarak kalan odur ancak.

Yediğiniz, içtiğiniz, giydiğiniz, soluduğunuz, dokunduğunuz, tattığınız her şey AŞK OLSUN. Dr Faik Özdengül fozdengul@gmail.com

 

Güneşe Bakmak, Ölümle Yüzleşmek Irvin D. Yalom’un en son okuduğum kitabıydı. Bu yüzden yazmak istediklerime uygun bir başlık olur diye düşündüm.

Geçtiğimiz hafta Konya depremle sarsıldı. İlk sarsıntıda Konya’daydım. Balkonda arkadaşlarla otururken sarsıldık birden. Sonra o akşam eğitim toplantısı için İstanbul’a doğru yola çıktım ve diğer sarsıntıları sadece telefonla öğrendim. İnsanlar iki günü dışarıda geçirmişler. Hala panik halindeler. Yaşadıkları zeminin altlarından kaydığı duygusu çok temel bir korku. Çoğu deprem bölgesi olan yerlerde sık sık yaşanan ve kanıksanan bu durum Konya’da müthiş bir yankı uyandırdı. Zira deprem açısından en güvenli bölgelerdendi Konya. Tıpkı ikiz kulelere yapılan saldırılarda Amerikalıların yaşadıkları gibi bu deprem de yaşadığım şehirde temel bir travma etkisi yarattı. En güvenli alanda vurulmak.

İnsanoğlunun ilk öğrendiği ve en temel duygu, Temel Güven Duygusudur. 0-1 yaş arası dönemde edinilir. Daha doğrusu edinilmelidir. Temel Güven Duygusu basit bir tanımla, yaşadığınız her travmada içinizden bir sesin “ evet zor bir durum ama hayat devam ediyor” şeklinde seslendiğini duyup kendinizi yatıştırabilme kabiliyetinizdir. Bu duygusu yetersiz olanlarsa her zor durumda eyvah her şey bitti korkusuna kapılıp yıkılırlar. Baştan temel güven duygusu eksik olanlar zaten yaşamlarında çok fazla zorlanırlar. Şanslı olanlar ise ileriki yıllarda yukarıda saydığım benzer nedenlerle bu duygularının sarsılması nedeniyle birden o şanssızlar arasına katılır ve yaşadıkları dünya aniden emniyetsiz bir yer haline dönüşür. Eric Ericson’a göre bu dönem (0-1 YAŞ)Freud’un oral döneminin karşılığıdır. Çocuğun bu dönemde ilişki kurduğu en önemli kişi anne veya anne yerine geçen kişidir.Anne-çocuk ilişkisinde süreklilik,tutarlılık ve aynılık sağlanabilirse;çocuk,annesinin kendisini hep seveceğinden,isteyeceğinden ve terk etmeyeceğinden emin olma duygusu geliştirebilirse,çocukta temel güven duygusunun çekirdeği oluşur.Bebekteki sosyal güvenin ilk belirtisi,bebeğin beslenmesinin rahat ve tabii hale gelmesi,uykusunun derinleşmesi,bağırsaklarının rahatlamasıdır.

Bu dönemin tehlikesi, temel güven duygusunun sağlıksız gelişmesidir

Ericson’a göre,en sağlıklı şekilde yetişmiş çocuklarda bile geçmişte bir zamanlar ana kucağında yaşanmış güzel bir cenneti yitirmiş olma duygusu ile bu cennete karşı bir özlem kalıntısı vardır.Bu cenneti yeniden bulma gereksinimi,Tanrıya inançta simgelenmiştir.Din, Ericson’a göre,insanda temel güveni sağlar.

İlk öğrenilen duygu son yaşanacak olana karşıdır. Nedir o son? Ölüm. İnsanın en son kalesidir yaşamı ve ilk amacı her zaman canlı kalmaktır. Bu yüzden ölümle hep başı derttedir. Yaşayabilmek için ölüme karşı savunmalar geliştirir. Savunmaların en başta geleni de onu yok saymak ve inkar etmektir. Onu hatırlatan her şey de tehlikelidir. Medeniyetler ölümü inkar üzerine kurulur. İnsan ebedi olmak ister. Ancak o hep hatırlatır kendini. Dünya görüşü ne olursa olsun; yani ister öldükten sonra bir yaşam olduğuna inansın, isterse ölümün bir son olduğuna ve hayatın sadece bu dünyadan ibaret olduğuna inansın, ölüm ‘düşünen’ her insanın arada bir zihnine misafir olur. A. Sachs  der ki: Ölüm yaşamdan daha evrenseldir; herkes ölür ama herkes yaşamaz.

O zaman ölümü gözden geçirip yeniden anlamlandırmak ta fayda var. Hz Mevlana’ya kulak verelim: Herkesin iki gözü de toprağa ve ölüme saplanmış. Abı hayat var mı yok mu ? Yüz türlü şüphesi var herkesin. “Eğer içini tam olarak doldurmuşsa, bir ceviz kırılmaktan neden korksun ki?”

Peki korktuğumuz şey ölüm mü? Ya da ölüm neden korkutucu? Soralım Hazret’e: A ölümden korkan ! Aslında ölümün rengi yoktur, onda gördüğün çirkinlik kendi çirkinliğin. Lakin bu çirkinlik de kendi eserin. Üstündeki kirli paçavrayı kendin eğirip kendin diktin, yüzündeki gözündeki karaları yine kendin çaldın. Şimdi hayat perdesi aradan kalktı ve ölüm aynasında kendi gerçek kimliğinle yüz yüze geldin. Seni bu kara yüzünle,bu düşkün halinle cennete kabul etmezler. İşte seni korkutan ölümün bu gerçekleri haykıran dili. O halde layığı o ki sen ölümden değil kendinden kork! Yine Fih-i Ma-fih adlı eserinde şöyle der: Biri “Ne hoştu dünya, ortada eteğimizi çeken ölüm olmasaydı” demekteydi. Başka biri de dedi ki “Ölüm olmasaydı ıstıraplarla dolu olan bu dünya, hiçbir şeye yaramazdı.” Hiçbir ölü, öldüğüne hayıflanmaz; azığın azlığına hayıflanır. Yoksa (ölen), bir kuyudan ovaya, devlete, yaşayışa ve genişliğe çıkar. Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki orada onunla oturan Allah’tır. Ateşe tapanların mabedi olan şu balçıktan kurtulmuştur. Hz Mevlana’ya göre kişi ölürken ve ölümü tecrübe ederken bundan dolayı üzüntü duymayacaktır. Çünkü ölüm onun için şaşırtıcı veya bilinmeyen bir durum olmayacaktır. Aksine onu bir ‘gerçek’ gibi görüp bu gerçeği ‘seyredecektir’. Onun içinde pişmanlık hasıl edecek olan, bu dünya hayatında neden iyi şeyler yapıp, yeni bir hayata doğru yaptığı bu yolculuğa daha donanımlı çıkmadığı olacaktır.

“Ömrün altın kesesine benzer. Geceyle gündüz de para sayan adam. Bilmeden anlamadan sayar durur,nihayet kese boşalır. Ay tutulur.” Hz Mevlana. Yalom da der ki: “İyi yaşamayı öğrenmek iyi ölmeyi öğrenmektir. İyi ölmeyi öğrenmek te iyi yaşamayı öğrenmek.” Gerçekte asıl ölümden korkanlar yaşamayanlardır. Mış gibi yaşayanlardır. Bir sürü yarım bırakanlar. Madem temel güven duygusu annenin sağlamlığına ve güvenilirliğine bağlı, hayatımızın bu döneminde Ericson’un da dediği gibi belki anne yerine Tanrı’yı koyma zamanı gelmiştir ne dersiniz?

Bir başka konu da bizim kültürümüzde zaten yüzyıllardır ölmeden önce ölme eğitiminin verilmiş olması. Aşığın hayatı ölümdedir der Mevlana. Hiç ölmeyecek ve hep güvenilir olan bir nesneye dayanıp yaşamın her iki kıyısını da güvenceye almak. Amacımız bu olsun. Öyle olunca ölüm sadece asıl evimize giderken geçilecek son kapı olur hepsi bu.

Aradığımız şey emniyet ve konu uzun, biz yine Hz Mevlana’ya kulak kesilip konuyu burada bitirelim.

Bu dünyanın genişliği, bize gözbağıdır. Halbuki o, pek dar. Gülmesi, ağlamaktan ibaret; övünmesi ardan ayıptan başka bir şey değil! Ey yiğit! Ölmeden önce ölmek emniyettir; bize Mustafa (a.s.) böyle buyurdu. Dedi ki: “Size ölüm, sınamalarla gelmeden önce hepiniz ölün!” Ölüm günü, bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olan da mahiv (yokluk) bilgisidir. İyi bil ki burada mahv bilgisi lâzım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri olursa, nasıl kurtulur? Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırlarının denizi, seni başının üstüne koyar.

Esenlik dileklerimle…                                                                                                             

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

http://faikozdengul.wordpress.com/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özgüven?

İnsanlar kendilerini ifade edebilmek istiyorlar.

Düşündüğünü, duyumsadığını, aklından geçirdiğini paylaşmak, anlatmak istiyorlar.

Bunu öğrenebilmiş şanslı insanlar da var.

Daha bunu yapabileceğini bile bilmeyenler de.

Bu iki uç arasında salınıyor insanlar.

Kendini paylaşabilmeyi engelleyen ne o zaman.

Denemeye bile kalktığınızda,  içinizden bir yerlerden hücum edip gelen bir sürü duygu.

Kilitliyor sizi, boğaz düğümleniyor, kalp çarpmaya başlıyor, yüz kızarıyor, eler titriyor, vücut kasılıyor ve daha bir sürü.

Hz Mevlana der ki: İnsan uzaktan bakınca bir bayrağa benzer, yanına geldiğinizde görürsünüz ki o bayrağın altında binlerce duygu ordusu var.

Nereden geliyor bu duygular?

Düşüncelerden.

Düşünceleri ne belirliyor?

İnançlarınız.

Bu inançlar ne zaman yerleşiyor? Nereden elde ediliyor?

Doğduğunuz andan itibaren başta anne sonra baba, aile, okul, çevre, kulağınızı açtığınız herkesten.

Başkalarının yanında konuşma, yabancılardan bir şey isteme, ağzını açma, büyüklere itiraz etme… gerisini kendi hayatınızdan siz bulun.

Kendinizi paylaşmayı düşündüğünüzde en çok hissettiğiniz duyguyu belirleyin.

Örnek verelim.

En çok utanma duygusu, alay edileceğiniz, rezil olacağınız korkusunun ardından gelen. Bu duygunun ardından gelen davranışlar dizisi. Titreme. Bunaltı. Nefes alamama. Yüz kızarması vs.

Sonra bu duyguyu fark etmeye başlayın. En çok ne zaman, nerede, ne yapmaya kalktığınızda.

Sonra geriye doğru link kurmaya çalışın. Geriye doğru gidebildiğiniz kadar gidin. Kaynağını bulmaya çalışın.

Sonra onu yeniden çerçevelendirin. O utandırılan küçük çocuğu sarıp sarmalayın ve yarasını tamir edin.

Bir başka yöntem, bu duyguyu yakaladığınızda bu duyguya, mesela utanma duygusu, karşı dayanıklılığınızı artırmaya çalışın.  Utanmaya karşı dayanıklılığı artırmaya çalışın. Utanın ama her seferinde biraz daha dayanın.

Aslında büyümek ve olgunlaşmak denen şey tam da bu dayanıklılığı artırmak.

Yaşam aslında acı çekmeyi öğrenmekten ibaret bir anlamda.

Acı çekmeye, kayıplara karşı dayanıklı olmak.

Nelere dayanabildiğinizi hatırlayın.

Başkaları yapabiliyorsa siz de yapabilirsiniz.

Az daha, az daha dayanmak. Artık mümkün değil dediğinizde biraz daha.

Yaşamak dayanıklı olmak, esnek olmak. Ardından güçlü olmak gelecek.

 Bunu daha önce yapmış ve sizden önde birileriyle yapmaksa en tavsiye edileni

Hadi dayanıklılık antrenmanına.

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

 

 

Hayat nedir?

Soru size sorulmuş olsun.

Ya da siz sormuş olun bir başkasına.

Nasıl tepki verirsiniz? Nasıl tepki verirler?

Eğer şizoid bir kişiliğiniz varsa, durduk yerde, pat diye, bir anda sorulmuş bir soru gibi gelir, ürkütür, daralır bunalırsınız. Mesafe ayarı yapmanız gerekir. Duygu göstermekten ve yakınlaşmaktan endişe edersiniz. İçinizin bilinme ve dışarıdan görülme korkusu yaşar, sessizce geçiştirmeye çalışırsınız. Ya da çalışırlar. Bir türlü ulaşamazsınız şizoid olanlara. Ya da ulaştırmazsınız kendinize.

Eğer şizotipal bir kişiliğiniz varsa, sihirli bir cümle gibi gelir. Tüm yaşamınız boyunca deneyimlediğiniz yığınla anıyla bağlantı kurarsınız. Bugünlerde hep bu soru soruluyordur. Bunda matematiksel ve doğaüstü anlamlar vardır. Dün bir kitapta da aynı konu geçmiştir. Bir arkadaşınız bahsetmiş, bir filmde de benzer bir diyalog olmuştur. Hiçbir şey tesadüf değildir. Yığınla düşünce ve anlam arayışı.

Eğer paranoid bir kişiliğe sahipseniz. İlk reaksiyonunuz şüphe ile yaklaşmak olacaktır. Şimdi durduk yerde niye sordu. Amacı ne. Bir müfettiş edasıyla hızlı bir sorgulama başlar. İyi niyetli mi? cevap vermek neye yol açar? Zarar görme endişesiyle karşı sorgulamaya girişirsiniz.

Eğer narsistik bir kişiliğe sahipseniz. Kolaylıkla en güzel cevabı vereceksinizdir. Böyle bir soru ancak size sorulabilir ve en mükemmel cevap ta sizden çıkar. Verdiğiniz cevaptan daha muhteşemi yoktur. Tersi kabul edilemez. Beğenilmezse incinir ve diğerini yargılayıp aşağılamaya başlarsınız.

Eğer antisosyal bir kişiliğe sahipseniz, Küfreder, elinizdekini diğerine fırlatır, masaya yumruk vurur ya da konuyla alakasız bir davranış sergilersiniz. Sizden başkası yoktur zaten dünyada ve değer diye de bir şey yoktur. Her şey saçmalıktır.

Eğer borderline bir kişiliğe sahipseniz, canlı bomba gibi nerde ne zaman patlayacağınız belli olmaz. Öfke kontrolü ya da daha geniş bir söylemle duygu kontrolünüz zayıftır ve böyle bir soruyu sormak size hiç akıllıca olmaz. Zaten soran da çekine çekine sorar. Ortalığı bir anda cehenneme çevirebilirsiniz. Sonra da rahatlıkla hiçbir şey olmamış gibi davranırsınız. Diğerlerinin kafası çoktan dönmüş ve çileden çıkmışlardır. Mümkün olan en kısa sürede oradan sıvışmaya çalışırlar. Delidir ne yapsa yeridir gibi. Aman şuna çatmayın gibi. Kendi aralarında konuşurlar. Yaşanan problemlerden dolayı sizden başka herkes suçludur. Yaptıklarınızın farkında olmadığınız için insanların size yönelttikleri eleştiriler de zaten anlamsız gelir.

Eğer histriyonik bir kişiliğe sahipseniz, tek amacınız dikkat çekmek ve fark edilmektir. Soru ya da cevaptan ziyade dikkati daha uzun süre nasıl üzerinizde tutabileceğinizle ilgilenirsiniz.

Eğer obsesif bir kişiliğe sahipseniz, soru sizi inanılmaz bunaltır. Hatasız olmak zorundasınızdır. Mükemmeliyetçi olduğunuz için soruyu tekrar tekrar sordurup iyice anlamaya ve zaman kazanmaya çalışırsınız. Bir türlü de cevap faslına geçemezsiniz.

Eğer pasif agresif bir kişiliğe sahipseniz, zaten soru ya da cevap umurunuzda olmayacaktır. Diğeri ne derse desin, ne yaparsa yapsın, kabul etmiş gibi kafa sallayıp yine bildiğinizi okuyacaksınız. Hiç kimseye itiraz etmeyip, hiçbir denileni de yapmayacaksınız. Sallarım başımı ben bilirim işimi gibi.

Normal kişilik yok mu? Var diyorlar. Lakin pek nadir görülüyormuş.

Sistematize edilmiş kişilikleri bir soruyu bahane edip anlatmaya çalıştım. Bunlardan biri ya da kısım kısım bir kaçıyız her birimiz. Diğerleri de öyle. O yüzden neden insanları anlayamadığımızı ve neden bir türlü anlaşılamadığımızı merak edenler için farklı olduğumuzu ve bu kişiliklerin erken yaşlarda nesnelerle kurduğumuz ilişkilerle oluştuğunu söylemek için yazdım yukarıdaki cümleleri.

Soru bahane olduğu gibi karşılaştığımız ve yaşadığımız tüm olaylar da bahane aslında. Olayları kontrol etme şansımız çok az. Fakat olaylara karşı gösterdiğimiz tepki ve reaksiyonları kontrol edebiliriz. Kendimizi ve kişilik özelliklerimizi tanıdıktan sonra.

Sonra da erbabından nasıl daha normalleşebilirizin eğitimini almak için kolları sıvama aşaması gelir.

Ramazan bu açıdan oldukça avantajlı bir dönem. Mide aç kalınca konsantrasyon üst düzeye çıkar. Çeldiriciler etkisiz kalır. Daha içe döner insan.

Kendimizi gözlemlemek ve incelemek için muhteşem bir dönem Ramazan.

Aslında normalleşmek ve olgunlaşmak eğriliklerimizi ve kusurlarımızı görüp kendi içimizdeki savaşla uğraşmaya başlamakla başlıyor. Bunu kendi başımıza yapamayız. Aynalara ihtiyacımız var. O yüzden ilişkiler şart ve kaçınılmaz. Diğer insanların arasında yapacağız bunu.

Eski kadim kültürümüzün ilkelerinden birisidir:

HALVET DER ENCÜMEN.

Bunun ne olduğunu da artık siz araştırın. Bilenlere sorun. Arama motorlarından bakın. Bir yolunu bulun. Hatta öğrendikten sonra bana da yazın.

Esenlik dileklerimle

Dr Faik Özdengül

fozdengul@gmail.com

Sonraki Sayfa »